Egemen paradigmanın yeniden inşası: Kayyum siyaseti

1925 yılında dönemin Dahiliye Vekili Cemil Bey'in "Kürt fobisi" ihtiva eden bir raporunda geçen "Kürdistan'ı umumî valilik ile müstemleke bir tarzda yönetmek" ibaresi Türk yönetiminin tutumunu açık şekilde yansıtmaktadır. Bugün de dinbazlıkla yoğrulmuş alaturka faşizm, Kürt halkının ensesinde adeta boza pişirmektedir

Egemen paradigmanın yeniden inşası: Kayyum siyaseti

Sömürgecilik ya da eskilerin deyimiyle “müstemlekecilik”, bir devletin bir başka ulusu veya devleti kendi tahakkümü altına alması ve sömürmesidir. Kürdistan, bir coğrafya olarak Kurtuluş Savaşı ve akabindeki Lozan Barış Antlaşması ile birlikte gayri resmî bir “koloni” statüsüne kavuşturulmuştur. Nitekim 1925 yılında dönemin Dahiliye Vekili Cemil Bey’in “Kürt fobisi” ihtiva eden bir raporunda geçen “Kürdistan’ı umumî valilik ile müstemleke bir tarzda yönetmek” ibaresi Türk yönetiminin tutumunu açık şekilde yansıtmaktadır. Otokton etnisiteler açısından bir “illet-i mühlike (öldüren hastalık)” olan Türk ulus-devleti, büyük bir “ırkçılık” şöleni halinde tesis edilmiştir. Azınlık haklarından yoksun bıraktırılan Kürt halkı, 20. yüzyılı Türk ulus-devletine “aidiyet bunalımı” ile geçirmiştir. Devlet ricalinin sebebiyet verdiği ekonomik, kültürel ve psikolojik travmalar; dönem dönem vuku bulan “katl û nehb” politikası, Kürt etnisitesi ile Türk ulus-devlet mekanizması arasındaki “bağı” daha da zayıflatmıştır. Ezcümle 20. yüzyılda Türkçü akıl tarafından Kürtlere “ulus-devletin ayakkabısının köselesi” olma rolü biçilmiştir.

21. yüzyılın ilk çeyreğinde görünürde İslamiyet’i bir referans olarak kullanan “insancıl ve insaflı” bir mutaassıplar aklı iktidara gelmişti. Güya hile ve hud’a bilmeyeceklerdi, takva sahibi olacaklardı, kul hakkına tamah etmeyeceklerdi, inhiraf etmeyeceklerdi, müstekbir ve mustazaflar arasındaki sınıf çelişkilerini bitireceklerdi, Hucurat suresine riayet edeceklerdi. Yani farklı kavimlere hoşgörü göstereceklerdi. Lakin, siyasal İslamcılar da ulus-devletin ve artı-değerin büyüsüne kapılmışlardır. Onlar da tıpkı selefleri gibi faşizmle “zifaf” etmişlerdir. Türkçüler, birer kımıl böceğiydi; İslamcılar ise tıknaz gövdeli, esmer benekli ve yassı vücutlu sünelerdir. Selefler, buğday başağına dadanırken; halefler, tüm hububatın kökünü kurutmuşlardır. Büyük gaspçılar ve tabu imalatçılarının en son eseri ve icadı Kürt illerine “kayyum atamak” olmuştur. İşte size imamistan cennetinden “kayyumistan cumhuriyetine” doğru bir ilkellik panoraması. Sembolik de olsa işleyen bir sandığı “yamalı bohçaya (bunte mischung)” tahvil ettiler. Siyasal İslamcılar sayesinde, “sandık” Türkiye toplumu nazarında bir “bete-noireye” (tiksinilen ve nefret edilen şey) dönüştü. Toplumu, saraydan yönetmek ve gücü tek merkezde toplamak bir “atavizm” hastalığı olsa gerek. Sultan gibi hareket etmek, anayasayı ve mevzuatı hiçe sayarak kendi yönetim biçimini (tiranlık) dayatmak ancak “Tanrı kompleksi” ile açıklanabilir. Tiranlığın pilot bölgesi olarak Kürt coğrafyasının seçilmiş olması ise hiç şaşırtıcı değildir.

Yurttaşlık can çekişiyor

Bilindiği üzere kayyum sözcüğü, Arapça orijinli bir sözcüktür ve “kıyam” sözcüğünden türemektedir. Yani “yerine geçmek ve yürütmek” anlamlarına gelmektedir. Aziz yöneticilerimiz ve saray uleması çok iyi biliyor ki kayyum atamak en azından “aksak ve meşum” anayasamızın 6. maddesine aykırıdır. İlgili maddeyi bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir… Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” Her ne kadar anayasanın sonraki maddelerinde bu hak, söz oyunlarıyla geri alınsa da “sembolik” olarak elimizde bir dayanaktır.

Hiçbir somut delil veya “hüccet” sunmayan içişleri bakanlığı, belediye kanununun 45. ve 47. maddelerine, anayasanın 127. maddesine istinaden Van, Mardin ve Diyarbakır belediye başkanlarını “güya normlar çerçevesinde” görevden azletti. Bakanlığın hazırladığı rapor, öznellikle ve sezilerle yoğrulmuş büyük bir “tehevvür” kokmaktaydı. Bu “empülsif” tutumun arka perdesinde bir acizlik, meyusiyet (ümitsizlik) ve tabii ki “rant” beklentisi olduğu muhakkaktır. Atalarımızın bir sözü vardır, “Eceli gelen keçi, çobanın ekmeğini yer” diye.

Muvazzaf üç belediye başkanı hakkında hazırlanan raporda “terörle iltisaklı” olma vecizesi, yine süslü sözcüklerle nakış nakış işlenmişti. Bir Ermeni atasözü var, “Ayının 7 şarkısı var, hepsi de bal ile ilgilidir” diye. Üç belediye başkanına kısa bir süre önce YSK onay verir, bakanlık ise terörist olmakla suçlar. Devletin bileşenleri arasında bir “deliriyum” illeti kol gezmektedir. Ya da devletin idarî organları, bireyini kapana kıstırmak için taktiksel bir senaryo uygulamaktadır. Kelimenin tam anlamıyla bir “idarî korozyon” söz konusudur. Nasıl bir okyanus, asitlenerek planktonlar için tehdit oluşturuyorsa, Türk devleti de her geçen gün kireçlenerek veya paslanarak kendi yurttaşları için bir tehdit olmaya başlamıştır. İktidar, bir “sedimantasyon (tortulaşma)” krizine gark olmuş durumdadır. Vatandaşına “taabbud (kulluk, kölelik)” vaat eden bir yapılanmaya doğru evirilmektedir. Yurttaşlık ameliyesi, yani “bireyin bir kara parçasında rızaya dayalı yaşam sürmesi” can çekişmektedir.

Belediyeler “yürütme”nin elinde

Kayyumların, kitaplara musallat olan çift kanatlı ve pullarla kaplı “güveler” gibi mahallî idareleri nasıl yönettiğine tanık olduk. Örneğin Diyarbakır Belediyesi’ne 2016 yılında kayyum olarak atanan Cumali Atilla ve eşi Lütfiye Atilla’nın kamu bütçesini ne şekilde hortumladıkları hepimizin malumudur. Kayyumun idaresi altında 2 milyon liraya yapılan lüks makam odası, 1 ton 600 kilogramlık kadayıf tüketimi, 92 bin liraya satın alınan fincan takımı, 112 bin liralık masa alımı ve bir de üç ayda yapılan 255 bin liralık yemek harcaması Diyarbakır halkının “refah düzeyini” çok yükseltmiş; hepsinin takdirini toplamıştı. Aynı merkantilist mantığın benzeri Mardin’de de hüküm sürmüştü. Mardin Kayyumu Vali Mustafa Yaman, üç aylık “ağırlama bedeli” ve kente seçim çalışmaları amacıyla gelen AKP’li bakanlar için belediye bütçesinden 1 milyon 588 bin liralık harcama yapmıştı. Valinin bir başka “amme hizmeti”, belediyeye 165 bin lira tutarında kuruyemiş ve kahve almak olmuştu. Ürünün alındığı şirket Artukbey Kuruyemiş (aynı zamanda Engelsiz Yaşam Parkı da 49 yıllığına bu şirkete peşkeş çekilmişti) ve vali-kayyum arasında nasıl bir “dostluk” ilişkisi olduğu artık hakkın divanına kalmış durumdadır. Yine şimdiki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Mardin’i 19 Ocak 2019’da ziyaret ediyor ve “hizmet bedeli” adı altında belediye bütçesinden 247 bin liralık harcama yapılıyor. “Adalet” konusunda çok hassas olan mütedeyyin bakan��mız, mevcut harcamayı çok normal karşılıyor galiba. “Deveyi havuduyla yutmak” bu olsa gerek. Bu soygun şöleni, Türkiye’de mahallî idare olgusunun nasıl “remad” olduğunun en hazin anlarından biridir. Bir anlamda belediye bütçeleri, iktidarın kilisesinin “zangoçluğunu” yapmaya terk edilmiştir. “Vatansever” ve “yüreği millet sevgisiyle harlanan” kayyumların vatanı nasıl kendi şahsi çıkarlarına alet ettiklerini; belediyelerdeki yolsuzlukları, sefahati ve hortumculuğu soruşturmak yerine seçimle göreve gelen belediye reislerine uygulanan “idarî tasallut” katiyen kabul edilemez. Bir kez daha idrak edilmiştir ki “tağşiş (hile karıştırma)”, Saray yönetimiyle özdeşleşmiş bir model haline gelmiştir. “Kayyum” sözcüğünden anlaşılan tam da yukarıda bahsettiğimiz “yürütmektir.” Yani, belediyelerin bütçelerini ve kamu varlıklarını kaparozlamaktır.

Kürtçe kreşi Kur’an kursuna çevirmek

Adeta Moğol saldırısını andıran “kayyum istilası”, aynı zamanda Kürtçeyi de hedef almıştı. Şota Rustaveli’nin deyimiyle Kürt halkının yüreğine inen kahredici bir damla sızı gibiydi. Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde Kürtçe eğitim veren “Zarokîstana Xalxalok” adlı kreşin maruz kaldığı “resmî muamele”, aslında egemen paradigmanın Kürt sorunu karşısındaki marazî pozisyonunun en açık göstergesiydi. Tüm çalışanları kayyum Mustafa Kılıç tarafından görevden uzaklaştırılan kreşin öncelikle eğitim dili Türkçe yapılmış ve ardından Kur’an kursuna dönüştürülmek üzere müftülüğe tahsis edilmişti. Klasik Türk-İslam senteziyle ile faşizmin nasıl bir “amalgam” oluşturduğuna bir kez daha tanık olduk. Muhafazakâr ve şovenist zihniyetin lehv-i mahfuzunda (kader defterinde) kökleşmiş, kaçınılmaz bir “terk-i demokrasi” vardır. Tokatlı halk ozanının deyimiyle “Kırk yıllık Kânî, hiç olur mu Yani?”

Kürt diline yönelik saldırı, Van’a da sirayet etmişti. Van’ın Tatvan il��esinde bulunan Karşıyaka Mezarlığı’nın Kürtçe “Qebrîstanê Karşıyaka” yazılı tabelası kaldırılmış ve yerine “Her canlı, ölümü tadacaktır” tabelası asılmıştı. İşte karşımızda 21. yüzyılda yurttaşına “ölümü tatmayı” öğütleyen alil bir yönetim modeli. Aynı zamanda Kürt halkına “benim sultam altında pranga-bend olarak yaşamaktan başka seçeneğin yok” dayatmasında bulunan bir otokratik model. Benzer vodvili, Van’ın İpekyolu ilçesinde de gördük. Burada bulunan Fatma Tokat Kürtçe Dil Okulu, kayyum yönetimi tarafından en küçük bir tereddüt dahi duyulmadan harabeye çevrilmişti. Dinbazlıkla yoğrulmuş alaturka faşizm, Kürt halkının ensesinde adeta boza pişirmektedir. Şu günlerde Suriye Kürtlerine karşı tertip edilen askerî harekât veya saldırı da bu ruh halinin en somut emarelerinden biridir. Kürdofobi artık hem siyasal İslamcıların hem de Türkçülerin “ortak paydası” haline gelmiştir.

Hasıl-ı kelam, hem mülhikleşen hem de mühlikleşen bir iktidar olarak siyasal İslamcı rejim de arkeoloji müzesindeki yerini almaya başlamıştır. Zira, halkın umudunu diri tutmayan her hareket yok olmaya mahkûmdur.