Şili Tsunamisi – Atilio Boron

Hava sadece Latin Amerika’da değişmedi. Sahte vaatler artık inandırıcı ve güvenilir gelmiyor ve halklar isyan ediyor. Bazıları, Arjantin’de olduğu gibi hükümeti seçim mekanizmasıyla düşürüyor ve diğerleri muazzam kitle seferberliği ile (Şili, Ekvador, Haiti, Honduras) delicesine adaletsiz, insanlık dışı ve talancı projeye son vermeye çalışıyor

Şili Tsunamisi – Atilio Boron

Piñera rejimi (“rejim” diye anma konusunda ısrar ediyorum çünkü uyguladığı vahşet tüm dünya tarafından görülen bir hükümet demokratik kabul edilemez) 11 Eylül 1973’te Halk Birliği’nin (Unitad Popular) devrilmesinden bu yana herhangi bir hükümetin karşılaştığı en ciddi halk tehdidiyle karşı karşıya. Gülünç resmî açıklamalar onları yayımlayanları bile ikna etmiyor. Eylemciler, vandalizmle, özel mülkiyete karşı suç işlemekle ya da huzuru ve barışı bozmakla suçlanıyor. La Moneda’nın[1] “olağanüstü hal”in ortaya çıkmasına yol açan eylemleri “Castro-Madurismo”nun tetiklediği imalarından bahsetmiyorum bile. Bu absürt argüman daha önce Ekvador’u yöneten ve gerçekleri ezici bir şekilde reddeden yozlaşmış hükümet tarafından da kullanıldı.

Yetkililer ve yanı sıra diktatörlükten devralınan ekonomik-politik modelle dayanışma içinde olan muhalif kesimler öylesine sersem ki, varlıklı iktidar partisinin (dünyada en yüksek ödemeleri alan iktidar partisidir) çağdışılıkları hariç bir mantıktan bütünüyle yoksundur; çünkü milyonlarca Şililinin yaşam ve geçim koşullarından tamamen soyutlanmış durumda ve iflah olmaz bir körlük içindedirler. İyi eğitilmiş bir göz için şaşırtıcı olan bir şey varsa, o da onlarca yıldır Şili modelinin mükemmel erdemlerine ikna eden propaganda tekniğidir. Bu acı sona, imparatorluğun reklamcıları aracılığıyla ulaşıldı. Siyaset bilimciler ve akademisyenler, gazeteci kılığına girmiş işletmeciler ve lobiciler, Mario Vargas Llosa gibi sömürge aydınları yıllarca Şili’nin “dev adımlarını” övgüyle karşılarken bölgede önemli bir etki yaratan “popülizmlere” acımasızca saldırdı.

“Şili mucizesi”

Bu ülke, muhafazakâr düşünürler için çifte geçişin mutlu doruk noktasını oluşturur: diktatörlükten demokrasiye ve müdahaleci ekonomiden piyasa ekonomisine. Bunlardan ilki doğru değildir, ikincisi ise çileden çıkarıcıdır: Kapitalizm, Şili’de yaptığını yani insanın en temel haklarını mahvederek onları sadece bir azınlığın ulaşacağı pahalı mallara dönüştürmeyi çok az sayıdaki ülkede başarmıştır. Su, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, ulaşım, konut, maden zenginliği, ormanlar ve deniz kıyaları, Pinochet diktatörlüğü sırasında sözde “demokrasinin” yenilenen ivmesiyle rejimin dostlarına sınırsız bir şekilde tahsis edildi.

Bu acımasız ve insanlık dışı piyasa köktenciliği, Şili’yi Latin Amerika’nın en yüksek hane halkı borçluluğuna sahip ülkeye dönüştürdü. Şilililer sonsuz sayıdaki özelleştirmeler ile her şeyin bedelini ödemek zorunda bırakıldı, maaşlarından kamulaştırılan parayla süresiz bir şekilde borçlandırıldı ve emeklilik fonları finans şirketleri tarafından yağmalandı. Fundación Sol[2] tarafından yapılan bir araştırma “ücretli işçilerin yarısından fazlasının ortalama bir aileyi yoksulluktan kurtaramadığını” gösteriyor. Şili, Dünya Bankası’nın yakın tarihli bir çalışmasında gelir dağılımında dünyanın en eşitsiz sekiz ülkesinden biri haline gelmiş durumda. Sıralamada Ruanda’nın[3] yanında yer alıyor. Son olarak, ECLAC’ın[4] Latin Amerika’daki sosyal sorunları ele aldığı çalışmasında Şili’nin en zengin yüzde 1’inin milli gelirin yüzde 26,5’ini elinde tuttuğunu, en yoksul yüzde 50’nin ise sadece yüzde 2,1’e eriştiğini gösteriyor. Rol model bu mu?[5]

Kısacası Şili’de en ufak bir yumuşama içermeyen bir serbest piyasa ekonomisi ile adında demokrasi kelimesinin geçmesi dışında aslında onunla hiçbir ilgisi olmayan tamamen gayri meşru bir demokrasinin tahrip edici bir birleşimi hüküm sürüyor.

“Neoliberalizm Şili’de doğdu, Şili’de ölecek!”

Yeni isyan iklimi

Birkaç gün öncesine kadar (ama artık değil) yönetici sınıfın medya oligarşisi tarafından akıllıca kandırılan, morali bozuk olan ve kayıtsızca yaşayan insanların yan yana gelişi artık yozlaşmış plütokrasiyi istifa tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Toplumsal huzursuzluğun ön uyarılarından biri, oy kullanma çağındaki nüfusun yarısından fazlasının (yüzde 53,3) 2017 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda sandık başına gitmemesiydi. Oylamada çekimserler yüzde 51’e düşerken, Sebastián Piñera kayıtlı seçmenlerin sadece yüzde 26,4’ü ile seçildi. Basitçe söylemek gerekirse, dört vatandaştan sadece biri onun tarafından temsil edildiğini hissetmektedir. Bugün, her yerde neoliberalizme karşı toplumsal protestoların yükseldiği bir iklimde bu sayı daha da azalmış olmalıdır. Hava sadece Latin Amerika’da değişmedi. Sahte vaatler artık inandırıcı ve güvenilir gelmiyor ve halklar isyan ediyor. Bazıları, Arjantin’de olduğu gibi hükümeti seçim mekanizmasıyla düşürüyor ve diğerleri muazzam kitle seferberliği ile (Şili, Ekvador, Haiti, Honduras) delicesine adaletsiz, insanlık dışı ve talancı projeye son vermeye çalışıyor. Elbette bölgedeki “döngünün sonu” vardır. Ancak, bazılarının öngördüğü gibi neoliberal ilerleyiş uzun süreli değildir ve sadece acımasız baskı ve zor yoluyla sürdürülebilir hale gelmiştir.

Dipnotlar:

[1] Şili Başkanlık Sarayı

[2]  Toplumsal araştırmalar vakfı

[3] Doğu Afrika ülkesi

[4] Latin Amerika Ülkeleri Ekonomik Komisyonu

[5] Yazar burada 11 Eylül 1973 darbesi sonrasında Şili’de uygulanan neoliberal ekonomik modele gönderme yapıyor.

[La Haine’deki İspanyolca orijinalinden Yener Çıracı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]