Ebeveynlerin kaygıları

Yoksulluğa alışmak istemediğimiz zamanlarda meydanlarda topluca itiraz ettiğimiz mitingler bir işe yarıyor muydu peki? Birkaç psikolog arkadaşım mitinglerin yoğun olduğu zamanlarda danışanlarının azaldığını anlatmıştı bana. “Neden?” dedim. “Çünkü kendilerini toplumsal alanda da ifade edebildiklerini söylüyor, doğal olarak bize daha az ihtiyaç duyuyorlar” demişlerdi sanki aralarında anlaşmış gibi

Ebeveynlerin kaygıları

Sürekli büyük resim anlatılan zamanlarda hiç anlatılmayan küçük resimlerdik.

Çocuğumun kursuna gittiğim her hafta diğer velilerle doğal bir kaygı birlikteliğimiz var. Hangi siyasi ekolden olursa olsun bu kaygı birlikteliği aramızdaki farkları bir şekilde aşıyor.

Hemen her ebeveyn diğerleriyle bir araya geldiği anlarda her nasılsa ve hele de tek çocuğu varsa “ona bir şey olursa kendisine ne olacağı” ya da tam tersi “kendisine bir şey olursa çocuğuna ne olacağı” kaygısını bir şekilde konuşmaya başlıyor. Konuşulmadığı anlardaysa kaygılarımız ruhumuzun en derinlerinden bize göz kırpıp duruyor. Birden çok çocuğu olanlarınsa tek çocuklu ailelere gizli bir “hüzünle” baktığını hissedebiliyorsunuz.

Bu durum bizim kötülükleri konuşmaya merakımızdan mı? Kaygılandığımız şeyler başımıza gelsin merakımızdan mı? Kötülükleri böylece çağırıyor muyuz yoksa kimilerinin söylediği gibi?

Bu kaygıları diğer anne babalarla konuşabildiğimiz yerler genellikle bir müzik kursu yahut spor okulu olabilir. Bu buluşmalar bir süre sonra çocuğun eğitimi kadar anne babaların da toplumsal terapi seansları gibi oluyor. Çocuğumuz daha iyi yaşayabilsin, “başarılı” olabilsin diye çıkışlarını beklediğimiz saatlerde neden insanlar kötülükleri konuşsun ki? Nihayet bunu ötelemek ve belki yok saymak için bulunuyoruz orada. Var olduğu kadar yok saymak için.

Ülkeden özellikle çocuklara dair kötü haberler geldikçe mi kaygılarımızı konuşuyoruz? Merakımız nedir? Verilmese bu tür haberler kaygılarımız da biter mi? Belki de tam tersine kaygılar mı insanı başarılı olmaya, kök salmaya itiyor? Bunlar olabilir diye acele mi ediyoruz kısa zamanda çok şey yapmak için?

Nihayet bu kaygıların, bizi dehşete düşüren olayların ekonomik sıkıntılardan değil de başka şeylerden (kişisel, ruhsal) olduğunu söyleyebilmemiz için ekonomik sıkıntıların olmaması gerekir değil mi?

Dara düşüp düşmemek, bütün mesele bu mu?

Bir anda olduğu yerden (statü) düşenlerle dolu ortalık. Bu durum birçok ebeveynde ortak bir bilinç yaratıyor sanırım. Dün kahraman bugün hain ilan edilmeniz olağan! Ya da dün hain bugün kahraman… Siyasetin günbegün değiştiği yerde insan da bu hızla değişir mi?

Her ikisi de ilan edilmeden, dengede bir politika olamaz mı? “Sen bu konuda böyle düşünüyorsun ve bu senin tercihin, çözüm önerin” diye kabul edilebilir mi? Çoğunluk olmayan doğruyu söylüyor olabilir mi? Çoğunluk olan statüsünü kaybetmemek için çoğunluğun doğru dediğine doğru demeye devam ediyor olabilir mi? O halde pek az olan ve son günlerde yaşanmaya başlanan toplu intiharlar büyük çoğunluğu niye sarsıyor?

Toplu intiharlarının artmasıyla birlikte gazeteciler sürekli uyarılıyor şöyle haber yapmayın, böyle haber yapmayın diye. Haklılık payı var muhakkak. Ancak toplumsal iklimin, ortak yaşamanın, adaletin sürdürülebilmesinin siyasi iktidar mesullerine karşı bir uyarı da olması gerekmez mi?

Yapılmayan haberin derdi de olmaz!

Elbette bu konuda bir uzman değilim ama şimdilik 10 senedir ebeveynim. Sosyologlar, psikologlar konuşsun denilebilir ki öyle de oluyor. Ebeveyn olmayan uzmanların önerilerini dinleyebilir miyim? Olabilir… Çocuğu olmayan uzmanlar bizim kaygılarımızı anlayabilir mi? Olabilir… Peki çocuğu olanlar bizi anlamayabilir mi? Olabilir…

İnsanın bir başkasını dert etmesi onun durumuna düşmesiyle alakalı değil bence. Bunun kendi başına gelebilirliğini düşünmesiyle de alakalı değil. Güçlenince eskiden kendi gibi olanlara, güçsüzlere karşı pekâlâ kötülük yapabilir insan. Başka bir şey var sanki. Yoksa, sizi anlasın diye “o da dara düşsün!” diye dilekler de bulunmaya başlayabilirsiniz. O zaman anlarlar mı bizi? Bir insanın dara düşmesini dilemek yerine iş, adalet ve eşitliği dilesem. Durumumuz bir başkasının dara düşüp düşmemesine bağlı olmasa olmaz mı?

Şimdi mesele biraz daha karmaşıklaşıyor, mesela çocukları olanların onca senedir anne baba olmasına rağmen bir başkasının çocuklarını dert etmiyor olması durumuyla hiç karşılaşmadınız mı? Anne baba olmak ne demektir bilmesine rağmen diğer anne babaları anlamaması durumuyla hiç karşılaşmadınız mı? Ama hiç anne baba olmadığı halde bir başkasının çocuklarını dert eden bunun için uğraşan insanlarla hiç karşılaşmadınız mı?

Peki, şöyle söylemeliyim son dönemde okuduğumuz intihar haberlerine çözüm şu mu: konu komşudan yardım isteseydi keşke? ”Komşusu açken yatan bizden değildir” mi?

İyi ama yoksulluğun olduğunu, işsizlik oranlarının yükseldiğini bildiğimiz halde ister görelim ister görmeyelim zorda olan milyonlarca insanın olduğunu bilmiyor muyuz? Yani bugün kötü haberini aldığımız komşulara yarın da yenilerinin ekleneceğini duymak şaşırtıcı olacak mı? Beklediğimiz şey bir başkasının daha başına gelince şaşıracak mıyız? Bu sorunları kişisel olarak çözebilir miyiz? Bunun çözümü için, toplumsal örgütlenmenin, devletin ne için ve nasıl olacağı üzerine düşünmemiz gerekmez mi? Bu durum çözülmediği halde kişisel olarak gücünüz olsa bile kaç komşunuzun sorununu çözebilirsiniz ki?

Düne kadar günlük yaşayabilirken, eşimle aç kalsak dahi “çözeriz bir şekilde” diye düşünürken çocuğunuz olduğu andan itibaren bu günlük yalanlar yerini 10 yıllık planlara bırakıyor. Kendiniz için “bugün aç yatabiliriz” diyebilirsiniz ama bunu çocuğunuza yapamazsınız. Kendi eksikliklerinizi kendinize anlatabilir hatta bu mahrumiyetiniz sizi daha da dirençli de kılabilir ama bu çocuğunuz için öyle değil.

“Çocuğum bana baksın” diye mi?

Benim için düne kadar kaldırımların genişliği ya da olmaması kritik bir mesele değilken artık kucağınızda, yahut pusette taşıdığınız çoğunuzla birlikte kaldırımdan yürüyememek, yoldan yürümek zorunda kalmak önemli oluyor mesela. Salıncakta sallanmak sizin için yılda bir belki anılarınızı canlandıracak bir şeyken şimdi çocuğunuz için kritik oluyor mesela. Okullar, artık unutmak istediğiniz, yanından geçip giderken fark etmediğiniz bir şeye dönmüşken çocuğunuz olduğu andan itibaren kreş de ilkokul da iyice fark ettiğiniz binalar oluyor mesela.

Elbette çocukların meseleleri kadar bir de yaşlananlar açısından, huzurevi de kritikleşiyor mesela. Huzurevi çocuğumun bana bakmak zorunda kalmadığı bir binayı temsil ediyor. Kreşler sayesinde anne babalar çalışabilsin, yaşamını sürdürebilsin ki işini yapmış biri olarak çocuğuna bakabilsin diye düşünürken, huzurevi ise çocuğumun beni bırakabildiği, sayesinde hayatını yaşayabildiği bir yer meselesine dönüyor. Birçok ebeveynin “yarın da onlar bana bakacak” cümlesiyle boğulmuş birisiyim. Çocuğum bana baksın diye değil de bu olmasa da onunla nasıl ilişki kurmalıyım cümlesi bana nefes aldırıyor. Onun hayatını zora sokmadan hayatımı tamamlamak istiyor olabilir miyim? Elden ayaktan düşersem diye değil, çocuğumu sadece sevdiğim için ve beni ister terk etsin ister her gün arasın diye ilişki kurabilir miyim? Artık iyice ağırlaşmış anne babasına yıllarca bakan ama “Artık ölse!” diye iç geçirenleri duymadınız mı hiç? Çocuğunun bunu kendi için dilemesini ister mi bir anne baba?

Sadece konu komşuya değil çoluk çocuğunuza dahi muhtaç olmadan yaşamak ve hayatını tamamlamak mümkün değil mi?

İnsan bu, kimi sürekli söylenirken bir diğeri de hiç söylemeyebilir derdini.

Ve yine tam tersine yaşlandıkça genç olandan, hayatını sürdürmesi beklenen gençlerden gizlice nefret eden yaşlıları hissetmiyor, görmüyor muyuz mesela? “Ben bu acıları çekiyorken, ölüme yaklaşıyorken sen nasıl da hayatını sürdürüyorsun” baskılarını siz de görmüyor musunuz?

Acılarını abartarak böylece çocukları üzerinde baskılar kuranlar yok mu? Ben yaşadım ve sen de şimdi mutlu yaşa diyemez miyiz? Yahut ben mutsuz yaşadım ama sen mutlu yaşa diyemez miyiz?

Bunu demeye başladığımız andan itibaren nasıl bir ülke bırakacağımız konusu devasa bir konu olarak dikiliyor karşımıza.

Yaptıklarını sadece kendi çocuklarının tepesine binmek için değil, kimsenin tepesinde olmamak için yapanları seviyorum.

Hangi depresyon ilacı?

“Her ölüm erken ölümdür” diye yazılıyor şiirlerde ama ya gençlerin ölümü, çocukların ölümü? Artık tamam, ölüyorum ve hiç de erken değil diyemez miyiz? Artık tamam, ben hatalarımla, sevaplarımla böyle yaşadım sen de kendi bildiğince yaşa diye gidemez miyiz? Gittiğimizdeyse arkamızda çocuklarımıza kendi çocukları gibi görecek bir toplum hasreti olmadan gidemez miyiz?

Şimdi aile intiharlarının üçüncüsünü de okumuşken yetişkinlerden gayrı olarak çocuklara bu kararın sorulmadığını tahmin edebiliriz. Bu çok ağır. Yetişkin ile çocuğun yaşadığı arasında ciddi farklar var elbette. Kendi ile birlikte çocuğunun da hayatını sonlandırmak çok ağır. Yetişkinler öyle ya da böyle geriye bir not bırakıyorken çocukların bıraktığı küçücük tabutlar…

Şöyle diyor bir psikiyatr; orta sınıf belli bir standartta yaşamaya alıştığı için bunu kaybettiği anda geriye dönemiyor, umutsuzluğa kapılıyor ve bu tür kararlar verebiliyor. Yoksullarsa yokluğa göre yaşadığı için ekonomik sorunlar onlarda ciddi bir sarsılmaya da yol açmıyor. Öyle mi gerçekten, bilmiyorum. Ancak yoksulluğa alışabilir miyiz? Alıştığımız anda da hastaneye, okula gönderemeyeceğimizi bildiğimiz çocuklarımızın kaçı yaşar, kaçı başarılı olur diye düşünmeye başlayıp daha çok çocuk yapmaya başlar mıyız?

Yoksulluğa alışmak istemediğimiz zamanlarda meydanlarda topluca itiraz ettiğimiz mitingler bir işe yarıyor muydu peki? Birkaç psikolog arkadaşım mitinglerin yoğun olduğu zamanlarda danışanlarının azaldığını anlatmıştı bana. “Neden?” dedim. “Çünkü kendilerini toplumsal alanda da ifade edebildiklerini söylüyor, doğal olarak bize daha az ihtiyaç duyuyorlar” demişlerdi sanki aralarında anlaşmış gibi. Şimdi mitinglerin neredeyse hiç olmadığı bu anlarda insanlar yutkunurcasına toplumsal alanda ifade edemediğini evinin içine mi atıyor? Hangi depresyon ilacı derdini anlatmaktan, kaygıyı, talebi topluma duyurmaktan daha güçlüdür?