Aslı Odman ve Nazım Dikbaş anlatıyor: “Barış talebimiz devam ediyor ve eskisi kadar güçlü”

"Berbat bir Türkçe'yle yazılmış iddianameden, mahkeme salonlarında hakimlerin bize yönelik, bizi daha en baştan suçlu sayan tavırlarına kadar hepsi çöktü. Ama bizim büyük resmi gözden kaybetmememiz gerekiyor. Barış talebimiz devam ediyor ve eskisi kadar güçlü. İşte 11 Ocak 2016'da neredeysek oradayız, geri adım atmadık ama ileri adım atmamız gerekiyor"

Aslı Odman ve Nazım Dikbaş anlatıyor: “Barış talebimiz devam ediyor ve eskisi kadar güçlü”

Ülkenin bir yanında savaş hüküm sürerken, insan hakları ihlallerine karşı 11 Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini yayımlayan Barış İçin Akademisyenler soruşturma, gözaltı, tutuklama ve ihraç edilme ile karşı karşıya kaldı.

İlk olarak bu hak ihlallerine dikkat çekmek için imza metnini okuyan Meral Camcı, Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy tutuklandı. Yüzlercesi KHK’lerle kamu hizmetinden men edildi ve haklarında bireysel davalar açıldı. Daha sonra Prof. Dr. Füsun Üstel 80 gün hapiste kaldı.

Metnin imzacısı olan 2000’in üzerinde akademisyen işten atıldı, pasaportlarına el konuldu, iş bulmaları engellendi, tehdit edildiler, defalarca karakola çağrıldılar, evleri basıldı, karalisteye alınma ve basında açık hedef gösterilme ile karşı karşıya kaldılar.

Yargılamalar devam ederken Anayasa Mahkemesi 26 Temmuz’da barış akademisyenlerinin “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılması nedeniyle ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi. Kararın hemen ardından 8 Ağustos’ta İzmir 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, ‘Barış Bildirisi’ne destek imzası veren araştırmacı yazar Ahmet Kardam hakkında beraat kararı verdi. Bu tarihten beri akademisyenlerin davalarında beraat kararları da hızlandı.

Hakkında dava açılan ve geçtiğimiz günlerde beraat verilen Aslı Odman ve Nazım Dikbaş ile buluştuk ve merak edilen birkaç soruyu yanıtladık.

Büyük cezaların verildiği ve “trajikomik” yargılama süreçlerinin yaşandığı Barış Akademisyenleri davalarında AYM’de ne oldu da bir anda hak ihlali kararı verildi? Yüksek cezaların konuşulduğu mahkemelerden beraat kararları nasıl çıkmaya başladı? Bu kararlar hakkında ne düşünüyor Barış Akademisyenleri? Toplam yargılama sürecini nasıl değerlendiriyorlar? Acil talepleri neler?

Odman ve Dikbaş, atılanların işe dönüş mücadelesi konusunda da büyük sorunlar olduğunu vurgulayarak, “En az dava süreci kadar farklı araçlarla mücadele önümüzde duruyor” diyor.

Akademisyenler, geldiğimiz noktada beraat kararları verilse de bu sürecin acı kaybı olarak, yaşamına son veren Mehmet Fatih Traş’ı hiçbir kararın geri getiremeyeceğini de hatırlatıyor.

“Barış talebimiz devam ediyor ve eskisi kadar güçlü”

Duruşmaların başlangıcından sonuna kadar takip eden akademisyenlerdensiniz. Yargılamalar sırasında birçok trajikomik olayla da karşılaştınız. Bazı yargılamaların sonuna gelindi ve beraatler hızlandı. Yargılama sürecine dair ne düşünüyorsunuz?

Nazım Dikbaş: Tuna Altınel hocamız tam da şimdi bulunduğumuz anı çok özlü bir şekilde açıkladı geçen gün bir sohbetimizde, şöyle dedi: “Şu anda aslında 11 Ocak 2016’dayız. Bildiriyi açıkladığımız gündeyiz. Barışı talep ettiğimiz gündeyiz. O güne döndük, henüz bir ilerleme kaydetmedik.” Bize yönelik o çirkin iddianameden, şimdi artık yerleşen tabiriyle ‘FETÖ borsası’nda iş çevirmekten açığa alınan savcının yazdığı, her açıdan korkunç, kanıtı bırakın elle tutulur bir tek iddia içermeyen, berbat bir Türkçe’yle yazılmış iddianameden, mahkeme salonlarında hakimlerin bize yönelik, bizi daha en baştan suçlu sayan tavırlarına kadar hepsi çöktü. Ama bizim büyük resmi gözden kaybetmememiz gerekiyor. Barış talebimiz devam ediyor ve eskisi kadar güçlü. İşte 11 Ocak 2016’da neredeysek oradayız, geri adım atmadık ama ileri adım atmamız gerekiyor. Barış talebinin sesini yükseltmemiz gerekiyor.

 “Burada oynanan oyun yargılama süresi, sonu açık değil sonu kararları, yargı süreçlerinden çıkmayan ve politik süreçlerdeki pazarlıklara tabii”

Aslı Odman: Kendi içinde bir “barış bildirisi” davası oldu ama esasında unutmamak gerekir ki bu dava Kürt illerinde yaşanan insan hakları ihlallerinin yan yana dizilmiş 261 kelimeye yansımasıydı. Bu yüzden cezalandırmaya dönüşmüş dava sürecinin kendinden menkul değildi, on yıllardan beri bölgede adı konulmamış savaşın sonuçlarını küçücük bir örneklemde gösteren bir süreç olarak yaşandı.

Biz adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini, daha davalar başlamadan önce de sistematik ayrımcılığı gördük. Atılan veya ‘korunmaya muhtaç’ imzacı olan akademisyenler ile olmayanlar diye işyerlerimizde ayrıştırıldık. TÜBİTAK projelerinden atıldık, dışlandık. Akademideki hak ihlalleri daha büyük ölçekte yaşanan hak ihlallerinin bir veçhesiydi sadece.

Burada sahnelenen oyun, hani sonucunda yargı kararları çıkan, esasında yargı süreçlerinden çıkmayan ve politik süreçlerdeki pazarlıklara tabii bir şey.

Ufak kızım da soruyor şimdi bana ‘Anne, kazandınız mı?’ diye. Ben ne sevinebiliyorum ne de kazandık diyebiliyorum. Beraatı kazanmadık. Yapabildiğimiz dayanışarak, koordine ederek bunun bir dosya ve dava olarak bütünsel olarak algılanmasını, ‘pazarlık masasına koyulmasını’ sağlamaktı. Bütün sürecin kaydını tutarak, farklılıklarımız içerisinde barış sözünü, mesleğimiz ve kişiliğimiz için ve Türkiye’nin bu dönemi için ne ifade ettiğini yargılama sürecine yansıtmak ve o kirli pazarlık masasına götürülen bir barış bildirisi dava dosyası derlemek, bellek politikası yapmak, yaptığımız buydu bence. Bu süreci, bütün bu hak ihlallerinin bize, toplumun nispeten ayrıcalıklı bir kesimi olan akademisyenlere de yansımış bir gölgesi olarak görüyorum ben. Bir tek o dosyayı masaya koyabildik. Bunun dışında zaten yargılama sürecinin kendisi, karardan bağımsız olarak cezalandırmaya dönüştü.  Bugün sağıma, soluma, önüme baktığımda, Anayasa Mahkemesi kararını da hukuki veya politik bir kazanım olarak göremiyorum.

Nazım Dikbaş: Burada şunu eklemek isterim. Sadece bizim davamız için değil, öğrencilerin, gazetecilerin, hak savunucularının ve siyasetçilerin davaları için de “sürecin kendisi bir cezalandırma” diyoruz biz, böyle olduğu açık. İfade özgürlüğü kapsamında olduğu belli bir suçtan keyfi olarak yargılama zaten cezadır, sürekli adliyeye gelmek zorunda bırakmanın kendisi bir cezadır, ve gözaltılar, ve tutukluluklar, Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy hocalarımız gibi, 80 gün hapis yatan Füsun hocamız gibi, bu dönemde BAK davalarından değilse de benzer ifade özgürlüğü ihlalleriyle hapsedilen Tuna Altınel, Onur Hamzaoğlu, Serdar Başçetin, Hanifi Barış hocalarımız gibi. Ama eğer sürecin kendisi bir cezalandırma ise biz de süreci, yargılamanın kendisini direniş haline getirdik. Yaptığımız basın açıklamalarıyla, hiçbir duruşma salonunu boş bırakmamaya özen göstererek, adliyenin içinde ve dışında yaptığımız düzenli bilgilendirmelerle bu direnişi ördük, bunu yaparken de neşemizi yitirmemeye çalıştık. Bu da bizim bu yargılamaya verdiğimiz cevaptır. Herkes bu işi buna göre değerlendirecektir ileride.

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslı Odman: Herhalde 30-40 sene sonra ne gibi güç dengeleri ile 4’e 5 o karar çıktı ancak anlayacağız. Büyük bir ihtimalle Barış İçin Akademisyenler davası ve Cumhuriyet Davası o pazarlık masasında silinecek, karşılığında başka bir şey alınacak davalardı. Bu pazarlık masasına bütünsel bir dosya çıkarmayı becerdik. Hapishanede yatan Füsun Üstel ile onun getirdiği ağırlıkla ve daha önce barış bildirisini okuyan 4 arkadaşımızla, hüküm alanlarla, almayanlarla süreci örmekti bizim kazancımız.

Siz de beraat kararı verilen akademisyenlerdensiniz. Karar size nasıl bildirildi, ne hissettiniz?

Aslı Odman: Kararlar bildirilmedi, içimizde kaldı diyebiliriz. Özellikle sürecin her aşamasında mahkeme salonlarında vardık. Bütün ceza davaları aleni görünen, ruberu görünen davalar.  Bütün o adil yargılanma hak ihlalleri bizim zihnimiz ve bedenimiz üzerinden birebir, yüz yüze geçerken, tamamen bizim ve avukatlarımızın savunmalarından oluşan argümanların derlendiği Anayasa Mahkemesi kararına dayanan beraatın okunduğu celse sayısı toplasan 20-30’u geçmemiştir. Baştan beri bütün mahkemelerde ekseriyetle talebimiz olmasına rağmen, dosyalar birleştirilmemişti. Baştan beri bütünsel bir dosya olduğunu, bütünsel bir yargılama yapılması gerektiğini yoksa farklı farklı insanlara farklı hükümler çıkacağını, bunun da eşitlik ilkesini zedeleyeceğini söyledik. Nitekim aynı 261 kelime, bire bir aynı iddianame ile tam 204 kere, 15 aydan 36 aya kadar hükümler çıktı. Bütün süreç içinde birleştirmeyi kabul etmeyen mahkemeler beraat kararlarını ise dosyaları birleştirerek gıyabımızda verdiler. Bütün o yıpratıcı süreci yaşadıktan sonra mahkeme salonlarında nadiren beraat verildiğini gördük. Hele ki savunmasını hazırlayıp yapamayan arkadaşlarımızın daha da  içinde kaldı bu süreç.

Nazım Dikbaş: Beraat SMS’i geldiğinde ben evdeydim. Davalarımızın birtakım meseleleri ile ilgili yazışmalar yaparken önümde duran telefonuma mesaj geldi. Şaşırmadım. Çünkü geçtiğimiz hafta benim de yargılandığım mahkemede, Çağlayan Adliyesinde hep birlikte izlediğimiz bir duruşmada başka bir hocama, dostuma beraat çıkmıştı. Tabii beraatın cep telefonu mesajıyla gelmesi trajikomik. Şimdi ama şunu unutmayalım: Bize en yüksek cezaları veren, Gençay Gürsoy ve Şebnem Korur Fincancı hocalarımızın dosyalarına basına verdikleri röportajları, kendi kurumlarının hazırladığı raporları ekleyerek ceza artırımına giden mahkemede ben beraate tanık oldum. Beraat kelimesi hakimin ağzından zar zor çıktı. Şimdi bu nasıl bir şey?

Tabii beraat haberi geldiğinde, veya Aslı hocamın beraat kararını aldığını öğrendiğinde kısmen rahatladım, sevindim. Ama bir derecelendirme yapalım. Şimdi biraz rahatladım. Ama cezası yazılan hocalarımızın kararları bozulduğunda biraz daha fazla sevineceğim. Daha daha çok da ne zaman sevineceğim, işlerinden atılan, evleri basılan, gözaltına alınan, bütün hakları gaspedilen, pasaportlarına el konan, başka sektörlerde bile iş bulmaları engellenen hocalarımız göreve döndükleri an, yani üniversitede odalarına girdikleri o an kendi beraat kararımın en az 10 katı sevineceğim. Bütün KHK’lar koşulsuz iptal olduğunda, hukuksuzluklar açıkça ortaya konduğunda, hocalarımız işlerine döndüğünde o zaman, bizim yaşadığımız süreç açısından, her şey bir kez daha başlayacak.

Aslı Odman: Bir şey eklemek istiyorum. Beni endişeli olmaya sevk eden bir şey daha var. Ben sevinemiyorum, kazanmış gibi de hissetmiyorum dedim. Bir yandan da hayatımıza akademide çok olmayan dayanışma gibi meseleleri sistematik olarak kattık, dedik. Davayı “Bize de mi Brütüs?”, “Bari bu ülkenin nezih bir kurumu olan Akademiye bu yapılmamalıydı” yaklaşımı ile değil de, ekseriyetle Türkiye’deki büyük eşitsizlikler, adaletsizlikler, büyük insan hakları ihlallerinden bu dönemde payımıza düşen diye baktık. En azından biraz daha sosyal, kültürel sermayesi olanlara düştü bu yük, sözü hiç çıkamayanın sözünü büyütebildik bir nebze, diye teselli ettik kendimizi. Ama geriye dönüp, ‘son kertede’ bu davaların becerdiği işleve bakmak gerekiyor, ki ben bunu ‘ibret’ diye tanımlamak istiyorum. Bunu tarihte pek çok dönemde görüyoruz. Almanya’nın 1930’larında buna Gleichschaltung deniyor yani bütün ideolojik aparat teşkil eden kurumların ideolojik yönelimlerinin birbiriyle ve ali devletin söylemiyle uyumlaştırılması. Bunu Türkiye’de orduda, basında, yargıda en son da akademide gördük. Hepsi de nispi özerkliklerini kaybederek, birbirlerine bir siyasi merkezden ortak şekilde seslenecek şekilde tek sese büründüler. Barış Akademisyenleri Davası, akademinin son Gleichschaltung adımıdır bence. Bu barış davası ve onun yarattığı korku, terör havası… Osmanlı’nın yaptığı gibi, köy meydanında bir kişiyi asarlar ve o köyden bir daha ekmek, vergi isyanı çıkmaz, tüm köyü yakmaz, zaten kıt olan köylü emeğini heba etmez. Osmanlı Devleti’nin devamı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.

Akademiye ibret verildi. Yani burada yalnızca işinden edilen 549, sürgüne gitmek durumunda kalan, kara listelere alınan veya ülkeden ç��kamayan yüzlerce barış akademisyeni arkadaşımızın kaderinden bahsetmiyoruz burada.  Bugün Türkiye akademik işkolunda, resmi verilere göre en az 180.000 kişi çalışıyor. Sigortasız çalıştırılan asistanlarla bu sayı çok rahat 200.000’e çıkıyordur. Bizleri işten atarken, kara listeye atarken ne söylüyordu bu tek devlet sesi: ‘Yemek yediğin çanağa pisleyemezsin!’.  Yani bilim insanının aidiyetini, sadakatını, kamu faydasına değil maaş aldığı devlet ve onun hiç de genel çıkarları yansıtmayan tekil çıkarlarına bağlayan bu yapı esasında esasında tam da şimdi kendini hayata geçirdi. Çok işlevseldi barış davası, düştüğü yeri yakmadı sadece, bu açıdan iktidarın maksadı hasıl oldu. 2212 farklı ağırlıklarla, eşitsiz dağıtılmış ceza verilen barış bildirisi imzacısının, 200.000 kişilik işkolu üzerinde etkisi düz orandan öte, niteliksel.

Bundan sonra zaten “Devlet’i Âli’nin” çıkarlarını değil de kamu yararını kendine kerteriz alan hiçbir araştırmacının, herhangi bir kamu kurumuna o yeni, OHAL dönemi ürünü, bizatihi ‘suçun şahsiliği ilkesini’ ihlal ettiği için kendisi suç teşkil eden, güvenlik ve arşiv soruşturmasını aşarak girmesine imkan yok. Bu toz duman altında ciddi bir fişleme ve ideolojik kontrol altyapısı da ortaya çıkarılmış oldu. Bir de bizim gibi işi söz ile olan iş kollarına doğrudan baskı yerine, daha yumuşak, daha görünmez bir tutum da şekil veriyor, o da otosansür. “Aman, bir tatsızlık çıkmasın da sözümü öyle söyleyeyim. Araştırma konularımı, araçlarımı, alanlarımı, muhataplarımı, sorunsallarımı seçerken yarana dokunmayayım. Şehir plancısıysam çok fazla faili ele almanız gereken bütünsel  ekolojik-sosyal analiz gündemleri yerine, daha parçacıklı araştırma gündemlerine yönelirim, İktisatçı isem Varlık Fonu’nun somutluğunu araştırmak yerine, biraz soyut matematiksel modelleme yaparım.  Gıda mühendisiysem tarım ilaçları, endüstri atıkları ile yediğimiz gıda arasındaki ilişkiye değinmeden, bireysel beslenme davranışlarına dair öneriler getiririm. Barış Bildirisi Davası bir manivela davasıdır. Bu manivela kullanılarak akademiye  edep, disiplin verilmiş oldu. Bu mesajın zaten yapısal olarak bireysel üretim, rekabetçi teşvik ve kapalı kurumsal/disiplin sınırlarına sıkışmış akademi tarafından haydi haydi alındığını düşünüyorum. Zemin zaten uygundu. O yüzden bilimsel faaliyetlerimizin çatısı, hanesi artık neresi olacak diye artık çok daha da fazla endişeli ve arayıştayım.

Beraatler için kazandık diyebiliyor musunuz?

Aslı Odman: Dayanışma akademiye has bir şey değildir. Günümüzün akademik emek rejimi nesnellikleri içinde burası, gayet bireyci, rekabetçi ve nepotik bir iş koludur. Bunları daha çok verimlilik üzerine kurulu, o yüzden dayanışmayı dışlıyor anlamında kullanmıyorum, aman yanlış anlaşılmasın. Varlık nedenini, faydasını, dönemini, alanının bütününü sorgulama gibi yaklaşımların bugünün akademisinde barınması çok çok zor. Bu üretim araçlarının zenginliği ve çeşitliliği ile müthiş bir tezat arz eden üretim ilişkileri içinde dayanışmanın, kolektif üretimin, ortak sorgulamanın, üretenlerin yönetmesinin de yeri yok. Onun için akademinin binaları içinde değil de Çağlayan içinde dayanışmanın, mesleğin nedenine, niçinine ortak eleştirel bir bakışın mesleğimiz için de ne kadar önemli olduğunu tekrar keşfettik sanırım. Kolektif öğrenme, hak savunusu içinde öğrenmenin akademi alanının tıkandığı yapısal yerleri açmak için de  ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir dönem oldu benim için. Yani bundan sonraki adımda bir araya gelme şeklimiz bizim için kazanımdır. Yoksa tekrar edeyim, kazanım benim için beraatler değil.

Şunu merak ediyorum. Akademide kalarak ses çıkarmayan da oldu. Bir kısmı sizler gibi düşünse de susmayı tercih etti. Bir kısmı ise barış bildirisinin karşısında bir bildiri yayımladı. Akademisyenler geri döndüğünde nasıl bir akademi olacak, nasıl öngörüyorsunuz?

Aslı Odman: Bu nokta da düşünülmüş Gül’cüğüm. AKUT gibi kriz yönetimi gibi çatılan davanın koordinasyonundan,  dediğin gibi her türlü hak ihlalinin geriye döndürülmesi koordinasyonuna dönmemiz gerekiyor artık. Bunu yaparken bütün kapılar açıkmış gibi gözükse de mesela OHAL Komisyonu’ndan başvurup, işe iade edilme hakkı kazandığı zaman bile, en son atıldığı üniversiteye geri dönemiyor şu anda arkadaşlarımız.

İşe dönüş mücadelesi hakkında büyük sorunlar var. En az dava süreci kadar, hatta daha  çetrefilli mücadele önümüzde duruyor diyebiliriz. Barış İçin Akademisyenler davasında aslında devletin yeni hukuk rejimini de birinci görünüm alanında tecrübe etme imkanımız olmuştu:  Esasında hukuku kullanarak hukuksuzluk yaratmak. Bütün dava sürecinde de, işe dönüşün şartları, pasaport iadelerinin şartları da, bizatihi kendisi bir hukuksuzluk abidesi olan khk’lardan sonra kurulan OHAL Komisyonu eliyle hukuksallaştırılırken de hukuk, hak ihlallerinin vesilesi olarak kullanılıyor. Ben bu süreçte tesadüfen çalıştığım şehir ve üniversite itibarıyla iş kaybına (henüz) uğramadığım için, diğer süreçleri kendi bedenimde yaşamadım. ‘Hissedilen hukuku’, bir de khk’lı, vakıf üniversitelerinden atılmış, genç bir akademisyenken doktorayı bırakmış, kara listeye alındığından iş bulamayan, veya yurtdışında fiilen sürgündeki barış imzacısı arkadaşlarımıza sormak gerekiyor.

Nazım Dikbaş: Olan az sayıda işe iadede bile hocalarımız eski üniversitesine, eski görevine dönemiyor, bir sürü koşulla başka bir üniversitede göreve başlamayı deniyorsun, orada da bambaşka sorunlarla karşılaşıyorsun. Sürgün gibi. Hak iadesi değil bu. “Senin cezanı azalttık” diyorlar sadece.

“Mehmet Fatih Traş’ı kimse geri getiremez”

Akademisyenlerin acil taleplerini sıralar mısınız?

Nazım Dikbaş: Mehmet Fatih Traş’ı kimse geri getiremez. Bizim bu süreçte hastalığı ağırlaşarak kaybettiğimiz hocalarımızı kimse geri getiremez. Sürecin sebep olduğu belli zararları kimse tazmin edemez. Ama asgari taleplerimizi sıralamak isterim.

  • Derhal beraat istiyorduk. 2 yıl önce “Kusura bakmayın, elimizde beraat kalmadı” diyen hakimlere karşı bugün beraat kararı alan barış akademisyenlerinin sayısı istinaf mahkemesindeki kararlardan ve devam eden davalardan daha fazla. Devam eden davalarda şu an 348 beraat kararı çıktı. Bunların hepsi beraate dönüşecek.
  • Çıkmış kararlar bozulacak, bu dosyalarda da beraat verilecek.
  • Anayasa Mahkemesi kararının ardından tüm idari hak ihlalleri de ortadan kaldırılacak. KHK’lar koşulsuz kaldırılacak. İşinden edilen tüm barış akademisyenleri işlerine iade edilecek. Arada geçen süredeki tüm ihlallere uygun maddi-manevi tazminat verilecek.

Önümüzdeki süreçle ilgili geçtiğimiz günlerde “Barış Akademisyenlerinin Üniversitelerine Dönmeleri Anayasal Bir Gerekliliktir!” başlıklı bir açıklama yayımladık, bu talepleri daha ayrıntılı olarak bu açıklamamızda da görebilirsiniz: https://barisicinakademisyenler.net/node/1621

“12 Ekim’de Füsun Üstel’in katılımıyla alternatif bir akademik açılış yapılacak”

Bazı illerde akademiler kuruldu. Bu birliktelik devam edecek mi?

Aslı Odman: Burada bir duyuru da yapmış olalım. 12 Ekim’de Füsun Üstel’in katılımıyla Eğitim- Sen ve Dayanışma Akademisi’nin çağrısıyla alternatif bir akademik açılış yapılacak.

Bu süreçte aslen akademinin dışına itilen arkadaşlarımız toplam 7 dayanışma akademisi kurdular. İsimlerini zikretmek önemli olduğunu düşünüyorum. İzmir’de Türkiye İnsan Hakları Vakfı Akademi (TİHV Akademi), Mersin’deki Kültürhane, İDA İzmir Dayanışma Okulu, BirAraDa Derneği, Kampüssüzler, Ankara’da Ankara Dayanışma Akademisi, Kocaeli’de Kocaeli Dayanışma Akademisi, Eskişehir’de Eskişehir Okulu kuruldu ve  koordineli olarak faaliyetlerine devam ediyor. Dayanışma Akademisi olarak değil de, tematik odak noktaları olan, içinde imzacıların öne çıktığı kurumlara bakınca da aklıma ilk kertede Ankara SBF’den dışlanan İnsan Hakları Merkezi’nin geleneğini devralan İnsan Hakları Merkezi ve İstanbul merkezli Göçmen Araştırma Derneği kuruldu. Daha derinlemesine bakınca bu örnekleri çoğaltacağımıza inanıyorum. Almanya’da Off University online üniversite girişimi, ve Berlin, Fransa ve İngiltere’de de kurumsallaşmış toplam üç tane daha Barış Akademisyeni derneği var.

“Genç olanlar bedelin ağırını çektiler”

Ne durumda barış akademisyenleri?

Aslı Odman: Aslında süreç o kadar eşitsiz yaşandı ki bu soruya bir cevap vermek imkansız. 20’li yaşlarında  barış akademisyeni de var. Bu sizin için bir paye olabilir, ama Türkiye’nin bu döneminde eğer zaten öyp’lilere yönelik hamleler vesilesi ile işlerinden olmadılarsa, doktoralarını bırakmadılarsa, uzunca bir süre daha kara listede kalacaklar. Genç olanlar bedelin ağırını çektiler, çekiyorlar. Taşra üniversitelerinde olanlar daha büyük bir tehdit yaşadı, daha büyük saldırılara göğüs germek zorunda kaldılar. Khk formülü bulunmadan önce vakıf üniversiteleri İş Hukuku bağlamında, muğlak hukuki statülerini kullanarak, daha çok imzacıyı işten çıkardılar. En sonunda uluslararası itibar, sosyal/kültürel sermayesine çok kafasını takmadan, imzacıların tasfiyesini ya kişisel ikbal, ya da korku ile kafasına koyan rektörlerin, güç ilişkilerinin olduğu devlet üniversitelerinde, birinci, ikinci imzacı demeden khk ile arkadaşlarımız bir gecede işten çıkarıldı. Türkiye’de memurların yaşamayı öngörmediği derin bir güvencesizlik, kayıp, diyorlar ya işte ‘sivil ölüm’ yaşatıldılar. Ezcümle sürecin kendisi eşitsiz dağıtıldı. İçimdeki hepimizin kişisel ve kolektif karşılamasındaki farklılıkları bu nesnel farklılıklarla ilişkilendirmek gerekiyor.

Varsa dayanışmanın bir karşılığı, en önemli varlık nedenlerinden birisi bu eşitsiz bir şekilde karşılaştığımız ve karşıladığımız sürecin bedelini bir nebze eşit dağıtabilmekti. Psikolojik, hukuki bilgi, maddi ve ilişki imkanları olarak bir nebze eşit olmasını sağlamaya çalıştık.

“Hukuk sistemine elveda”

Şu andaki adalet anlayışını, işleyişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun başkanlık rejimiyle nasıl bir bağı var? Çünkü sizler bir “barış bildirisi” imzaladınız ve bu sebeple yargılandınız?

Nazım Dikbaş: Akademisyenler “mesleki faaliyetleri yüzünden yargılanmadılar” demek ilk bakışta yanlış gözükmese de barış talep etmek akademisyenlerin asli görevidir. Başka bir örneğe bakalım. Geçtiğimiz hafta Bülent Şık hocamızın duruşmasındaydık. Bülent hoca halk sağlığını korumaya çalıştığı için, kanserojen maddelerin havamıza, suyumuza, toprağımıza nasıl, hangi yollarla sızdığını halka anlatmak istediği için 15 ay ceza aldı. İstinaf onaylarsa hapse girecek. Yaptı işte mesleğini Bülent hocamız. Karşılığı yargılanma, karşılığı hapis.

Gazetecilik davası, sosyal medyada paylaşım davası, halk sağlığını koruma davası… Gösteriye katılma davası, ifade özgürlüğü davası, kitap yazma veya yayınlama davası… Sonu bitmeyen davalar. Ama dosyaların içeriğinde somut bir şey yok, iddianameler gerçeklikten uzak, umursamazlık hepsinde aynı. Hukuk sistemine elveda yani. Hep diyoruz ya adil yargılanma hakkının ihlali, kişiselleştirmenin olmayışı. Ama bunun da ötesine geçildi. Örneğin Bülent hoca, “Halk kanser olmasın!” dedi kısaca. Bunu yapana hapis cezası verdiler. Bizim talebimiz de “Barış istiyoruz!” 2-3 kelime ile özetlenebilecek temel talepler bunlar ve bunlara da ceza verildi.

“Hak ihlalleri de hukuksallaşıyor”

Aslı Odman: Yeni bir hukuk var, neo-hukuk var. Bu sistemde Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK), torba yasalarla, kamu hukukunun ilkelerinin uygulamada ortadan kalkması ile eski dönemin hak dediğimiz pratikler bütününün ihlalleri hukuksallaştırılıyor. Var olanın tamamen iptali değil, hak ihlallerinin hukuksallaştırılması bu ve peyder pey bu döneme uygun bir hukuk rejiminin de kurulduğunu görüyoruz.

“Süreçler  farklı değil”

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Nazım Dikbaş: Ben son olarak herkese Sebastian Haffner’in “Bir Alman’ın Hikayesi-Hatırladıklarım” kitabını (Bir Alman’ın Hikayesi, Hatırladıklarım (1914-1933), Sebastian Haffner, Çeviren: Hulki Demirel, Faşizm İncelemeleri, İletişim, 2018) okumayı öneriyorum. Neden? Çünkü Nazilerin Almanya’da yükselişini anlatıyor yazar, ve çok muhalif, çok dışarıda birisinin anıları değil bunlar. Bir referendar’ın, yani bir yargıç adayının, yani Alman hukuk sisteminin merkezinde yer almaya aday bir gencin, Nazilerin yükselişi sırasında giderek sistem dışına itilişini anlatıyor. Biraz haysiyeti olduğu için. Kendisi de kitap boyunca korkaklığından utandığını, daha fazla bir şey yapamamaktan utanç duyduğunu söylüyor. Ama temel bazı ilkelere de bağlı kalmak istediğini görüyoruz. Yahudi ile Almanı ırk esasına göre ayırmak istemediği için sistemden giderek dışlanıyor. Adaletsizliği kabul etmek istemediği için, hukuksuzluğa karşı durmak istediği için sadece sistemden dışlanmıyor: Yakın çevresini oluşturan birçok kişiden de kopmak zorunda kalıyor, herhangi bir özel alanı kalmıyor. Bu yüzden kitabı herkese öneriyorum.

Benzerlikler var. Bugün akademisyenler, doktorlar, gazeteciler, veya sıradan sosyal medya kullanıcıları yargılanıyorsa bu artık toplumsal dokuya nüfuz etmiş bir meseleyi işaret ediyor. Deprem oldu, Çapa’daki Diş Hekimliği binasındaki hasar ortada. Ama yetkililer yaptıkları açıklamada “Binada risk yok” dediler, hocaları, öğrencileri binaya girmeye zorladılar. Öğrenciler, hocalar, çalışanlar ve hastalar direndi, 3 gün sonra binayı boşaltmayı zar zor kabul ettiler. Ama o 3 günde bu en basit meseleye işaret edenlere bile nasıl saldırıldığını gördük. Hocalara, hekimlere, bir-iki yıl sonra doktor çıkacak öğrencilere, “girip içeride çalışacaksınız” denerek baskı yapıldığına tanık olduk. Bu artık mantığın ötesinde.

Söyleşi: Gül Gündüz

Fotoğraflar: Ozan Cırık