Burjuva aydın ahlakı ya da Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak meselesi

Eğer “ne farkımız kalır bizden olmayana üzülmeyeceksek?” sorusuyla, her durum soyut bir ahlak anlayışı ile birbiriyle eşitlenirse burada idealist bir dünya görüşü filizlenir ve bu görüşün sol/sosyalist bir ideolojinin içinde barınması, en hafif tabirle bir çelişkidir

Burjuva aydın ahlakı ya da Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak meselesi

Bilindiği üzere geçtiğimiz hafta 26. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen Nazlı Ilıcak ile aynı suçtan 10 yıl 6 ay hapis cezası verilen Ahmet Altan’ın, hapiste bulundukları süre göz önüne alınarak adli kontrol şartıyla tahliyelerine karar verildi. Bu kararın ardından başlayan tartışmalar ise hayli dikkat çekici. Bir tarafta -özellikle Nazlı Ilıcak’ın tahliye sonrası objektiflere yansıyan fotoğrafı üzerinden- Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’ın yaşadıklarına üzülmenin vicdani bir sorumluluk olduğunu, haksız yere yıllarca hapiste yatan bu isimlerle empati kurmadığımız takdirde, o hep eleştirdiğimiz “kötülükten”, “bizden olmayana oh olsunculuktan” ne farkımız kalacağını yineleyenler, diğer tarafta ise bu tahliyelere “üzülmek” ya da “sevinmek” üzerinden bakılamayacağını anlatmaya çalışanlar… Bu iki taraf ortasında “toplum zaten ikiye bölünmüş, kutuplaştırılmış durumda, en azından böylesi insani bir meselede uzlaşabiliriz” diyen, birinci tarafa yakın olan ama yine de tam olarak orada konumlandıramayacağımız bir ara duraktan da bahsedebiliriz. Peki ama tahliyelere “üzülmek” ya da “sevinmek” üzerinden bakılamayacağını anlatmaya çalışanlar, diğerlerinin iddia/ima ettiği gibi “oh olsuncu” ve “vicdanı körelmiş” insanlar mı? Yoksa başka bir dertleri mi var, başka bir şey mi anlatmaya çalışıyorlar kamuoyuna? Bu yazının temel meselesi bu soruya bir yanıt verebilmektir.

Üzülmek ya da üzülmemek, işte bütün mesele bu değil!

Bu tartışmalarda daha en baştan yanlış kurulan önermenin, vardığı yer de elbette sorunlu olacaktır. Eğer “ne farkımız kalır bizden olmayana üzülmeyeceksek?” sorusuyla, her durum soyut bir ahlak anlayışı ile birbiriyle eşitlenirse burada idealist bir dünya görüşü filizlenir ve bu görüşün sol/sosyalist bir ideolojinin içinde barınması, en hafif tabirle bir çelişkidir. Ve kendini burada -sol/sosyalist ideolojide- konumlandırdığını söyleyen insanlardan bu çelişkiye düşmemelerini beklemek son derece mantıklıdır, hele ki bahsedilen konu bir adli vaka değil de doğrudan politik/ideolojik bir durum ise (Elbette adli vakalar da ekonomi politik nedenlere bağlıdır ve ideoloji ile ilişkilidir, burada kastedilen başka bir şey).

Sağduyu ile vicdani sorumluluk uyarıları yapanların içine düştüğü çelişkinin temel nedeni; soyut bir ahlak düşüncesini tarihsel nesnelliklerin önüne koymalarıdır. Marksist filozof Hans Heinz Holz bu durumu “burjuva aydın ikilemi” olarak tanımlar. Holz’a göre, nerede bir haksızlık yaşanıyorsa, bu haksızlıklara karşı çıkmak gerektiği şüphesiz kendiliğinden anlaşılırdır. Ancak, tarihsel sınıf mücadelesi koşullarında, salt yaşanan bir haksızlıktan dolayı sınıf düşmanının tarafına geçilemeyeceğini görmek gerekir. Bu çelişkiye dayanmak, diyalektik entelektüelliğin sorunudur. Ve işte tam da bu diyalektik entelektüellik, burjuva bireyin sınıfsal konumunda kalınarak kazanılamaz. Söz konusu ikilem budur.[1] Bugün yaşadığımız durum Holz’un tanımladığı “burjuva aydın ikilemi”nin somut birer örneği gibidir. Mevcut örnekte bu ikilemle baş edilemediğinde sıkça başvurulan bir yöntem de “askeri darbeye yönelik subliminal mesaj vermek” gibi bir gerekçeyle bir insanın müebbet hapis cezasına çarptırılmasına nasıl kayıtsız kalınabildiği eleştirisidir. Oysa kimsenin, akla ve hukuka sığmayan bu gerekçeye kayıtsız kaldığı/haklılaştırdığı ya da kişisel olarak Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’dan haz etmediğinden dolayı “hallerine üzülmediği” falan yoktur. Tarihsel nesnel gerçekler perspektifinden bakıldığında; bu isimler, iktidar içi güç savaşında gözden çıkarılmadan önce, iktidar bloğunun içinde yer almış ve yaşanan pek çok hukuksuzlukta suç ortaklığı yapmışlardır. Bütün bunları görmezden gelip, “şimdi bunları konuşmanın zamanı mı?” diyerek tarihsel süreci yok sayıp bir “şimdiki zamancılığa” sıkışmak gerçeklerin üstünün örtülmesine neden olacaktır. Şimdiki zamancılık gerçekte hiçbir şeyi açıklamamakta, o anı göstermekte, sergilemekte ve betimlemektedir. Şimdiki zaman bize neyi göstermektedir? Hapisten çıkmış iki “gazetecinin” fotoğrafını. Oysa bir şeyi ancak onu diğer şeylerle ilişkilendirerek ve bu ilişkilerinin özgün olup olmadığını anlamak için de onu bütünlüğü ve tarihselliği içinde ele almak gerekmektedir.

Bir misyon gazetesi olarak Taraf

Şimdiki zamanın ardına bakılabildiğinde, Taraf gazetesinin kuruluşundan itibaren bir misyon gazetesi olduğu gerçeği yok sayılamaz. Bu durum Amerikan özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un 23 Ağustos 2010 tarihinde yayımlanan ve WikiLeaks tarafından sızdırılan   raporunda da yer almıştır. Bu özel raporun AKP döneminde medya ve güç ilişkilerine ayrılan “Medya Sektörü: Seküler Yapıya Meydan Okumak” başlıklı bölümünde Taraf gazetesinden şöyle bahsedilir:

“Türkiye medyası ülkede güç çatışmasının tam göbeğinde oturmaktadır. Gazeteler, generallerin hapse girmesine neden olan sızıntı bilgileri aktaran kaynaklardır (…). Medya, özellikle Gülencilerin ve orduyla savaşan AKP’nin elinde etkili bir araçtır. Ergenekon ve Balyoz davalarına ilişkin sızıntı haberlerin büyük çoğunluğu gizemli bir şekilde tek bir gazete tarafından yayılmaktadır: Taraf. Taraf gazetesi, 2007 yılında, liberal demokratlar için yayımlanan bir gazete olarak, Ergenekon soruşturmasının başlamasından çok kısa bir süre önce yayın hayatına başladı. Gülen yandaşları Taraf’ı, özellikle derin devletle mücadele konusundaki detaylı yayınlarıyla, ‘Türkiye’nin en cesur gazetesi’ olarak tanımladılar. Bu gazete, darbe hazırlığında oldukları ileri sürülen askerlerin telefon görüşmelerinin transkriptlerinden, PKK militanlarının Irak’tan Türkiye’ye girişlerinin uydu görüntülerine ve bu sırada askerlerin ihmallerine kadar pek çok haberi yayımladı. Gülen yandaşları Taraf gazeteciliğinin başarılı bir araştırmacı gazetecilik olduğunu iddia ederken, sekülarist kampta olanlar Taraf’ın yayımladığı bunca hassas ve gizli belgenin Cemaatin ordu içine yıllardır ustalıkla yerleştirdiği elemanları sayesinde sızdırıldığını iddia ediyorlar.”[2]

Askeri vesayetten kurtularak sivilleşme söylemi ile Taraf gazetesi, liberal soldan da destek alarak, AKP hükümetinin icraatları karşısında kamuoyu desteğinin sağlanmasına kaynaklık etti. Askeri vesayetten kurtulup sivil vesayete adım adım ilerlerken Taraf’ın polis kökenli “gazetecileri” görmezden gelindi, bavullarla taşınan sahte belgeler “gazetecilik başarısı” sayıldı, manşetten verilen yalan haberler unutuldu. Gelinen nokta da ise, bütün bunları unutmayan, gerçeklere tarihsel bir nesnellik ile bakan insanlara ve bu insanların politik tavrına “vahşi”, “vicdan yoksunu” gibi eleştiriler getiren, Ahmet Altan’dan bir demokrasi kahramanı, Nazlı Ilıcak’tan hapiste çökmüş, üzülmemiz gereken bir kadın yaratanlara, bıkmadan usanmadan Ahmet Altan’ın ve Nazlı Ilıcak’ın tarihsel dönemeçlerde hangi misyonu, ne şekilde yerine getirdiklerini hatırlatmak gerekir. Geçtiğimiz günlerde Fatih Yaşlı da twitter hesabından bir dizi Taraf manşetini paylaşarak bu hatırlatmayı yaptı ve meselenin “üzülmek, üzülmemek” meselesi yerine nereden tartışılması gerektiğinin altını çizdi (https://twitter.com/fatih_yasli/status/1191754624396607490?s=20). Yaşlı’nın paylaşımlarında; yargının ele geçirilmesine olanak tanıyan anayasa referandumunda “Halk Yönetime El Koydu” manşeti; “karanlık cinayetleri ve derin devletin dehlizlerini cesaretiyle aydınlattığı” iddia edilen Zekeriya Öz için “Aranan savcı bulundu” manşeti; “İslam’da Gülen reformu” başlığı ile verilen Hüseyin Gülerce röportajı; Cemaatin  üniversite sınav sorularını  çaldığı gerçeğinin “Şifre palavra ÖSYM haklı” manşeti ile üstünün örtülmesi; “Ölüm helikopterinde 139 defa arandı” başlığı ile Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin NTV stüdyosundan aranarak düşürüldüğü yalanı, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutukluğu hakkında Zekeriya Öz’ün açıklamasını, tırnak işareti kullanmadan, yani bu görüşün paylaşıldığını ifade eder bir yöntem ile, “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşeti ile verildiği görülebilir. Bütün bu hatırlatmalar, bugünkü Türkiye’nin sorumluları arasında yer alan isimlere neden soyut bir ahlak anlayışı ile yaklaşılamayacağının örnekleridir. Bugünkü Türkiye’den memnun olanların bu sorumlulukta payı olan Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın yanında yer alması anlaşılır bir durumdur. Ancak bugünkü Türkiye’yi demokrasi, insan hakları, hukuk, ifade özgürlüğü vs. konularında eleştirenlerin, bu eleştirdikleri her şeyde payı olan isimleri vicdanen desteklemeleri anlaşılır olmadığı gibi, tutarlı da değildir.

Ahlakın sınıfsallığı

Bu anlaşılır olmayan durumu açıklamak için yine “ahlak” kavramına dönmekte fayda var. Evrensel, soyut bir ahlak anlayışı ve herkes için ortak iyi şeklindeki idealist felsefeye ait düşünce, sınıflı toplumlarda egemen olanın işine yarar. Marx’a göre, hangi biçimi ile kullanılırsa kullanılsın ahlak çıkış noktası olarak hep tarafsızlık ilkesini ve “genelin” çıkarını temel almak zorundadır. Ona göre sınıflı toplum yapısında genelin duruşunu anlamak mümkün değildir. Marx için sınıflı toplumlar var olduğu sürece “genelin” çıkarı kavramı kendi kendini aldatmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Belli sınıf çıkarlarını, genelin çıkarlarıymış gibi göstermek sınıf ideolojileri için tipik bir aldatmacadır.[3] Bu aldatmacayı Kant’ın ahlak anlayışında da görmek mümkündür. Kant için ahlak yasası, akıl sahibi olan bütün varlıkların istemelerini belirleyebilecek nitelikte olan tek yasadır ve şu şekilde dile getirilebilir: “Öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasamanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin.”[4] Kant’ın ahlak yasasının kökeninde bilincin buyruklarını dinlemek gibi bir kesinlik vardır. Kant ahlakın, “Kesin Buyruk”ların bir sistemi olduğunu düşünür. Bu buyruklar belirli bir biçimde eylemeni emreden buyruklardır. Us, burada evrensel bir biçimde buyurucu olacaktır. Us, bizi ahlak formülüne göre davranmaya zorlayacaktır. Bu öyle bir kuraldır ki, evrensel bir yasa konumuna gelebilecek genişliktedir. Tüm ahlak kurallarının temelinde tek bir kural vardır: “Ancak aynı zamanda evrensel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir kurala göre davran.”[5] Altan ve Ilıcak’ın tahliyesinde de Kant’ın kesin buyruğu ve soyut bir akıl anlayışı devreye girmiştir. Evrensel yasa “vicdanlı ol ve üzül” diye buyurmaktadır. Bu buyruğun kaçınılmaz sonucu da “toplumun tüm kesimlerinin ortak değerler etrafında uzlaşmasıdır.” İyi ama bu ortak değerleri kim belirler?  Çıkarlar ortak mıdır ki değerler ortak olsun? Örneğin; işçiler, sömürüye karşı çıktıklarında, patronlar “sömürüye karşı olmayı” bir ortak değer olarak kabul edip uzlaşmaya gider mi? Bu sorudan da anlaşılacağı üzere sınıflı toplumlarda soyut bir akıl ve vicdan anlayışı ile varılacak yer egemen olanın çıkarlarında uzlaşmaktan öteye gidememektedir. Alex Callinicos, bu tarz sınıfsal uzlaşıların, 1970’lerin ortaları ve 1980’lerin başlarında, Batılı sermayenin ekonomik gerilemeyi sağ salim atlatmasına ve yeniden yapılanarak akılcı bir biçimde örgütlenmesine fırsat verdiğini belirtir. Fransız Komünist Partisi’nin 1968 Mayıs-Haziran genel grevlerini bitirmek için araya girmesini, Britanya Sendika Kongresi ve 1974-1979 ve İşçi Partisi yönetimi arasında uzlaşmaya varılan Toplumsal Sözleşme’sini, İspanyol Komünist ve Sosyalist Partileri’nin Franco’nun mirasçılarına destek sözü verdikleri 1977 Moncloa Anlaşması’nı sermayenin güçlenerek çıktığı uzlaşı örnekleri olarak sıralar.[6]

Bugün iktidarın güç kaybettiği çoğu durumda gerek “emperyalizme karşı olma”, gerek kültürel değerleri koruma ve bu değerler üzerinde ortaklaşma (Fazıl Say örneği) gibi ideolojik yanılsamalarla iktidarın değirmenine su taşınmaktadır. Bu son örnekte, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyesi sonrası yaşanan tartışmalarda, farklı bir uzlaşı mekanizması işler gibi gözükse de (bu insanlar iktidarın zulmüne uğramıştır gibi) aslında olan şey iktidar içi güç savaşının bir yansıması ve egemen olanın, yeniden kullanılmak üzere eski ortaklarını tartışmaya açmasıdır. Bunun karşısında yapılması gereken ise olgulara, durumlara “şimdiki zamancılık”tan sıyrılıp diyalektik, tarihsel nesnellik perspektifinden bakabilmektir.

* Vildan Tekin / Yeditepe Üniversitesi Medya Çalışmaları Doktora Öğrencisi

 

Dipnotlar:

[1] Holz, H. H. (2004). Prof. Dr. Hans Heinz Holz ile Sartre Üzerine… H. Özdal (Dü.) içinde, Bilim ve Düşünce, Varoluşculuk ve Sartre (A. Cengiz, Çev., s. 161-180). İstanbul: Evrensel, s. 174.

[2] Arsan, E.; Çoban, S. (2014). Medya ve İktidar, İstanbul: Evrensel, s. 14-15.

[3] Göçmen, D. (2003, Yaz-Güz). Karl Marx’ın Ahlak Felsefesi ve Adalet Teorisiyle Olan İlişkisi Üzerine. Praksis(10), 255-278.

[4] Kant, I. (1994). Pratik Aklın Eleştirisi. (Ü. G. İ. Kuçuradi, Çev.) Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, s. 35.

[5] Timuçin, A. (2000). Düşünce Tarihi (Cilt 2). İstanbul: Bulut, s. 351-352.

[6] Callinicos, A. (2001). Postmodernizme Hayır. (Ş. Pala, Çev.) Ankara: Ayraç, s. 257.