Asl��nda bunları herkes biliyor!

Televizyonda öznesiz tartışanlar belki yarın birbirini görmeyecek ama kahvedekiler, mahalledekiler öyle değil. Ya da şöyle demeliyim; televizyonda muhalif ya da iktidar taklidi yapanlar o “taklit gerçeklikte” anlaşıyorlarken mahallede bunun imkânsız olduğunu herkes bilir. İnsan mahallesinde nihayet bir aşamada gerçeğe dönmek zorundadır değil mi?

Aslında bunları herkes biliyor!

– Ne alakalası var! Kürtler bu ülkede Cumhurbaşkanı bile oldu, dedi.

– İyi ama bundan yıllar sonra dahi sokakta Kürtçe konuştuğu için kimi insanlar darp edilmiyor mu? O halde… Geçen sene baba oğul aralarında Kürtçe konuşurken…

– Bunu genelleyemeyiz, dedi.

– Münferit de diyemeyiz ama, dedim.

Konuştuğum bir iktidar seçmeniydi. Bir an düşündü. Düşünmesi birbirimizle olan ilişkiyle ilgiliydi elbette. Birbirimize selam vermemiz, ortak alanlarda çocuklarımızı büyütmeye çalışıyor olmamız, farklı olsa da bir gelecek tahayyülümüzün olması, birbirimizi ikna edemesek bile onu da beni de birbirimizi duymaya itiyordu. İtildiğimiz yer anlaşabildiğimiz yer değildi ama onun iktidar olmasına rağmen politikanın sürekli değişkenliğinde yarının da değişebilme ihtimalini bildiği bir yerdi. Ki kendi iktidarının da böyle bir değişimle olduğunu iyi biliyordu. (Bize olan başkasına neden olmasın!)

Benim açımdan, zaten neredeyse tüm medya organlarından iktidarın politikalarını duyuyorken bir de ondan duymak, onun açısındansa “Nasıl olur da günlük hayatta tüm propagandalarımıza rağmen muhalif olanı hâlâ duymak zorunda kalıyorum?” meseleydi sanırım. “Demek tüm gücümüze rağmen ikna edemediklerimiz hâlâ var ve bu insanların sayısı hiç de az değil.” Değildi ki seçimler iktidarın gücünün zirvesinde olduğu bir anda kaybedilmemiş miydi?

Maneviyatçılıktan hard maddiyatçılığa

Yine onun açısından, o halde bu durum karşımdaki muhaliflerin ihale alma merakı ya da tam tersine işsiz kalma korkusu ile izah edilebilir bir şey de değildi ve tüm gücümüze rağmen muhaliflerin fikrine olan inancını gösteriyordu. Bu sadece benim değil konuşma aralarında onun da bana hissettirdiği bir şeydi. Konuşma aralarında söyledikleri ana muhalefet parti yönetimini kapsamıyordu diye ayrıca belirtmeliyim. Onların duruma göre sürekli değiştiğini, sahici bulmadığını da söylüyordu. Muhaliflerin kendilerinden daha çok inandığını istemsiz de olsa teslim ediyordu. Maneviyatçı olanların nasıl da maddiyatçı olduğunu, düne kadar maddiyatçı dediklerininse nasıl da güçlü bir maneviyatı olduğunu bizatihi kendisi söylüyordu.

Bana söylediklerini elbette mesela bir televizyonda söylemezdi. Hoş, zaten önemli olan da televizyonlarda değil gerçek alanlarda konuşulanlardı. Gerçek bugün değilse de yarın ama mutlaka hâkim olurdu her şeye. Söylediklerime inanmasa da yahut kendince doğru bulmasa da gerçek muhalefetin kendi söylediklerine inanıyor, inandığı gibi yapmaya çalışıyor olmasından geldiğini o da kabul ediyordu. (Kendisinin de iktidar olmazdan önce söylemlerine, politikalarına ne kadar çok inandığını da dönem dönem anlatıyordu.) Kendi cephesinde olanlarınsa artık gerçekten mi yoksa ihale için mi, iş için mi yahut korkudan mı öyle konuştuğunu bilemediğini de söylüyordu. Belki de bu yüzden çocuklarımızın aynı kursta buluşmasından çok; seninle buluşup tartışmayı iple çekiyorum diyordu. (Sanırım bu buluşmalar onun için o ilk dönemlerini hatırlatıyordu, maneviyatçılıktan bu hard maddiyatçılığa geçerlerken ruhlarını da kaybettiklerini düşünüyor ve bunu söylüyordu da.) Onun yani iktidarın dahi gizlice aradığı şey, iktidara yakın televizyonlarda olmayandı ve bir iktidar seçmeni olarak televizyonda olanı değil sokakta olanı arıyordu. Bu durum hangi fikre sahip olursanız olun bir ortak arama kültürü yaratıyordu işte. Resmî salonlarda olan başka, sokakta olan başkaydı…

İslamcılığın seyir defteri

90’larda “İslamcılar iktidar olursa ne adaletsizlik ne de yolsuzluk olur” dendiğini ve bunun günbegün güçlenen bir söylem olduğunu hatırlıyorum. “Türkçe konuş çok konuş” döneminin böylece biteceği, kavimcilik olmadığı için Kürt meselesinin de otomatik olarak çözüleceğini düşünenlerin de sayısı az değildi. İnsanın otomatik olmadığını bugünlerde herkes biliyor. İnsanın oturmuş fikrini güçlendikçe daha da geliştirmek yerine iktidara sahip oldukça eski fikrini nasıl da terk edebileceğini, aslında fikrinin oturmamış olabileceğini de öğreniyorlardı.

Marks neden hiçbir iktidarın olmadığı bir dünyayı özlerdi? Geçmiş dönemler gibi şimdi de sözün baskılandığı bir dönem yaşıyoruz. Söz baskıya rağmen söylenebiliyor, o yüzden de söz gerçek muhalifin ağzında gittikçe güçleniyor. Fakat söylemeliyim resmi düzeydeki bu baskılanmalara rağmen, konuşabilenlerin mahallelerinde gerçek tartışmalar olduğunu sadece ben değil iktidar da biliyor, herkes biliyor. Zaten bu böyle olduğu için, bunu tersine çevirmek için bu kadar karşı propaganda yapılmıyor mu? Günlük yaşama sirayet etmek istiyor resmi politikalar. 90’larda ne kadar sirayet ettiyse ve sonuçta AKP iktidar olduysa bugün de o kadar sirayet ediyor sokağa. AKP dönemin Refah (Fazilet miydi yoksa?) Partisi’nden kopup AKP kurulduğunda ‘Siyasal İslam’ı böldük diye sevinenleri de hatırlıyorum. Şimdi mahallelerde her iki iktidar biçimi de görülmüş oldu. Görülenin aynı olduğu ve şeklen ayrıldığı yerler de görüldü…

Ana muhalefet sağ olsun!

Aynı akıl devam ediyor ve bu sefer AKP’yi böldük diye seviniliyor. Bir siyasi ekol bölüne bölüne iktidar olmaya devam ediyor böylece. Ana muhalefet için söylemem gerekirse dün olduğu gibi bugün de kendisinin büyümesinden değil iktidarın zayıflamasından medet umuyor. İktidarı zayıflatmak için kritik anlarda hiç karşısına çıkmayan, hep elini kaldırarak onay veren bir Ana Muhalefet! O anlarda politika yapamıyorsanız sair günlerde ne yaparsınız? Bu pasif onay verme taktiğinden medet umdukça odağı da iktidar oluyor. Onun hata yapmasını bekleyen bir pasiflik. Söylememe gerek var mı, Ana Muhalefet kendine baktığı anda nasıl da kazanmaya başlamıştı seçimleri. Bunu bilmiyor olamazlar. Ama bildiğini görmezden geliyor olabilirler. Yahut iktidarın aslında değişmesini istemiyor, kendilerine göre zor zamanları iktidarın geçirmesini, ancak yine kendilerine göre dikensiz alana çıkıldığında iktidarı istiyor da olabilir. Haliyle mücadele eden değil bekleyen bir parti oluveriyorlar. Onlar beklerken yaşam duruyor mu?

Kürdün onur mücadelesi

Neyse, salonlarda değil sokakta konuşulanlara dönmeliyim. Birçok yerde farklı siyasi ekolden komşuların, esnafların kendi aralarında bazen dozu yükselse de alçalsa da ilişkilerine göre az ya da daha açık biçimde ama genel olarak sakinlikle konuştuklarını duyuyorum. Televizyonda denemeyenler mahalle içi konuşmalarda denebiliyor. Denebiliyor çünkü komşular, esnaflar birbirlerini tanıdığı için, dertlerinin esas olarak ne olduğunu da biliyorlar. Biliyorlar ve tartışma ne düzeyde olursa olsun birazdan kendi ağır gündemlerinden biri olan yaşamak mücadelesine de dönecek ve orada tartışmasız ortaklaşacaklar. Politikaların halkın yön verdiği biçimde değil, halkları yönlendirmek için yapıldığı yerlerde “Yarın ne olacak?” kaygısını içgüdüleriyle olsa da biliyor halklar. Kimliklerini bir kenara bırakarak değil, kimlikleriyle birlikte bir yaşam mücadelesi bu. Ama elbette Kürtçe konuşma riskinin arttığı bir dönemde ortak yaşamak mücadelesine ek olarak bir de kültürel mücadelenin de Kürdün hâlâ sırtında olduğu zamanlar yaşadığımız. Kürdün yükü daha ağır ve bu ağırlık bilinenin aksine onu ezmiyor belki daha da güçlendiriyor. Kürdün kendini ifade etmek için daha çok okuduğunu, siyaseti daha çok takip ettiğini, rasyonel politik tavırlarıyla yarına odaklandığını da bir ben mi görüyorum? Yoksa aynı komşum beni ikna etmek için “Bahçeli bile artık Kürt kardeşlerim diyor, demiyor mu?” diye neden desindi?

Mesela Türkçe konuştuğunuz için başınıza iş geliyor olsa iki şey yaparsınız; ya dilinizi, kültürünüzü toplumsal alanlarda terk edersiniz (O zaman da kendi dilini bile terk ettin diye baskıyı yapan tarafından yine hakir görülürsünüz) ya da bunu bir onur ve varoluş meselesi olarak görür daha çok, daha etkili konuşmaya başlarsınız. Mücadele ettikçe diliniz de kültürünüz de gelişir. Ki her ikisi de yaşadığı için yok sayılır. Olmayan yok sayılmaz ki! Yaşam içinde zorluk da varsa işte o zor anlarda dil, kültür gelişir ya da terk edilerek ölür. Daha geçen hafta 74 yaşındaki bir amca Kürtçe konuştuğu için hastanede herkesin gözü önünde darp ediliyor ve davası açılmadan kapatılıyorken, Kürtçe ölüyor mu yoksa daha mı çok konuşuluyor? Mesela Türkçe karikatür dergileri kapanırken Zring adlı Kürtçe karikatür dergisinin açılması başka nasıl izah edilebilir? Kimi tiyatrocu arkadaşlarımdan Kadıköy’de 50 kişilik butik tiyatrolarda dahi boş salonlara oynayamadıklarını dinlerken, Kürtçe oynayan tiyatroların Diyarbakır’da, Batman’da dolduğu haberlerini nasıl izah edebilirim? Twitter dahi, Trump gibi yapıyor Kürtçeyi düne kadar saymıyordu. Şimdi Kürtçeyi resmi diller arasına koyuyorsa bunu demokratlığından değil, bu kadar çok yazılıyor olmasından yapmıyor mu? Bu kadar insanın konuştuğunu yazdığını yok sayarsam Suriye’de neler olduğunu onların cephesinden nasıl anlayabilirim diye düşünmüş olabilir mi? Bu haliyle Twitter’in bölünmediğini aksine büyüdüğünü söyleyebilir miyiz?

“Çıkarlarımız”

Baskının artması, hâkim olamadığınızın da bir göstergesi. Yoksa her iktidar baskı yapmasına gerek kalmayacağı bir ülkeyi özler, değil mi?

Baskının nazik ve herkesi ikna etme sözü ise artık “çıkarlarımız” söylemi ile çok sık ifade ediliyor. Her şeyi bir strateji, kazanma odaklı olarak ele alınca cümleleriniz de stratejileriniz de akşamdan sabaha (ve hatta saatten saate) değişebiliyor.

İyi ama değişmemesi gereken şeyler yok mu, kazansanız da kaybetseniz de? Benim için asap bozucu olan kelime ise “çıkarlarımız(!)” diye başlayan ya da biten cümleler. Emperyalizmin sinsice ve yavaş yavaş içimize oturttuğu hemen her ekolden artık çok duyduğum bu laf sözü de değersizleştiriyor aslında. “Çıkarlarınız” bir başka halkın, ülkenin zararına ise ne olacak, diye devamı olamayan bir laf bu. Komşun yıkılınca ben zenginleşirim, sanan bir laf. O yıkılınca ben büyürüm, sanan bir laf… Ülkelerin komşuluğunu mahalle komşuluğuna benzettiğinizde kazandığınız koşulda dahi, zenginleşmiş evinize yıktığınız harabelerin içinden geçerek girmek zorunda olduğunuz bir laf, üstünüzün başınızın o harabelerin tozu dumanının sindiği bir laf… Bir başkasının acısını zenginlik sanan bir laf. Bir zamandaki davranış ve tercihlerinizle tüm zamanlardaki değerlerinizi yok ettiğinizi unutturan bir laf.

“Çıkarlarımız” sözü bir çıkmazdır insanlık için. “Çıkarlarımız” sözü sadece dışa yani yurtdışına değil yurtiçine doğru da döndürülerek söylenir çıkar politikalarında. Ülke içindeki herkese, “dışarıdaki çıkarlarımız” diye başlayan laflar, “içerideki çıkarlarım” diyerek devam eder gider.

Ne çıkar bundan?

Mahallede sahici konuşursun

Neyse, yine dönmeliyim başladığım meseleye, ikidir ben yazıyı değil yazı beni sürüklüyor. Bu duruma müdahale etmeliyim. Kaldığım yerden devam; televizyonda ya da sosyal medyada “kahve ağzıyla konuşma” denen ve genelde hakir görülen konuşma biçimi, bir yüceltmeye girmeyeyim ama ülkenin tüm tartışmalara rağmen neden ve nasıl bir arada yaşayabiliyoruz sorusunun da cevap bulduğu alanlarından biri.

Televizyonda öznesiz tartışanlar belki yarın birbirini görmeyecek (hoş artık hep aynı kişiler çıkınca bu söylediğim boşa çıkıyor) ama kahvedekiler, mahalledekiler öyle değil. Ya da şöyle demeliyim; televizyonda muhalif ya da iktidar taklidi yapanlar o “taklit gerçeklikte” anlaşıyorlarken mahallede bunun imkânsız olduğunu herkes bilir. İnsan mahallesinde nihayet bir aşamada gerçeğe dönmek zorundadır değil mi? Mahalledekiler, kahvedekiler kavgadan değil beraber yaşamaktan birbirlerini anlamak zorunda oldukları gerçeğinden beslenirler sonuçta… (Zorunluluk sevgi doğurur mu meselesi ayrı bir tartışma konusu.)

Yazının girişindeki diyalog, “Tansu Çiller de bir kadın başbakandı ama ondan yıllar sonra dahi kadınların sokak ortalarında öldürülmeleri gerçeği neden değişmiyor?” diye de devam edebilirdi.

Ve şimdi Kürtlerle konuşmak için aramıza ABD ve Rusya girmişken hangi dilleri bilmemiz gerekiyor?