Anıların öznelliği, gerçekliğin nesnelliği

Güncel siyasette ortaya atılan bir yalan, gerçek olmadığı apaçık olsa bile, kitlelerce benimsenebiliyor. Zamanımızda yalan artık sadece aşina olmadığımız alanlarla değil, gözlerimizin önünde cereyan eden şeylerle ilgili olarak da söyleniyor ve buna yatkın olanlar üzerinde inandırıcı oluyor

Anıların öznelliği, gerçekliğin nesnelliği

Son yıllarda Türkiye sosyalist hareketinin yakın tarihiyle ilgili çok sayıda otobiyografi, biyografi, düz veya nehir söyleşi tarzında anı kitabı yayımlandı. 12 Mart ve 12 Eylül yıllarında yaşanmış olayları, acıları, kayıpları ve direnişleri anlatan kitapların art arda yayınlanması, devrimci geçmişe duyulan ilgiyi göstermesi bakımından olumlu bir gelişmedir.

Farklı örgütlerden önder ve profesyonel kadroların siyasi ve toplumsal harekete katılımları, örgütsel yaşamları, polis ve cezaevlerinde gördükleri işkenceler ve direnişler üzerine yazdıkları arasında ağırlığı anı kitapları oluşturuyor. Henüz tamamlanmamış veya yayınlatılamamış olanlar da hesaba katılırsa bir patlamadan söz edilebilir. 60’lı, 70’li yıllarda geçmişe dair çok az inceleme ve hatırat kitabı yayımlandığından; TKP tarihi, Aclan Sayılgan ve Fethi Tevetoğlu gibi azılı antikomünistlerin polis ve mahkeme dosyalarından aktardıkları belge ve bilgilerden öğrenilmeye çalışılırdı. Şimdiyse, bunun aksine, okuru seçme yapmaya zorlayan bir kaynak bolluğu söz konusu.

Tarihçiler anı metinlerini, tarih bilimine kaynak sağlayacak bir anlatı türü olarak görürler. Anılar geçmiş yaşanmışlıkları günümüze taşımanın özel bir yoludur. Kişisel kaynaklı anı, portre, otobiyografi tarzı anlatılar retrospektif karakterdedir. Zamanın ilerleyişi ile hafızanın geri dönüşü ters yönlü olduğundan ikisi arasındaki mesafe açıldıkça öznellik düzeyi de artar. Bazı anılarda gerçekliğe bağlı kalınmaya çalışılsa bile, hafızanın unutmak, yanlış hatırlamak, gerçeklik yerine arzu edileni yazmak gibi özelliklerinden ileri gelen kasıtlı olmayan yanılmalar olabilmektedir. Bazılarıysa yazarın olayları işine gelecek tarzda çarpıtması, kendi kusurlarını örtmek istemesi, başkalarına iftira atması gibi nedenlerden kaynaklanan kasıtlı anlatımlarla maluldür. Yazarın kişiliği ve yazma amacı dahi anlatının gerçekliği üzerinde iz bırakmaktadır. Bu bakımdan tarihçiler anılara daima temkinli ve eleştirel yaklaşır, ne amaçla yazıldığına, başka tanıklarla ve belgelerle doğrulanıp doğrulanmadıklarına bakarlar.

Bazısı okunmasa da olur

Örneğin Denizler İdama Giderken (O.Çalışlar), 68’li Yıllar (B.Baykam), Arkadaşım Deniz Gezmiş (Doğu Perinçek), Kod Adı: 68 (H.Cevizoğlu), Bitmeyen Deniz Gezmiş (M.Balbay) gibi kitaplar, siyasal ve kişisel amaçlara alet etmek üzere yazılmışlardır. Okunmaya değmez bu kitapların yazarlarının kendilerini parlatmak, 68 dönemini ve Deniz’leri Kemalist-liberal bir ışık altında göstermek amacıyla yazdıkları besbellidir.

Okunmasalar da olacak bir diğeriyse 70’li, 80’li yıllarda yaşanan olayların, işkencelerin, mahpuslukların odağına direnişi, sınıf kavgasını değil, zulmü ve acıları alarak anlatan mağduriyet anılarıdır. İnsan hakları kuruluşları veya burjuva hümanistler devrimcilerin darağaçlarındaki, işkence odalarındaki, yargısız infazlardaki yiğit ve onurlu direnişlerini görmezler, onları sadece acınası diktatörlük mağdurları, kurbanlar olarak resmederler. Yaşanan sıkıntıları, ıstırapları, ölümleri, sınıf kavgasından ve bu uğurdaki kahramanlıklardan ayırmak, tarihsel gerçekliğin özünü boşaltmakla birdir.

Anıları nesnellikten uzaklaştıran başka örnekler de vardır. İşkencede çözüldüğü veya cezaevlerinde direnmediği halde, aradan 30-40 yıl geçtikten sonra anılarında ve röportajlarında tersi bir tablo çizenlere rastlanıyor. Herkesin bir tarafa dağılması, birçok tanığın artık hayatta olmaması, yeni nesillerin geçmiş hakkında fazla şey bilmemeleri gibi nedenlerle anılarda öznellik oranının arttığı görülüyor. Halbuki anı yazarlarının poliste veya cezaevinde direnişlerini anlatırken, bunu polis ifade tutanaklarına, iddianamelere, mahkeme kayıtlarına ve kararlarına dayanarak yazmaları gerekir. Bu tür belgelerle desteklenmeyen, aksi kanıtlanabilecek anılara şüpheyle yaklaşma hakkımız vardır.

“Zamanın ruhu”

68’lerde eski TKP önderlerinden kimin işkencede direnip, kimin çözüldüğünü anlamak zordu. Her biri kendinin direndiğini, hasımlarının çözüldüğünü iddia edince hangisinin doğru söylediğini anlamak için bir dizi dolambaçlı yol kat etmek gerekirdi. Yine de Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Vartan İhmalyan, Sabiha Sertel, Vedat Türkali, Zehra Kosova gibi “eski tüfekler”in anılarında normalin üzerinde, sırıtan öznellik emarelerine rastlanmaz.

Günümüzde bazen karalama, bazen kusurlarını gizleme, bazen çarpıtma şeklini alan öznellik düzeyindeki artış, olsa olsa “zamanın ruhu”yla alakalı bir durumdur. Hatırat türü anlatılarda zamanımıza hükmeden postmodern ve hakikat sonrası (post-truth) çağın tarih anlayışları, açık ve zayıf bulduğu alanlardan sızarak soldaki kimi unsurların bilincine nüfuz edebilmektedir. Postmodernistler tarihin bilimselliğini reddediyor, tarihsel anlatıların gerçekliğe tekabül etmesi gerekmediğini, hayalgücü ürünü olduğunu öne sürüyor; biyografilere ve anılara geçmişi yeniden canlandırırlarken gerçeğe dayanmaları gerekmeyen, edebiyatla benzer özellikler gösteren bir kurgu dalı gözüyle bakıyorlar.

İngiltere ve Almanya’da arka arkaya “zamanın ruhu”nu yansıtan kelime olarak “post-gerçek”in seçilmesi, postmodernist anlayışın günümüzde aldığı son biçim olarak nitelenebilir. Güncel siyasette ortaya atılan bir yalan, gerçek olmadığı apaçık olsa bile, kitlelerce benimsenebiliyor. Zamanımızda yalan artık sadece aşina olmadığımız alanlarla değil, gözlerimizin önünde cereyan eden şeylerle ilgili olarak da söyleniyor ve buna yatkın olanlar üzerinde inandırıcı oluyor. Amerikalı yazar Ralph Keyes bunu, “Suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek için gerçeği örtbas etmeye gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum” diye özetlemişti.