Her alanda “Yaşamak istiyoruz!”

artık bu canlı kolektif düşünme çerçevesi akışkan ve kararlı bir dere gibi kurumuş toprakları sularıyla canlandırırken; çoğulluğumuz ve elbirliğimiz, taze filizleriyle sarmaşıklanırken, her “yeterince iyi anne" gibi, Mine Melek için de gitme zamanı

Her alanda “Yaşamak istiyoruz!”

“Mine Melek” nam yazarın ilk yazısı, “Unutma: Savunduğun her kadında yeniden böyle kurulacak bu ülke” diye bitiyordu. Yaklaşık iki yıl önceydi; kadın düşmanlığının çamurunda büyüyen öfkemizle kız kardeşlik dayanışmamızı birbiriyle karıp, ataerkinin “kadın kadının kurdudur” sözüne karşı örgütlü isyanımızın sözünü büyütmek için mor bir pusula kaleme aldık. Feminizm artık “çok modaydı”; biz, moda bir yana, kadın düşmanlığının en tepeden pişirildiği, kadınların nefretle nesneleştirildiği alabildiğine sevimsiz bir dünyada, sevimsizleşmekten korkmayan, “vahşi ve ayağı çamurlu bir feminizmin” kolektif cümlelerini heceleyerek kurmaya çalıştık.

Heceler yeniydi, tıpkı isyanımız gibi. Ama yeni bir isyanın cümlelerini hecelerken, saçlarında militan mavisi tokalarla Mine ve kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki cesaretiyle Melek, hep aklımızın bir köşesinde dursun ve isimleri de hiç unutulmasın istedik. İsimleri, üstünde yazı yazılan masa, sokağı hep aklında tutsun diye bilgisayarın yanı başına koyduğumuz küçük bir granit taşı oldu bizim için. Kadınların politik direnişlerinin görünmezleştirildiği; politik söz söylemenin, hele ki bu politik sözü yazıyla dile getirmenin basbayağı erkek işi bir iş olduğu bir dünyada, sözümüzü bizden önce direnen ve direnişimizi mümkün kılan kadın kuşaklarından yapılma bir granit taşıyla sağlamlaştırmak istedik. Ve patriyarkayla da faşizmle de uzlaşmayan gerçek bir hareketin, gerçek bir isyanın sözünü şenlikli bir elbirliğiyle üretmeyi denedik: “Mine Melek” nam yazar bizim sevgili elbirlikçi çoğulluğumuz; sözümüzün “vahşi cadı annesi” oldu. Cümlelerimizi hep birlikte hecelememizi sağlayan canlı bir kolektif düşünme çerçevesini üretmemizi sağladı; yazıları da, altına attığı imza tek olsa da, asla tek kişinin ürünü olmadı.

Şimdi artık bu canlı kolektif düşünme çerçevesi akışkan ve kararlı bir dere gibi kurumuş toprakları sularıyla canlandırırken; çoğulluğumuz ve elbirliğimiz, taze filizleriyle sarmaşıklanırken, her “yeterince iyi anne” gibi, Mine Melek için de gitme zamanı. Giderken hepimizin kulağına fısıldamayı, hatta sesli sesli bağırmayı ihmal etmekse, elbette huyu değil: Unutma, yazdığın her yazıda yeniden kurulacak sözümüz ve sözümüz “Yaşamak İstiyoruz” diyerek isyan eden her kadının sesini daha da büyüten bir kürsü olacak.

Bu sesi ve bu kürsüyü öfkeyle, emekle, yazıyla, eylemle büyütelim ve tüm hayatımızı kuşatan bu ölümüne iktidar düzenine karşı isyanımızın anahtar kelimeleri haline getirelim.

Biliyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği, İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasa, nafaka hakkı gibi haklarımıza yönelik saldırıları; erkek şiddetine karşı cezasızlık rejimini ve her alandaki cinsiyetçi, ayrımcı saldırıları gerileten ve durduran kitlesel bir kadın hareketi, yasaklı sokakları “yaşamak istiyoruz” eylemleriyle kuşatan kadınların kentlerin dört bir yanını saran savunma ağlarını kurmasıyla mümkün olacak.  Kentlere ve mahallelere yayılan savunma ağlarımız, “yaşamak istiyoruz” sözünü tüm mücadele alanlarına ve direniş odaklarına yayacak; sokaklar, mahalleler, meydanlar her gece tencerelerle tavalarla düdüklerle “yaşamak istiyoruz” diyerek, “kadın cinayetlerini acil önle” diyerek kıyameti kopartan kadınların sesleriyle yankılanacak.

Biliyoruz. Ücretli-ücretsiz emeğimizin sömürülmesine yönelik gündelik uygulamaları ve iktidarın bu alandaki politikalarını geriletecek ve durduracak tabandan bir kadın hareketi, eğitimcisinden sağlıkçısına, oyuncusundan, gazetecisine, avukatına, sendikalı-sendikasız, güvenceli-güvencesiz meslek sahibi-“ev kadını”-işsiz tüm kadınları, erkek şiddeti ile emek sömürüsü arasındaki kopmaz bağlara karşı “yaşamak istiyoruz” diyerek seferber etmemizle büyüyecek. 25 Kasım sürecinde doğrudan eylemci, feminist grevci bir hareket, mahallelerde ve işyerlerinde şiddete, kadın emeği sömürüsüne ve krize karşı feminist öz-savunma bilincini yaygınlaştırmamızla birlikte mayalanacak.

Biliyoruz. Yaşam alanlarımıza ve doğaya yönelik piyasacı saldırılarla; kentlerimizle, belediyelerimizle ilgili her konu, tıpkı iklim grevinde, tıpkı çaresizce depremini beklemeye terk edilen İstanbul’da olduğu gibi, feminist öz-savunmamızın, mücadelemizin konusu. Yaşam alanlarımıza yönelik saldırılarla kadınların maruz bırakıldığı güç ve şiddet ilişkileri arasındaki bağları kurmak ve bu alanlardaki taleplerimizi görünür kılmak, sadece “yaşamak istiyoruz” sözünü yaygınlaştırmakla kalmayacak, somut kazanımlar elde edebilmemizi de sağlayacak.

Biliyoruz. Münevver Karabulut’tan Şule Çet’e, Ceren Damar’dan Nadira Kadirova’ya para, güç ve iktidar ilişkilerine sahip erkeklerin işlediği kadın cinayetlerinde kural haline getirilen cezasızlık, “yaşamak istiyoruz” çığlığının siyasal anlamını en berrak biçimde ortaya çıkartıyor. Kuşkusuz her iktidar eylemi, her erkek şiddeti, her kadın cinayeti politiktir. Ancak en son Nadira Kadirova cinayetinde de gördüğümüz gibi,  artık iktidarın ve şiddet faillerinin yararlandırıldığı koruma düzeyi, bir iktidar vekilinin doğrudan doğruya dâhil olduğu bir cinsel saldır�� ve cinayetin delil karartma, tanığın tehdit edilmesi ve soruşturmasızlık gibi yöntemlerle cezasız bırakılması noktasına kadar varmış durumda. “Nadira Kadirova’ya ne oldu?”sorusu, bu ölümüne iktidar düzenine karşı yaşamak istiyoruz diyerek iktidarın karşısına dikilen kadınlar sayesinde yanıt bulacak.

“Yaşamak istiyoruz!” Bu kadar sade ve basit, o yüzden şimdi bize ölümü dayattıkları her yerde karşılarına dikiyoruz.