Garbis Altınoğlu yaşamını yitirdi

Sosyalist hareketin önemli isimlerinden Garbis Altınoğlu, kalp rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi

Garbis Altınoğlu yaşamını yitirdi

Sosyalist hareketin önemli isimlerinden Garbis Altınoğlu, kalp rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi.

Altınoğlu, gençlik yıllarında İbrahim Kaypakkaya ile birlikte Proleter Devrimci Aydınlık’tan ayrılarak kurdukları TKP-ML’de başladığı sosyalizm mücadelesini uzun yıllar sürdürdü. 12 Eylül askeri darbesinde tutuklanan Altınoğlu, işkenceye maruz kaldı.

Garbis Altınoğlu 2010’da Burak Cop’a ntvmsnbc için bir söyleşi vermiş, şunları anlatmıştı:

(…)

Ben, “tarihi kitlelerin yaptığına” inanan bir kişiyim. Ancak tarihsel gerçekliği de görmek zorundayız; kapıkulu zihniyetinin aşılmadığı ve devlete saygı ve biatın, bir ölçüde yara almakla birlikte hâlâ sürdüğü Türkiye’de 1920’lerin ve 1960-70’lerin kitlesel devrimciliğini bir yana koyacak olursak güçlü bir devrimci-demokratik atılım yaşanmamış ve böyle bir gelenek oluşmamıştır.

(…)

12 Eylül faşizmi döneminde ve onu izleyen yıllarda işkence sadece emniyette değil, sürekli olmamak kaydıyla cezaevlerinde de olağan bir uygulamaydı. Pek çok devrimcinin gördüğü işkenceleri, bir parça fazlasıyla ben de gördüm; Ermeni kökenli bir komünist olmam nedeniyle bu konuda da ayrıcalıklıydım. Savcı Yardımcısı Selahattin Karagöz’ün anlatımıyla, “Her nasılsa Türkiye’de doğmuş, Türk tabiyetinde olan kolejlerde cemaat adına okuyan, Boğaziçi Üniversitesi’nde tahsil gören, hasılı devlet ve milletin bahşettiği en büyük nimetleri nefsinde yaşayan bu Ermeni oğlu Ermeni…” idim.

Bana en zor gelen, 1987-88’de Sinop Cezaevi’nde 7 ay süreyle -fareleri saymazsak- hemen hemen kimseyi görmediğim koşullarda tek başıma yeraltı hücrelerinde tutulmam oldu. Tabii bu, o zaman Sinop Devlet Hastanesi’nde görev yapan ve bu yarı karanlık ve nemli hücrelerde yatmamda sağlık açısından bir sakınca görmeyen Dr. Ömer Dönderici’nin raporunun yardımıyla oldu.

(“Merak ettiğim bir şey var, doğrudan sorayım. Ölmemeyi nasıl başardınız?” sorusu üzerine:)

Bunu ben de merak ediyorum. Yakalandığım sırada (31 Aralık 1981) meydana gelen boğuşmada polisin elinde patlayan tabancadan çıkan mermi beni öldürebilirdi. Bunu “sadece” sağ gözümü yitirmek suretiyle atlattım. 2 Şubat 1984’de sevk edildiğimiz Antep E-Tipi Cezaevi girişinde tek tip elbise giymediğim için vahşice dövüldüm. Ardından ağır bir rahatsızlık geçirdim ve uzun süre bir şey yiyemedim. 2 Mart’ta helikopterle Çukurova Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılmasaydım, belki de ölebilirdim.

Bu cezaevinde iken, Maraş Katliamı davasından yargılanan sağcı tutukluların bulunduğu müşahade bölümünde, kapısı sürekli kapalı olan bir hücrede tutuldum. Tuhaf gelebilir; ama bana saygı duyuyorlardı. 1987’de Sinop Cezaevi’nde hücredeyken hastaneye götürüldüm. Bu sevk sırasında, kurallara aykırı olarak elimi kelepçelemeksizin beni kapı altından, açık olan dış kapıya kadar götürdüklerinde bir aptallık yapıp kaçmaya kalkışsaydım, dışarda silahları hazır durumda beklediğini göreceğim jandarma tarafından öldürülebilirdim.

(“Aksiyon dergisi 3 yıl önce “sol örgütlerdeki Ermeniler” üzerine bir “araştırma” yayınlamıştı. Yazıda PKK yöneticilerinden üçünün ismi verilerek bu kişilerin “gizli Ermeni” olduğu öne sürülmüştü. En son Cemil Çiçek 90’lı yılları hatırlatan, sünnetli sözler sarfetti. Şendiller de “Maraş’ta yedi sünnetsiz ceset vardı” dedi. Bu ısrarlı sünnet söyleminin arka planında ne var sizce?” sorusu üzerine:)

Ermeni halkının yaşadıkları gözönüne alınırsa, Ermenilerin devrimci örgütlerde, Ermeni halkının toplam nüfus içindeki payına oranla daha fazla temsil edilmeleri anlaşılabilir. Ama herhalde onlar oralarda Ermeni ulusal kimlikleriyle yer almamışlardır. Bahsedilen örneklerdeki “Ermeni düşmanlığı” ise, egemen sınıfın farklı fraksiyonlarını birleştiren bir sınai yapıştırıcı gibidir. Bunun kaynağında Türk burjuvazisinin 20. yüzyılın başlarındaki oluşumunun ve ilkel sermaye birikimini sağlamasının, Ermeni jenosidiyle doğrudan ilişkili olması yatıyor.

Marx, Kapital’in birinci cildinde sermayenin dünyaya “tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak geldiğini” söylemişti. Bu saptama, Türk burjuvazisi için çok daha fazlasıyla geçerli oldu. Bu “ilk günah”ın, Kürt halkına ve hareketine karşı tutum ve “Kürt sorunu”nun çözümü konusunda yaşanan siyasal tıkanıklık üzerindeki etkisi de tartışma götürmez. Ne yazık ki, gene Marx’ın, “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir de” saptaması uyarınca bu şoven zihniyet Türk işçi ve emekçilerinin zihinsel köleleştirilmesinde de önemli bir rol oynadı ve oynuyor. Aksiyon’un, Çiçek’in ve Kenger/Şendiller’in vs. söylemleri; Türk-Kürt çatışmasının ciddi bir tehlike olduğu, Türk halkının küçüksenmeyecek bir bölümünün, yüzlerce yıldır bir arada ve iç içe yaşadığı Kürt emekçilerini linç etmeye hazır bir ruh hali içinde olduğu bugünkü Türkiye gerçekliğinin farklı yansımaları sadece.

Sendika.Org