Yönetmenler ı̇şçı̇ sı̇nemasını anlatıyor*

Aşkın “büyük çaresizliği”nde yoksul “kader”lerine boyun eğip “yeraltına” çekildiklerinde geriye sadece üzerlerinden atamadıkları “masumiyet”leri kalıyor. Ölüm soğukluğundaki bir “fotoğraf” karesine hapsolmuş gençler adı konulamayan bir savaşın suretsiz “gölgeleri” olurken; iktidarın ölüm fermanı “karagöz ve hacivat” için okunuyor. Tüm “ses”ler kesiliyor o an ve sadece kameradan “kayıt” sesi yükseliyor

Yönetmenler ı̇şçı̇ sı̇nemasını anlatıyor*

Kameralarını kimi zaman işçilere, ezilenlere, yoksullara; kimi zaman da ezenlere ve iktidarlara doğrultuyorlar. “Bereketli topraklar üzerinde” sürünen “endişe”li tarım işçileri, isyankar “göçmen işçilere” do��nüşüyor. Doğu’nun “faili-meçhul” bir kentinde kaybolan yolları, İstanbul’un “puslu” varoşlarına varıyor. Sınırsızlığı bulmak için “gitmek” lazım deyip sınırları aştıklarında son durak “sessiz ölüm” oluyor. Yasaklanmış bir dilde konuşan asi çocukların ‘peliküle’ düşmesi, “başka dili” arayan dilsizleri de yaratıyor, “nar” taneleri gibi dağılan aileleri de…

Aşkın “büyük çaresizliği”nde yoksul “kader”lerine boyun eğip “yeraltına” çekildiklerinde geriye sadece üzerlerinden atamadıkları “masumiyet”leri kalıyor. Ölüm soğukluğundaki bir “fotoğraf” karesine hapsolmuş gençler adı konulamayan bir savaşın suretsiz “gölgeleri” olurken; iktidarın ölüm fermanı “karagöz ve hacivat” için okunuyor. Tüm “ses”ler kesiliyor o an ve sadece kameradan “kayıt” sesi yükseliyor.

Kameralarıyla hayatı ve düşlerini kaydeden “imge işçileri”, bu kez de “işçi filmleri festivaline” bir kayıt düştüler. Biz de onlara festivali, Türkiye sinemasında işçilerin temsiliyetini, sinema tarihinde en çok etkilendikleri işçi filmini ve bir işçi filmi çekmişlerse unutamadıkları anılarını sorduk.

ERDEN KIRAL (Hakkari’de Bir Mevsim, Bereketli Topraklar Üzerinde, Vicdan)

Festival çalışan kesimlerin, işçilerin sinemayla ilişkilerini sıkılaştırdığı için önemli ve kıymetlidir. İnsan kendine eleştirel gözle bakabilmeli, kendi gerçeğini görebilmelidir. İşte bu yetiyi ancak film, edebiyat ve şiirle kazanabiliriz. Temsil edilmiyorlar ne yazık ki. Ama bazı istisnalar da var. Lütfi Akad’dan “Diyet”, Ertem Göreç’ten “Karanlıkta Uyananlar”, Yılmaz Güney’den “Umut”, Şerif Gören’den “Endişe” bunlardan bazıları. Sinema tarihinden ise, Kieslowski’nin “Amatör” filmini çok severim. Bir fabrika işçisi elinden düşürmediği bir kamerayla, sürekli film çeker. Karısı bu duruma dayanamaz. Adamdan ayrılmaya karar verir. Çocuğunu kucağına alıp evi terk ederken, birden dönüp ardına bakar: Adam onların veda anını da filme çekmektedir. “Bereketli Topraklar Üzerinde” filminin çekiminde bir gece Karataş’ta su deposunda çalışırken jandarmalar seti basıp çekimi durdurdular. Bir cipten inen Kaymakam “Suyu zehirlemişsiniz. Kasabada halk galeyana geldi, üstünüze yürüyor” dedi. “Sudan bir örnek alıp Ankara’ya tahlile göndereceğiz, sonuca göre devam edebilirsiniz” diye ekledi. Tahlilin Ankara’dan dönmesi en az bir haftayı alacağından bu yıkım olurdu. Neyse ki rahmetli Erkan Yücel imdadımıza yetişti. Su deposundan bir bardak su içti ve “En iyi tahlil budur” dedi. İkna olan Komutan ve askerler şehre geri döndüler. Böylece çekime devam edebilirdik. Zor zamanlardı, 1979 yılıydı…

ŞERİF GÖREN ( Endişe, Almanya Acı Vatan, Derdim Dünyadan Büyük)

Festivalin yıllardır sürmesi ve işçileri, ezilenleri temsil etmesi çok değerlidir. Filmlerim daha önce yer almamıştı festivalde. Bu sene “Derdim Dünyadan Büyük” filmim gösterilecek. İşçilerin, emekçilerin festivalinde filmimin gösterilecek olması mutluluk verici. Farklı bir üretim ve temsiliyet şekli var sinemamızda, 1962’lerde başlayıp darbelerle kesintiye uğrayan bir örgütlenme, sendikalaşma var sinema emekçilerinde. Sinema emekçileri de mücadele veriyor ve bu sinemaya da yansıyor bir şekilde. Ama örgütlülük ve temsiliyet yeterli değil. Sinemamızda da yeterince temsil edildiğini düşünmüyorum bu meselelerin. “Gazap Üzümleri” filmini severim ve etkilenmiştim. Tabii ki Chaplin sinemasını da…

“Endişe” filmimi çekerken pamuk işçilerinin durumunu görmüştüm ve beni çok etkilemişti yaşam koşulları. Urfa’dan geliyorlardı bu işçiler… Çadırlarda yaşıyorlardı, saatlerce kızgın güneşin altında çalışıyorlardı; banyo yok, yemek yok, onlar için herşey çok zordu ve birçok yerde maalesef bu koşullar hala sürüyor işçiler için.

TAYFUN PİRSELİMOĞLU (Rıza, Pus, Saç)

Sinemanın hayatın her alanına yayıldığını düşünen birisi olarak ‘işçi filmleri festivali’ başlığındaki bir etkinliğin önemli olduğunu düşünüyorum. Türk sinemasının bu konuları fazla dert ettiğini düşünmüyorum. Çok önemli ve çarpıcı olanların da az sayıda kaldığını söylemek zorundayım. Daha önceleri bu konuda var olan hassasiyetin de giderek kaybolduğunu görüyoruz. Çok önemli işçi filmlerinin arasında hemen beliriveren tabii ki, “Umut” ve faytoncu Cabbar’dır. Hayata tutunmaya çalışan ve bunun uğrunda ezilip giden Cabbar’ın dramı olağan üstü bir şekilde anlatılır. Filmlerim genelde İstanbul’un periferisindeki mahallelerde geçiyor. Rıza’yı da şehrin tam göbeğindeki işçilerin ve işsizlerin kaldığı bekar odalarıyla dolu Küçük Pazar’da çektim. Pus’ta ise Altın Şehir vardı ve burada mekan bakarken beni belediyeden gelen ve evlerini yıkmak üzere fotoğraf çeken biri sanan bir mahalleli ile yaptığım konuşma etkiledi. Kendilerini yutmak için üzerlerine gelen şehrin karşısında çaresiz kalışları çok acı vericiydi.

EZEL AKAY (Neredesin Firuze, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?, 7 Kocalı Hürmüz)

Festivalin daha çok katılımla gerçekten uluslararası bir konuma gelmesini arzu ediyorum. Filmler insanları ve hikayelerini, o hikayelerden ilham alacak başka insanlara anlatıldığı çok önemli bir dayanışma ve deneyim paylaşma alanıdır. Ancak ortak deneyimlerden yola çıkarak emek dünyasının bugününü ve yarınını anlayabilir, kurabiliriz. Hayır, asla temsil edilmiyor! Ancak televizyon dizileri bu açıdan, şaşırtıcı gelebilir ama, çok daha uygun bir mecra. Daha gündelik ve “yakın plan insan” için TV projeleri geliştirmek daha kolay. Sinemada ise devrimci filmlerin vakti geldi! Buna gerçekten inanıyorum ve önümüzdeki yıllarda çok çeşitli örneklerle karşılaşacağımızı düşünüyorum. Charlie Chaplin! Ve yine onun çektiği, inanılmaz güzellikte ve manada bir “kızıl bayrak” sahnesi olan “Modern Zamanlar” filmi. Hem devrimci, hem neşeli, hem eleştirel hem güzel. İşçi olmanın, emeğiyle hayata ve kendi hayatına değer katmanın “neşeli” bir eylem olması dileğimle!

ZEKİ DEMİRKUBUZ (Masumiyet, Yazgı, Kader)

Sinemanın bu kadar genel bir hale geldiği bir dönemde işçi ve ezilen sınıfların bir şekilde temsil edildiği bir festivalin olması çok önemli ve sevindirici. Yıllardır birçok zorluğa rağmen ısrarla festivalin yapılmasını, sürdürülmesini çok takdir ediyorum. Temsil konusunda sinemayı çokça “temsiliyet” üzerinden değerlendirmiyorum. “Temsil ediliyor mu” meselesinde ise yoksullar, işçiler, ezilenler aslında yeteri kadar temsil ediliyor ama “hangi gerçeklik” duygusuyla temsil ediliyor meselesi önemli bir soru burada. Tabii ki bu meselenin gerçekliğini öne çıkarıcı şekilde temsil edildiğini söyleyemeyiz ama ideolojik olarak ortalık işçilerin, ezilenlerin filmlerinden geçilmiyor. Çoğu zaman da bu sadece yapılmak için yapılıyor hissi uyandırıyor bende. Bu da insanların vicdanında yeterince yankı bulmuyor maalesef. Beni en çok etkileyen işçi filmi ise “Gazap Üzümleri”dir. Aslında indirgemeci bir biçimde “işçi sınıfı” mantığıyla yapılan filmleri çokça sevmem, mesafeli dururum ama bu film işçi sınıfının sınıfsal düzeyindeki meselesini, en gerçekçi ve en bilinçli düzeyde anlatan filmdir. Çok etkilenmiştim bu filmden!

DERVİŞ ZAİM (Tabutta Röveşata, Nokta, Gölgeler ve Suretler)

Bu tema ve çerçeveye sahip bir festivalin varlığı beni mutlu etmiştir.

Festivalin sürekli hale getirilmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. İşçilerin ve alt kesimlerin sinemamızda ne kertede temsil edildiğine dair meselenin ölçüsü zamana, zemine, toplumsal kabullere göre değişebiliyor. Ancak günümüzün anaakım dünyasının atmosferini ipucu olarak ele alırsak şu anda ulusal ve uluslararasındaki dominant eğilimler, bu tür konuların sinemada ele alınmasını günden güne daha az talep ediyor. Ezilenlerin sinemada daha fazla temsil edilmelerine dair bir sorunsalın, mevcut güç ilişkilerinden bağımsız olarak ele alınmasının zor olduğunu düşünüyorum. “Bisiklet Hırsızları”ndaki baba karakterini örnek olarak gösterebilirim.

ÜMİT ÜNAL (Ara, Gölgesizler, Ses)

Tematik festivallerin yaygınlaşması güzel bir şey. “İşçi” gibi güzel bir tema etrafında bir festival yapılıyor olması, bu kelimenin neredeyse unutturulduğu, emeğin geri plana itildiği bugünlerde çok manalı. Festivalin birçok şehirde eş zamanlı yer alıyor olması da bence çok iyi bir uygulama. Türkiye’de ticari sinema işçileri anlamak ya da anlatmaktan ziyade onları pırıltıyla kandırıp cebindeki paraya el koyma peşinde. “Sanat” sineması ise daha çok bireysel hikayeler peşinde. Ben de belki onlara dahil edilebilirim. İşçilerin hikayeleri kısa film ve belgesellerde daha çok yer buluyor belki ama ana akım sinemada yeterli temsil edildiklerini söyleyemeyiz. “Germinal” (Claude Berri), “Rıhtımlar Üzerinde” (Elia Kazan) ve “Diyet” (Lütfü Akad) şu an ilk aklıma gelen ve beni etkileyen işçi filmleridir.

YEŞİM USTAOĞLU (İz, Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora’nın Kutusu, Araf, Tereddüt)

Festivali çok fazla takip edemedim.Belirli temalarda festival düzenlemek ve özellikle genç seyirciye ve hedef kitlesine ulaşabilmek çok önemli. Türkiye sinemasında işçiler, emekçiler, tüm ezilenler yeteri kadar temsil edilmiyor. Alt sınıflarla ilgili temalı filmlere baktığımızda da daha çok anti-kahramanlar gösteriliyor. Belirli bir bakış açısı yok. Ancak geçtiğimiz dönemlerde işçi temalı güzel belgeseller yapılmıştı. Benim şu anda tamamlamak üzere olduğum filmim de çalışan kesim üzerine ve işçi çocukları anlatıyor.

HÜSEYİN KARABEY (Gitmek, Sessiz Ölüm, Boran)

Festival çok heyecan verici ve ilgi ile izliyorum. Gittikçe büyüyor zaten. İşçiler, emekçiler sinemada temsil ediliyor ama biçimi ve içeriği sorunlu. Her dizide, her filmde emekçiler vardır ama yönetmenin nasıl baktığı da önemli… Devrimci, proleter bir bakış ne yazık ki çok az. Beni en çok etkileyen film Claude Berri’nin Germinal filmidir. Karakter ise bu filmin baş kadın karakteri Miou-Miou’nun canlandırdığı “Maheude”dir.

KAZIM ÖZ (Fotoğraf, Bahoz, Şavaklar)

Festivalin güzel bir proje olduğunu düşünüyorum. Toplumsal sürdürülürlüğün yükünü taşıyan bir kesim olarak işçiler adına film festivali yapılması oldukça anlamlıdır. Büyüyerek devam ettirilmesini umuyorum.İşçilerin Türkiye sinemasında yeterince temsil edildiğini düşünmüyorum. Sinema ya eğlence ya da ‘olağanüstü’ olaylara hapsolmuş durumda. Alınterinin hikayesi az işlenmektedir. Tabii bunun siyasi, ekonomik ve sosyal sebepleri var. Festival umarım aynı zamanda bu vizyonun gelişmesine yol açan bir tartışma ortamı da sağlar. Emek sineması deyince Ken Loach’un birçok filmi ve karakterleri aklıma ilk gelenlerdir. Bu yönetmen; emeğin, ezilenlerin, sömürülenlerin hikayelerine dürüstçe yaklaşan nadir sinemacılardandır.

İNAN TEMELKURAN (Made in Europe, Bornova Bornova)

Biraz muhafazar bir festival olduğunu düşünüyorum. “Made In Europe” gibi bir pür göçmen işçi filmi alınmamıştı festivale. Garip. Küfür ve uyuşturucu sahneleri olduğu için böyle bir karar alındığını düşünüyorum. Bir kişinin işçi olması onun insan olmadığı anlamına gelmez. Yeteri kadar temsil meselesine nicelik olarak bakarsak evet. Recep İvedik bile o sınıftan.

Ama nitelik olarak bakarsak hayır derim. “Germinal”, “Küçük Hırsız(Eric Zonca)”, “İnsan Kaynakları”, “Mavi Yakalılar”. Çok var tabi… Ama işçi nedir sorusunu da sormak lazım tabii…

SEYFİ TEOMAN (Tatil Kitabı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz)

Sinemanın emekle olan ilişkisini vurguladığı için çok önemsiyorum festivali. Ayrıca sınıfsal perspektif, bazıları tarafından zamanı geçmiş bir yaklaşım olarak sunulmaya çalışılsa da, hala dünyayı açıklamak için çok önemli bir araç ve güncelliğini koruyor. Özellikle günümüzde küreselleşme tamamen sosyal hakların kısıtlanması üzerine inşa edilirken hayatın her alanında bu perspektifi korumak ve öne çıkarmak çok önemli. Bunu vurgulayan bir festival de bu açıdan çok kıymetli. Ayrıca sendikalar tarafından düzenleniyor olması, ‘bu hepimizin festivali’ duygusunu artıran bir şey.

Türkiye sinemasında kısmen Kürt sineması üzerinden temsil ediliyor, ama yeteri kadar temsil edilmediği kesin. Sadece mavi yakalı işciler değil, beyaz yakalı ofis çalışanları hakkında da doğru dürüst film yok. Değişen üretim ilişkileriyle oluşmuş bir sürü ara emekçi kesim var, her türlü taşeron firmada çalışanlar var. Kendimi de katarak söylüyorum, filmlerimiz bunlara ucundan değiyor ama ana karakterler olarak hakkıyla, gerçekçi bir şekilde ele almıyor. Elbette film çeken yönetmenlere böyle direkt bir temsil misyonu yüklemek doğru değil, sanatsal üretimin doğasına aykırı olur bu. Sadece bu boşluğa dikkat çekerek; belki halihazırda film yapanlara ya da ilerde yapmak isteyenlere ilham verebiliriz.

Elia Kazan’ın “Rıhtımlar Üzerinde” filmi ve bu filmde Marlon Brando’nun oynadığı Terry Malloy karakteri. Bir de Ken Loach’ın, direkt işci filmleri diye nitelendiremesek de, işci sınıfını konu edinen filmlerini çok severim. Bizde Ertem Görenç’in çektiği “Karanlıkta Uyananlar” bazı sorunlu yanlarına rağmen enfes bir filmdir.

İLKSEN BAŞARIR (Başka Dilde Aşk, Atlıkarınca)

Çok önemsediğim bir festival, temasının net olması bence çok etkili. Sinemanın toplumsal yönünü vurgulması açısından bu festivalin varolması önemli. Çok fazla temsil edilmiyor maalesef, aslında sinemanın ne kadar güçlü bir silah olduğunu fark edersek sinemanın toplumsal yönünü de daha iyi kullanabiliriz. Şu an aklıma gelen Ken Loach’un “Bread and Roses” filmi…

ÖZCAN ALPER (Sonbahar, Gelecek Uzun Sürer, Rüzgarın Hatıraları)

İşçi Filmleri Festivali günümüz sinema festivallerinden farklı bir yerde duruyor. Bu festival belirli bir sermaye grubuna sırtını dayamadan, istendiğinde bu ülkede bağımsız bir festival olabileceğini gösteriyor. Her yıl belirlediği konularla sokağın nabzını tutması, uluslararası ve ulusal birçok filmi festivalde izleyiciyle buluşturması çok önemli. Ayrıca bu yılın teması çok önemli çünkü, olan bitenlere karşı tanıklık değil, olmakta olana dair de bu festival aracılığıyla söz söylenmeye devam ediliyor.

Diğer bir konu da sinema artık yaşamı üretenlerin hayatından uzaklaşırken, diğer yandan mahallelerden, sokaklardan koparılarak, yıkılarak alışveriş merkezlerine hapsedilmeye çalışılıyor. Artık sinemanın nasıl yapılacağı değil, filmi nerelerde gösterip göstermeyeceğimiz önemli bir nokta. Bu sorun, İşçi Filmleri Festivali’nin altından kalkacağı birşey değil. Türkiye solunun, sosyalistlerin, bağımsız sinemacıların üzerinde durması gereken önemli bir proje olarak yaşama geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

1970’li yıllarda emek mücadelesi veren solculara yönelik birçok film yapılıyordu. Son birkaç yılda TEKEL direnişiyle başlayan süreçte birçok film yapıldı. Geçmişte yaşanan emek ve sınıf mücadelesi, filmlere konu oldu. Direnişler olmalı ki filmler çekilsin ve bu filmler başka ülkelerdeki insanlara ulaşmalı ki, direniş gerçekleşirken o insanların deneyimlerinden yararlanılsın.

Visconti’nin Rocco ve Kardeşleri filmi beni etkileyen bir film.

Son yıllarda ise Güneşli Pazartesiler çok anlamlı ve sevdiğim bir film.

* Bu yazı İşçi Filmleri Festivali festival gazetesinde 2011 yılında yayımlandı ve internet ortamında ilk defa Sendika.Org Sinematek’te yayınlanıyor.

*​* Katkıları için Mahmut Hamsici’ye teşekkürler.