Aynalara karşı – Aykan Sever (Bianet)

Bütün toplumların efsaneleri var. Efsanelerin başka işlevleri de vardır kuşkusuz ama benim gördüğüm daha çok ruh halinin ortaklaşmasına katkıda bulunuyor olmaları

Aynalara karşı – Aykan Sever (Bianet)

Çoğu zaman dünyaya bakarken karşımızda bir ayna olduğunu sanıp sade kendimizi görüyoruz.

Öyle varsaysak bile aynanın karşısında hangi açıda durduğumuz, ışığın bize ve aynaya göre konumu, neleri görüp göremeyeceğimizi, nasıl göreceğimizi pekâlâ tayin edebilir.

Fakat asıl mesele sanıyorum burada, kendimize duyduğumuz aşkın etkisiyle her nereye bakarsak bakalım suretimizi görme isteğine karşı koyamayışımız.

Hâlbuki ve gerçekte, baktığımız yerde ya da görmediğimiz, bakmayı tercih etmediğimiz mekânlarda başka şeyler de oluyor.

Önce bunu kabul etmemiz ve zihnimizin kolaya kaçarak bir an önce çizmeye çalıştığı kareleri, dikdörtgenleri biraz olsun bir kenara bırakıp orada aslında ne olduğunu bütün karmaşıklığıyla anlamayı dert etmemiz şart.

Efsaneler

Bütün toplumların efsaneleri var. Efsanelerin başka işlevleri de vardır kuşkusuz ama benim gördüğüm daha çok ruh halinin ortaklaşmasına katkıda bulunuyor olmaları.

Egemenler içinse, efsaneler, iktidarlarını şekillendiren ideolojik zeminin bir öğesi. Lafı bugünlerde çoğalan ve artacak olan isyanlarıyla gündeme gelen Güney Amerika’nın bir efsane kişiliğine getireceğim, Simón Bolívar. Bolívar’la (1783 – 1830) ayrı kıta ve zamanlarda yaşamış olan “buraların efsanesi” Mustafa Kemal’in bazı benzerlikleri olduğunu ve bunun bugün onların izleyicisi olduğunu düşünen kesimlerin çeşitli biçimlerde ortaklaştırdığını da düşünüyorum.

Aynı zamanda ikisi hakkında ve onları merkeze alan efsanelerin ve politikaların bizi milliyetçilikten bir adım ileri götürmediğini, götürmeyeceğini de eklemeliyim.

El Libertador (Kurtarıcı) kısa hayatına “büyük” işler sığdırdı. İspanyol İmparatorluğu’na karşı şu anda Venezuela, Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Panama’nın bulunduğu coğrafyanın bağımsızlığını kazanmasına ön ayak oldu.

“Fakat” kısmına geçecek olursak bu da uzun bir liste. Günah değil ama sonraki başka fillerinin temelini oluşturan şey bizzat sömürgeci İspanyolların bölgeye yerleştirdiği “asil” ailelerden birine mensup oluşudur.

Bağımsızlık savaşı denilen hâl de nihayetinde bu “asilzadeler”in esenliği ve egemenliğini sağlayan bir süreç oldu.

Bolívar’ın da onca uğraştan sonra geriye dönüp baktığında yaptıklarından gurur duyarak hayata veda ettiği söylenemez. Bölgenin birliğini sağlayamadığı gibi büyük toprak sahiplerinin çitleri olmaktan öte nemem bir mantığa sahip olduğu açık olmayan yapay sınırlarla coğrafyanın bölünmesini engelleyemedi. Bölgede 200 yıldır hüküm süren oligarşileri adeta kendi eliyle şekillendirdi.

“Bağımsızlık” hâli paralelinde gerçekte bölgenin geleceği ve sorunların çözümünün anahtarı olabilecek “birlik” olanağını da aynı dönemde kaybetti.

İşin doğrusu başkalarıyla karşılaştırıldığında Bolívar gerçekten efsane olmayı hak ediyor denilebilir.

Çünkü hakkındaki ansiklopedik bilgiler arasında kendisinin 472 çarpışmada yer aldığı, at sırtında 123 bin kilometreyi kat ettiği yazılı. Bu yanıyla tarihteki birçok komutanı katladığı biliniyor. Aynı zamanda birçok benzeri gibi pragmatist ve zeki biridir.

Örneğin akıllıca İspanya-İngiltere arası çekişmeleri kullanmayı ve İngilizlerden destek almayı bildi. İngilizler bunu kuşkusuz karşılıksız yapmadı, Pasifik’te de rekabet ettikleri İspanyolları farklı cepheler açmalarını sağlayarak zayıflatmak istiyorlardı.

Fakat pragmatizmin sonu yok. Nitekim bir tökezleme anında Bolívar, bağımsızlık fikrinin düşünsel ve siyasal önderi sayabileceğimiz yoldaşı Francisco de Miranda’yı düşmanları İspanyollara kendisi tutuklayıp vermeye kadar işi vardırır. Yine bir yenilgi geri çekilme döneminde yolu Haiti’ye düşer.

Tarihin ilk ve muhtemelen son siyah köle devrimini gerçekleştiren ülkenin insanları onu korur, destekler. Fakat Bolívar’ın daha sonra iktidar olduğu yerlerde bunu pek hatırladığını söyleyemeyiz. Tıpkı İspanyolların hâkim olduğu dönemdeki gibi bağımsızlık sonrası beyaz toprak sahipleri hüküm sürdüğü gibi kölecilik de yaşamaya devam eder, yerli katliamları da.

Sonuçta Bolívar’ın Güney Amerika’nın bağımsızlığı, birliği gibi fikirleri olmakla birlikte eşitlikçi-özgürlükçü bir toplum ideali olduğu da söylenemez. En nihayetinde bir milliyetçidir.

Aksini iddia eden mi var diyeceksiniz evet var, dün de vardı bugün de var. Yukarıdaki foto bu hafta içi Kolombiya’da yapılan genel direniş çağrısı için legal FARC üyeleri tarafından çizilmiş bir duvar resminden.

Duvarda FARC’ı yaratan kişilerden Manuel Marulanda’yla Bolívar buluşmuş. Marulanda yoksul bir köylü çocuğu ve savaş içinde zamanla devrimci düşüncelerle tanışarak sosyalizme inanmış, bu doğrultuda mücadele etmiş bir isim. Ya Bolívar?

Elbette Bolívar ilk defa bu duvarda devrimcilerle yan yana gelmedi. Özellikle Chávez sayesinde bu bir araya geliş çokça gerçekleşti. Hatta yürütülen siyasal sürecin adı Bolívarcı sosyalizm olarak konuldu.

Fakat bu yanlış bir tarih okumasının önemli ölçüde eseriydi.

Çünkü bu yaklaşım Kolomb öncesi coğrafyayı zaten hiç görmediği gibi Bolívar öncesini de fiilen pratikte yok sayıyordu. Elbette toplumların kağıt üzerinde Kemalist anlayışta olduğu gibi “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir bütün” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmediler.

Fakat öncelikle ABD emperyalizmine sonra oligarşiye karşı olmak bu düşüncenin basamakları gibi gözükürken fiiliyatta ne kadar karşı olunduğu bir hayli şüphelidir.

ABD’ye karşı ne kadar mücadele ettiler orasına hiç girmeyeyim fakat bugünün başat emperyalist ülkelerinden saymamız gereken Çin ve Rusya Federasyonu gibi güçlere kapılarını sonuna kadar açtılar.

Bu yaklaşım doğal olarak onları ABD’nin hışmından korumadığı gibi özgürlük de getirmedi. Oligarşi meselesine gelince, örneğin Venezuela’da yaratılan “Boliburjuvazi”yle buna karşı çıkılamayacağı aşikar. Hele hele bu örnekte olduğu gibi “işçi denetimi” türünden önemli bir meselenin Maduro için pek de zaruri olmadığı gözüküyor.

Unutulanlar

Hikâyeyi daha da uzatmak mümkün kuşkusuz.

Burada sohbeti biraz daha güncelleştirelim.

Güney Amerika’da son dönem gündeme gelen isyanlarda yerlilerin özellikle Şili, Ekvador ve asıl olarak Bolivya’da ön plana çıktığı görülüyor.

Bu gelişmeler bir yanıyla Bolívarcı sosyalizm anlayışının da bir eleştiri olarak değerlendirilmeli.2 Çünkü mevcut isyan sadece verili kapitalist sisteme karşı değil aynı zaman bir kenara itilen, unutulan tarih anlayışının bir eleştirisi ve yerlilerin bir siyasal özne olarak ortaya çıkışı diye de değerlendirilebilir.

Onca zaman iktidardan sonra ilk defa Venezuela’nın yerli kongresi toplamaya çalışmasında olduğu gibi Güney Amerikalı sol kesimlerin “yerli dinamiğinini” keşfetmesinin, yerlilerin de daha organize ve kendi dilleriyle, kendine güvenen bir biçimde aynı anda zuhur etmeleri kuşkusuz tesadüf değil.

Öncelikle, tartışmayı “kimlik-sınıf” gibi aslında gerçek hayatta karşıt olmayan saçma ikilemlere boğmanın anlamı yok.

Fiiliyatta yerliler maruz kaldıkları dışlanmayı ve ırkçılığı da hesaba katarsak toplumun en çok ezilen kesimleri ve emekçileri.

Doğal olarak olan/gelişecek bir isyan öncelikle onların ayağa kalkışı olmak zorunda. Şili örneğine baktığımız zaman bunu görüyoruz. Şili işçi sınıfının (özellikle bakır madenlerinde çalışanların) yerlilere ve öğrencilere nazaran şu ya da bu nedenle daha garantici olduğu, ağır hareket ettiği, aynı zamanda parlamentodaki düzenin payandası siyasal partilerin oy deposu olduğu görülebilir.

Bu elbette değişmez değil, politikanın da işi bu fakat bu bize şunu anlatıyor sınıfların da sosyolojisi var ve onlara belli mutlaklıklar yüklemek pekâlâ bizi yanıltabilir.

Bütün bu pratikte olanların dışında asıl kaçırmamamız gereken şey yeni bir dünya kurmak istiyorsak ne kadar geçmişte kalırsa kalsın geçmişin hesaplaşmasını her düzeyde, özellikle siyasal ve kültürel düzlemlerde yapmak zorundayız. Bugün yerli halkların karşısındaki güç ABD-oligarşi gibilerden ibaret değil beş yüz küsur yıl önce oraları işgal eden beyaz konkistadorlar da bütün ırkçılığıyla beraber orada.

Bolívarcı sosyalizm anlayışının bu meseleleri görse de bizde de çoğu zaman olduğu gibi üzerine gitmek yerine “ya nasıl olsa çözeriz” rahatlığıyla kulak arkası ettiği görülüyor.

Arjantin ve Brezilya örneğinde bu daha açık.

Buradaki solumsu iktidarlar geçmişten devralınan ırkçı-ayrımcı politikaları sürdürdüler.

Morales de dahil kendisinin sembolize ettiği “yerli iradesi”ne rağmen bu meseleyi derinlemesine sorgulamadı ki işi Erdoğan’la kol kola girmeye kadar götürdüler.

Milliyetçilikler

Ülkemizde de arkasındaki gerçek saik mevcut diktaya eklemlenmek olan bu türden milliyetçi yaklaşımların çeşitli örneklerini görüyoruz ve maalesef daha da çok göreceğiz anlaşılan.

Bu zihniyetin özeti için şöyle denilebilir:

Başta Ermeniler ve Kürtler olmak üzere bu topraklarda yaşayan/yaşamış olan halkların varlığını dolayısıyla onların hakları ve hukuklarını tanımama üzerine iman etmek diye özetlenebilir.

10 Kasım vesilesiyle alevlenen M. Kemal aşkı, Mümtaz Sosyal’ın bir anda badem gözlü olması gibi durumlar bu çerçevede olan işler.

Burada olduğu gibi çoğu zaman icat edilen efsaneler, gerçekte bugünün kötülüklerini örtme, aklama işlevi görüyor.

Yüzyıldır işi bu olanlara bir şey demeye gerek yok. Fakat partilerinin kurucusu ve beraberindeki yoldaşlarını katlettirmiş, yakınlarına olmadık eziyetler yapmış, çok sevdiklerini iddia ettikleri Nâzım Hikmet gibi aydınlara yapmadığını bırakmamış bir rejime ve lidere açılan bu sonsuz kredinin hikmeti ne ola ki?

Elbette ülkemizdeki bu milliyetçi kesimlerin Latin milliyetçiliği ile pek bir kan uyuşması yaşadığı da gözden kaçmıyor. Nitekim bu aklı bugün temsil edenler bir zamanlar Peru’da devlet başkanlığına seçilen Ollanta Humala’yı hakkında doğru düzgün bir fikirleri olmamasına rağmen “ikinci Chavez” falan diye alkışlayabilmişlerdi.

Hâlbuki Humala çok sayıda devrimciyi katleden, işkence yapan bir askerdi. Ama laf olsun diye de olsa arada “Amerika’ya karşıyım” demişti ve bu bizim milliyetçilerimize yetmişti. Şimdi merak ediyorlarsa Humala diğer suçları devlet adına işlediği için maalesef onlardan yargılanmıyor ama yolsuzluktan yargılanıyor.

Çok uzattım, sadede geleyim. Zamandan mekândan bağımsız ne düşünce olur ne eylem. Fakat en azından günümüz için mülkiyeti kutsallaştıran bir düşünceyi her kim savunursa savunsun kimin efsanesi etrafında gazlanırsa gazlansın bize bunun özgürlük getirmediği/getirmeyeceği aşikâr.

Aynalara gelince, evet bir şeye ayna tutmak da sevdaya dahil ama “aynacılık” öyle değil.

(AS/PT)

(1) https://sendika63.org/2019/11/venezuellada-isci-denetiminin-gelecegi-belirsiz-josep-maria-martorell-calaf-568911/

(2) Yerlilerin sürmekte olan isyanlardaki pozisyonunu daha iyi anlamak için bu yazıya bakılabilir… TIKLAYIN.

Kaynak: Bianet