Yerel seçim yenilgisi Erdoğan’ı dünyada da zorlayacak – Kadri Gürsel (Al-Monitor)

Erdoğan'ın 31Mart yerel seçimlerinde uğradığı telafisi imkansız güç kaybı, ülkedeki ekonomik kriz dinamikleriyle de birleşerek kendisinin Washington, Moskova ve AB karşısındaki pozisyonunu da bir hayli zayıflatacak

Yerel seçim yenilgisi Erdoğan’ı dünyada da zorlayacak – Kadri Gürsel (Al-Monitor)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Mart’ta yerel seçim kampanyası için gittiği Trabzon’un ana meydanında konuşurken, “iç politikayla dış politikayı birbirinden ayrı görmenin mümkün olmadığını, dünyanın her yerinde iç politikanın dış politikayı belirlediğini” vurguladıktan sonra şunları söylemişti: “Ülkemiz son 17 yılda içeride güçlendikçe dışarıda da güçlenmiş, itibar kazanmıştır. Türk ekonomisi büyüdükçe Türk diplomatlarının etkisi büyümüştür. Türk demokrasisi ilerledikçe dış siyasette Türkiye’nin sözünün ağırlığı da artmıştır.”

Esasa gelmeden önce, Erdoğan’ın bu konuşmasında “ülkemiz” ve “Türk demokrasisi” derken kendi iktidarını kastettiğini, sözlerini yorumlama özgürlüğümüz kapsamında belirtelim.

Erdoğan’ın 31 Mart yerel seçimlerinde, Türkiye’nin en önemli kenti İstanbul, başkenti Ankara ve Bursa hariç tüm metropollerinde kaybetmesinin esasa dair anlamını ise konuşmasındaki şu devam cümlesi içeriyordu: “İç siyasetteki her hamlemizin, her başarımızın, altını çizerek söylüyorum, her seçim zaferimizin dışarıda da çok müspet yansımaları olmuştur.”

Bu cümle bir gerçekliği işaret ediyor: Erdoğan ve eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisinin, 2009’dan itibaren Türk dış politikasını kurumsal çizgisinden uzaklaştırıp giderek artan dozda İslamcı ve Batı karşıtı bir hatta oturtmalarına, sandık zaferlerinden aldıkları güç çok yardımcı olmuştur. Özellikle de 12 Eylül 2010’da yüzde 58’le kazandıkları Anayasa referandumunu ve müteakip yılda AKP’nin yüzde 50 gibi rekor oy yüzdesiyle aldığı 12 Haziran genel seçimlerini bu bağlamda zikretmek gerekir.

Erdoğan, ülkesinde kazandığı seçimlerin kendisine bahşettiği siyasi gücü dış politikasına yansıtmayı, bu dış politikanın başlangıç ve çöküş dönemlerinde ziyadesiyle başardı. Dünyada “Türkiye’nin güçlü adamı” olarak görülmek, Batı’yla münasebetlerde ve Orta Doğu’da Erdoğan’a önemli fayda sağladı. Erdoğan’ın geniş seçmen tabanı ve ülkede inşa ettiği kişi kültü, dış politikasının tıkanmaya başladığı anlardan itibaren de bu kez artan meydan okumalara karşı tutunmak için kendisine önemli bir direnç zemini sundu.

Batı dünyasındaki imajının bir daha düzelmemek ve hep daha da kötüleşmek üzere bozulduğu bir kırılma anı olan 2013 Gezi olayları esnasında kendi tabanını kastederek sokağa inen muhaliflerine karşı “Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum” demiş olması hatırlardadır. Erdoğan’ın bu sözleri, Gezi olayları sürerken 4 Haziran 2013’te Fas, Tunus ve Cezayir’i kapsayan kuzey Afrika gezisi öncesinde Reuters muhabirinin sorularına cevaben sarf etmesi de kendi dış politikasından bağımsız, rastlantısal bir vaka olarak görülmemeliydi.

Madem Erdoğan “her seçim zaferinin dışarıda da çok müspet yansımaları olduğunu” tespit emektedir, o halde bu doğru mantıktan hareketle, 31 Mart 2019 yerel seçimleri yenilgisinin de dışarıda kendisi için olumsuz yansımalara neden olacağı öngörülmelidir. Erdoğan büyük güç kaybına uğramıştır ve bu durum dünya tarafından anında algılanmıştır.

İkincisi, Türkiye’de Erdoğan’ın otoriter yönetimine karşı kendisini seçim sandığında ifade etmekten vazgeçmeyen bir demokratik direncin oluştuğu da yine dünya tarafından görülmüştür. Bu gerçekliğin algılanmasının, zayıflayan Erdoğan üzerindeki dış baskıyı artıracağı öngörülmelidir. En çok da ABD ile ilişkilerde kendisini hissettirecek bir baskı olacaktır bu.

Türkiye-ABD ilişkileri, Erdoğan’ın Rusya’dan S400 hava savunma sistemi alımındaki kararlılığı nedeniyle bir “çarpışma düzlemi”nde seyrediyor. İki ülkenin ilişkileri bir “mükemmel fırtına”ya doğru yol alırken Ankara’nın S400’leri alması ve konuşlandırması halinde Türkiye’nin Amerikan yaptır��mlarına maruz kalması kaçınılmaz gibi. 2017 tarihli “Amerika’nın Karşıtlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası” (CAATSA) Rusya’dan kayda değer nitelikte silah sistemi satın alan ülkelere ve bu ülkelerin ilgili yöneticilerine değişen vasıfta yaptırımlar uygulamaya ABD Başkanı Donald Trump’ı memur ediyor.

CAATSA kapsamında, hedef ülkenin IMF gibi uluslararası finans kurumlarına erişiminin engellenmesi dâhil 12 farklı türde yaptırım seçeneği yer alıyor. Türkiye’ye S400 sevkiyatı açıklandığı gibi yaz ortasında yapılırsa Türkiye’nin sonbahara doğru CAATSA yaptırımları arasından ABD Başkanı Trump’ın seçeceği en az beş adedine maruz kalması söz konusu olacak.

CAATSA’dan bağımsız olarak, S400’leri konuşlandırması halinde Türkiye’ye ortak üreticisi olduğu F35’lerin verilmeyeceği de kesin. Gerekçe, uçağın sırlarının Rus hava savunma sistemi radarları tarafından ele geçirilmesinin önlenmesi olacak. Bu bağlamda ABD’nin Türkiye’ye F35’lerin konuşlandırılmasıyla ilgili teçhizat sevkiyatını durdurduğu yerel seçimlerden bir gün sonra, 1 Nisan’da açıklandı.

ABD’deki karar vericiler söz konusu sevkıyatı durdurmak için 31 Mart yerel seçimlerinin yapılmasını beklediler. Bu zamanlamayı, olayın Erdoğan tarafından Amerikan karşıtlığını tahrik eden bir seçim malzemesi olarak kullanılmasının önlenmesi dışındaki herhangi bir başka nedenle açıklamak güç.

Erdoğan’ın yerel seçim yenilgisinin, ABD yönetimi ve kurumlarındaki Erdoğan karşıtlarını daha da cesaretlendireceği, Ankara’ya karşı yaptırım uygulamakta daha istekli davranmaya teşvik edeceğini öngörmek de zor değil. Tutum alışlardaki muhtemel sertleşmenin Türkiye’nin içinden geçtiği ucu açık ekonomik krizin etkilerini artırması da beklenmelidir.

Yerel seçim yenilgisi ABD’yle ilişkileri daha da zorlaştırırken diğer yandan Erdoğan’ı Moskova’yla bugünkünden de yakın ilişkiler içinde olmaya sevk edebilir. Mamafih kendisine bir oyun alanı açan Amerikan-Rus dengesini yitirmiş bir Erdoğan’ın Moskova’yla ilişkilerinin bir mahkûmiyeti andıracağını kestirmek de zor değildir.

Bu arada Rusya Devlet Başkanı Putin’in Erdoğan’ı 31 Mart’tan sonra bir “seçim başarısından dolayı” telefon açarak tebrik ettiğini öğrenmek kişide geçici bir gerçeklik duygusu kaybına neden olabilir.

Mamafih Erdoğan’ın yenilgisi daha büyük değilse bunda Putin’in de payı olduğu unutulmamalı. Rusya ve Türkiye arasında 17 Eylül 2017’de Suriye’nin İdlib bölgesi için varılan “Soçi mutabakatı”nın başarısızlığa uğradığı uzun zamandır malum iken bölgedeki El Kaide türevi Heyet Tahrir El Şam’a karşı Rusya destekli Suriye operasyonunun bugüne kadar ertelenmiş olması, Türkiye’deki siyasi takvim göz ardı edilerek açıklanamaz. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce başlayacak bir operasyonun Türkiye’ye olacak muhtemel yan etkileri iktidarın daha fazla oy kaybetmesine yol açabilirdi.

Şimdi ise bu zamanlamaya bağlı olarak İdlib’e yönelik bir operasyonun gerçekleşme ihtimali arttı. Buna mukabil Ankara’nın da seçim yenilgisinin gündemden çıkması için Suriye’de PKK’nın uzantısı olarak gördüğü YPG’ye karşı bir operasyon düzenleme arayışlarının artması muhtemeldir. Erdoğan’ın seçimlerden bir gün önce 30 Mart’ta, İstanbul’da düzenlediği bir mitingde, “Seçimden sonra ilk iş Suriye meselesini mümkün olursa masada değil sahada mutlaka çözeceğiz” diye konuşması boşuna değildi. Çünkü seçimden kötü bir sonuçla çıkacağını bilmemesi imkânsızdı.

Nihayet, ABD’yle kriz perspektifi ve ekonomik kriz faktörü Ankara açısından Avrupa’yla ilişkilerin önemini artırıyor. Avrupa Birliği ve Avrupalı büyük aktörlerin yerel seçimden güç kaybederek çıkmış bir Erdoğan üzerinde kuracakları baskılardan sonuç alacakları beklentisine girmeleri muhtemeldir.

Kaynak: Al-Monitor