Kapitalizme bir şeyler oluyor (5): Üretilebilir değerin mutlak sınırına varılırsa neler olabilir?

Nüfusun proleterleştirilebilir kitlesinin sonuna ulaşılması ile kapitalizmin sonuna gelinmesi arasında uzun ve sınıf mücadeleleriyle damgalanmış bir sürecin yaşanması da kesindir

Kapitalizme bir şeyler oluyor (5): Üretilebilir değerin mutlak sınırına varılırsa neler olabilir?

Marx’ın sermayeye dayalı üretim analizi, sermayenin sonsuz birikme ve sınırsız emek gücüne ulaşma kapasitesini varsayar. Proleterleştirilebilir nüfusun sınırlarına ulaşılmış bir dünya, bizim bildiğimiz kapitalizmin[1] temel bir varsayımının ortadan kalkması anlamına gelir. Emeğin meta formunun, ya da değer üreten tek emek formunun emek gücü olduğunu varsayarsak, sermayenin ulaşabileceği emek gücünün nüfus bakımından sınırına gelinmek üzere olması (/ hali hazırda gelinmiş oluşu) üretilebilir değer kitlesinin sabitlenmesi demektir. Üretilebilir değer kitlesinin sabit hale gelmesinin kendiliğinden şu sonuçlara yol açacağını öngörebiliriz:

1- Sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin sürmesi halinde, sermayenin organik bileşiminin yol açtığı “kar oranlarının düşme eğilimi” bir eğilim olmaktan çıkar ve ivmesi her geçen gün artan bir “düşme hareketi”ne dönüşür.

2- Yalnızca sermayenin organik bileşimindeki yükselmeye bağlı olarak değil, işçi sınıfı kitlesinin marjinal genişlemesinin sona ermesine de bağlı olarak artı değer oranı sürekli bir biçimde düşer.

3- Sömürgeleştirme veya çalışma zamanının artırılması suretiyle yeni bir değer kitlesi ele geçirilemeyeceğinden artı değer ve kar oranlarının hızla düşmesini önlemek mümkün olmaktan çıkar.

Bu durumun devamının sermayeye dayalı üretimi kaçınılmaz olarak yıkıma götüreceği açıktır. Bu noktadan itibaren kapitalizmin kendi yıkımını durdurmak için kullanabileceği yol ve yöntemlerin neler olacağı üzerinde de düşünmeliyiz[2]. Ancak, nüfusun proleterleştirilebilir kitlesinin sonuna ulaşılması ile kapitalizmin sonuna gelinmesi arasında uzun ve sınıf mücadeleleriyle damgalanmış bir sürecin yaşanması da kesindir. Kapitalizmin “bildiğimiz” işleyişinden uzaklaştığı süreçte yaşanacak sınıf mücadelelerinin bildiğimiz formları aşacağını da önceden kabul etmeliyiz.

Proleterleşmenin nüfus bakımından sınırlarına ulaşmış bir kapitalizmde yalnızca üretilebilir değer sabit bir kitleye ulaşmakla kalmaz, üretilebilir artık değer kitlesi de (sermaye açısından optimal koşullarda) bir sabite dayanır. Bu durumda, kapitalistler arasındaki mücadelede, artık değerin bölüşümüne ilişkin çatışmanın öne çıkması[3] ve artı değer transferi mekanizmalarının daha önce görülmeyen özellikler kazanması kaçınılmazdır.

Bugün, kapitalizmin tarihi boyunca var olan bu çatışmanın, tarihte hiç olmadığı kadar büyük boyutlara ulaştığını ve son derece kendine özgü bir biçimde yaşandığını gözlemliyoruz.

Metaların değerleri üretimleri için gereken ortalama toplumsal emek zamanıyla belirlenir. Tek tek metaların fiyatları ise esas olarak arz-talep dengesiyle belirlenir. Tek tek metaların fiyatları ile içerdikleri değişim değerleri arasında her zaman tam bir uyum olmamasına karşılık, satışı gerçekleşen metaların fiyatlarının toplamı ile bunların içerdikleri değişim değerleri toplamı birbirlerine karşılık gelirler. Bu nedenle kapitalist üretim sisteminin bütünü göz önünde bulundurulduğunda tek tek metaların fiyatları ile değişim değerleri arasındaki farkların toplamının sıfıra eşit olması gerekir.[4] Diğer yandan tek tek metaların değişim değerleri ile fiyatları arasındaki farkın negatif olması halinde, bu farkın artık değerin gerçekleşmesini önlemeyecek düzeyde olması gerekir. Bu nedenle piyasada satılan herhangi bir malın fiyatının, o malın içerdiği değerin biraz altında veya biraz üzerinde olması ama sermayenin yeniden üretimi için yeterli seviyede artı değeri gerçekleştirmesi gerekir. Bir malın fiyatının içerdiği artık değerin belirli bir minimumunu gerçekleştiremeyecek derecede düşük olması halinde o malın kapitalist üretimi mümkün olmaktan çıkar.

Bugünün dünyasında, malların içerdikleri değerle, bu değere göre oluşması beklenen fiyatlar arasındaki dengesizliklerin tarih boyunca rastlanmayan[5] oranlara ulaştığı görülüyor. Kitlesel tüketimin gözdesi olan cep telefonları, tabletler, akıllı gözlükler ve benzerinden, akıllı-güvenlikli-depreme dayanıklı konutlardan, tam otomatik bireysel ulaşım araçlarından, “genetiğiyle oynanmamış”, “organik”, “sağlıklı” gıdalardan (listeyi gereksinim imalatı endüstrisinin diğer ürünleriyle uzatabiliriz) söz ediyorum. Bir i-Phone’un bileşimine giren bütün malların ortalama toplumsal üretim zamanı ile aynı zamanda üretilmiş bir sanayi, tarım veya hizmet ürünü arasındaki devasa fiyat farkından söz ediyorum.

Gereksinim imalatı endüstrisinin ürünlerinde gördüğümüz bu aşırı artık değer transferi elde etme yeteneğinin arkasında ne yatıyor? Milyarlarca insan, gerçek olmayan ama içinde yer alındığında, bilinen veya bilinmeyen bütün arzularının tatmin edilme ihtimalinin yakalanacağı bir yeryüzü cennetine katılmanın, içinde yer alınmaması halinde muazzam bir mutsuzluk ve acılar içinde yok oluş tehdidinde ifadesini bulan bir buz cehenneminden kaçınmanın sun’i bedelini mi ödüyorlar? Ya da neredeyse tamamı proleterleşmiş bir toplumda sınıf içi rekabetin koşullarını yerine getirmek için ödenen “silahlanma masrafları” mı söz konusu olan? Veya bu aşırı karlar, kentlere yığılmış bir toplumun tüketim mallarına olan gereksiniminin aşırı artışına bağlı olarak üretim malları üreten I. Sektör ile tüketim malları üreten II. Sektör arasında ortaya çıkan denge sorunlarına bağlı olarak mı ortaya çıkıyor.

Bu boyutlardaki bir “değer transferi” hangi ürünlerin fiyatlarının değerlerine göre daha düşük olarak belirlenmesiyle dengeleniyor? (Yani metaların fiyatları ile değişim değerleri arasındaki farkların toplamı hangi malların fiyatlarının ve ne ölçüde aleyhine olarak belirlenmesiyle birbirine sıfır toplamlı bir karşılık oluşturuyor?)

Eğer fiyatları değerlerinden düşük olarak belirlenen bu mallar, biyolojik, toplumsal asgari gereksinim ürünleri ve/ya da mevcut üretim araçları temelinin basit yeniden üretimini sağlayan ürünler ise ve de satış fiyatları “marjinal kapitalistin” üretimini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu asgari (yani basit yeniden üretime imkan verecek seviyede) bir artık değeri gerçekleştiriyorsa, insanlığın biyolojik ve toplumsal olarak kendini yeniden üretebilmesi için gereksindiği asgari mal ve hizmetlerin basit yeniden üretimi için gereken toplam emek zamanı günde, haftada, ayda kaç saatlik bir çalışmaya denk geliyor?

Bu süre örneğin hali hazırda proleterleştirilmiş olan nüfusun tamamının üretimde rol aldığı koşullarda, haftada günde 1-2, haftada 5-10, ayda 20-40 saatlik bir süre ise, bu çalışmanın “mesai” biçiminin yerini örneğin “oyun” biçiminin alması mümkün müdür? “Çiftlikbank” dolandırıcılığını olanaklı hale getiren, böyle bir “eğlenceli üretim”in gerçekten olanaklı olması ya da olanaklı olmaya çok yakın olması olabilir mi? Ve eğer böyleyse, “bugün başka bir şey yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmanın, öğleden sonra balık tutmanın, akşam sığır yetiştiriciliği yapmanın, yemekten sonra da eleştiri yazmanın” mümkün olduğu bir dünya burnumuzun dibine gelmiş olabilir mi?

Dipnotlar:

[1] Bu kapitalizmin işleyişinin en gerçeğe uygun soyut modelini bize Karl Marx verdi.

[2] Önceki yazılarımda bu arayışın gerçek hayattaki bazı görünümlerine (emeğin metalaştırılmasının emek gücü olmayan formlarının belirmeye başlaması) dikkat çektim. Bu konuyu irdelemeye devam edeceğim.

[3] Tıpkı “dünyanın toprak açısından paylaşılmasının tamamlanmasıyla birlikte emperyalistler arasındaki pazar paylaşım mücadelelerinin ön plana çıkması”ndaki gibi

[4] Metaların içerdikleri değişim değerinin kaynağını bir bütün olarak sermaye tarafından satın alınmış emek gücü tarafından üretildiğini varsayıyoruz. Bu varsayımın geçmişin ve bugünün kapitalist toplumunda ne ölçüde geçerli olduğunu daha sonra tartışacağım. Ancak, bu varsayımın “dışında kalan” bir gerçeklik varsa da, bunun, ele alacağım konu açısından sonucu değiştirmeyeceği kanısındayım.

[5] Bu transferlerin “geleneksel” dayanakları, üretim tekeli, emek verimliliğinden kaynaklanan üstünlükler, coğrafi konum avantajı vb. idi. Bu biçimle sağlanan artık değer transferlerinin hiçbirinde, bugünkü transfer oranlarına ulaşılamadığını düşünüyorum.