Adam daha da kaybedecek!

Erdoğan bu seçimde devletin tüm olanaklarını oy kazanmak için kullanması bir yana, sandığa da müdahale etmesine rağmen kaybetmiştir. Eşit ve adil bir süreç yaşansaydı, çok daha farklı kaybedecekti. Toplumun tamamı da bu gerçeği bilmektedir. Meşruluk tartışması büyüyecek ve derinleşecektir!

Adam daha da kaybedecek!

Yerel seçim sonuçları göstermiştir ki Erdoğan’ın stratejisi ve taktiği başarısız olmuştur. Erdoğan tarzı başkanlık sistemi modeli, bir tarafın tek parça (en az yüzde 50) diğer tarafın ise çok parça olduğu bir siyaset düzleminin oturtulmasına bağlıdır.[1] Karşı tarafın birlikte davrandığı “an”larda ise karşılaşmalar yüzde 1-3’lük aralıklarda gidip gelebilmektedir. Referandumda, cumhurbaşkanlığı ve yerel yönetim seçimlerinde (en azından) böyle gerçekleşti.

Erdoğan saflarındaki (masa başı) hesapta, aslında her şey çok kolay gözüküyordu. Yüzde 40-44 aralığındaki AKP, yüzde 7-12 aralığındaki MHP ile ittifak yapacak, böylece yüzde 50 civarını garanti altına alacaktı. Sonuçların daha da garantili olması için karşı tarafın (topyekûn) birlikte davranması da önlenecekti. Kaba işbölümü de buna göre yapılmıştı; Erdoğan asıl olarak AKP-MHP toplamını konsolide edecek (din-millet edebiyatı ve CeHaPe düşmanlığı), Soylu da CHP-İYİ bloğunu HDP’den ayıracaktı (HDP’yi kriminalize ederek). İkisi de beceremedi!

24 Haziran’da AKP-MHP’nin aldığı yüzde 53,66 oy oranı, 31 Mart’ta belediye başkanlıklarında yüzde 51,62’ye geriledi. Asıl önemli veri olan belediye meclislerinde aldıkları oy ise yüzde 48’lere gerilemiştir. HDP’nin her türlü provokasyona rağmen oylarını (neredeyse) batıda bir bütün olarak CHP-İYİ bloğuna aktarmasıyla 24 Haziran’da (toplandığında) yüzde 35,64 olan oy oranı, belediye başkanlıklarında yüzde 37,56’ya, meclis üyeliklerinde ise yüzde 50 civarına çıktı. Yani iki sonuç gerçekleşmiştir; sadece CHP-İYİ ve HDP’nin toplam oyu artmamış, aynı zamanda AKP-MHP oyu da azalmıştır.

Erdoğan’ın kendisini cumhurbaşkanı seçtirdiği 24 Haziran seçimlerinin üzerinden sadece 9 ay geçmiş olmasına rağmen açığa çıkan bu durum hem yeni rejimin meşruluğunu hem de Erdoğan’ın (AKP’nin) meşruluğunu (yani bekasını) sorgulamak/sorgulatmak için yeterli kanıtlar sunuyor.

-Her şeyin ilacı, bütün dertlerin devası denilen “tek adam”a dayalı dönem daha 9 ay geçmesine rağmen oy desteği açısından erimiştir. Üstelik bu erime son beş yılda düzenli bir şekilde gerçekleştiği göz önünde bulundurulursa yeni rejim bunu durduramamış, büyütmüştür.[2]

-Ülkenin, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere en büyük şehirleri AKP-MHP’nin yönetemeyeceği yerlere dönüşmüştür. (Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Hatay, Van, Diyarbakır, Mardin…) Buralar nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu, eğitim oranın en yüksek olduğu, ekonomik faaliyetin de (ve rantın) en yüksek olduğu, toplumsal ve kültürel etkileşimin en geçişken olduğu yerlerdir. Sandık bir göstergeyse(!) bu illerde yaşayanların çoğunluğu AKP-MHP’nin dayattığı rejimi “meşru” görmemektedir.[3]

-Bu seçim devletin tüm olanaklarının oy kazanmak için kullanılması bir yana, sandığa da müdahale edilmesine rağmen (YSK üyelerinin görev sürelerinin uzatılması, AA’nın örgütleyici olarak işlevlendirilmesi gibi) kaybedilmiştir. Eşit bir seçim süreci ve adil bir sayım süreci yaşansaydı, bu fark çok daha fazla olacaktı.[4] Toplumun tamamı da bu gerçeği bilmektedir.

Meşruluk tartışması büyüyecek ve derinleşecektir! (Ve elbette büyütmek ve derinleştirmek gerekecektir.)

Kendi varlıklarını / kurmaya çalıştıkları rejimi / ittifaklarını “beka” diyerek oylatmaya çalışmak bu bloğun belki de en büyük hatası olmuştur. Erdoğan ve Bahçeli’nin bütün iddialarına ve çabalarına rağmen AKP-MHP’nin bekası ile Türkiye’nin bekasının ayrı şeyler olduğunu ileri sürmek, seçimden çıkarılacak en kesin sonuçtur.

Özellikle İstanbul ve Ankara’nın tek adam (tek merkezden) tarafından yönetilemeyecek oluşu sistemin siyasal işleyişinde “aksaklıkları” büyütecektir… Ve farklı siyasal merkezlerin (ki bunun zemini AKP’nin iktidar olma döneminde ve sonrasında oluşmuştur) güçlenmesine yol açabilecektir.

Ayrıca AKP’nin kendi kitlesinde oluşturduğu “rıza mekanizması” ideolojik bağdan ziyade maddi çıkarın paylaştırılmasına dayalıdır. Belediye hortumlarının kesilecek olması, 25 yıldır buna alışmış olan vakıfların, cemaatlerin, tarikatların, kent rantından beslenen mülk sahiplerinin, arsa spekülatörlerinin, belediyeyle ilişkili yüklenicilerin, tedarikçilerin… ve bunların rabıtalı oldukları tüm siyasi şahsiyetlerin krizini büyütecektir.

Diğer yandan Erdoğan, kayyum atayarak almaya çalıştığı Kürt belediyelerinde de sonuçta başarısız olmuştur. Beklenti, bu kayyumların Kürt halkına “gerçek belediyecilik” hizmeti sunarak, onları hizmetle tanıştırmak ve sandık tercihlerinin değişmesini sağlamaktı. Bu sonuç elde edilebilseydi, Batı’ya dönüp “İşte gördünüz, Kürt kardeşlerimi HDP’den kurtardım” denebilecekti. Kayyum atadığı 94 belediyeden sadece 3 ili alıp, Kars’ı da kaybetmiş olması bir kenara konursa toplam 24’ünü koruyabildi. Ancak bu durumun, istediği sonuçtan çok uzak olduğunu ve Batı’yı memnun etmeyeceğinin farkında.[5]

Ve belki de meşruluk tartışmasını büyütecek ve derinleştirecek olanların en önemlisi; AKP karşıtlarının artan “özgüveni”leriyle sokaktaki ideolojik hegemonyayı “tekrar” ele geçireceğidir.

***

Erdoğan’ın bu seçimler sonucunda neler yapacağın ilk işaretleri, seçim gecesi konuşmasında yer aldı.

4,5 yıl seçim yok; “destekçilerim merak etmeyin ben uzun zaman iktidardayım.”

Bahçeli’ye teşekkür, meclis çoğunluğumuz sağlam; “İslamcı-milliyetçi cephe sürecek.”

Ekonomide yapısal reform; “sermaye merak etme, sana çalışacağım.”

Fırat’ın doğusuna müdahale; “Kürt halkıyla savaş sürecek.”

Sığınmacılar evlerine; “destekçilerim merak etmeyin, sizi onlardan kurtaracağım”.

Belediye meclislerinde çoğunluk bizde; “başkanlarına belediyeleri yönettirmeyeceğim”.

Açıktır ki Erdoğan, Bahçeli’ye her zamankinden daha fazla mecbur kalacaktır. Yüzde 50’nin altına düşmüş, “siyasal dayanağını” sadece cumhurbaşkanlığı koltuğuna ve yasama meclisinde MHP’ye birlikte sağlayabildiği çoğunluğa yaslamış bir iktidar “normalleşemez”.

Açıktır ki bu seçimin kazananlarından biri MHP’dir. Genel seçimde yaklaşık yüzde 11 oy alan MHP yerel seçimlerde yüzde 6,8 oy almasına karşın il belediye başkanlığı sayısını 1’i büyükşehir olmak üzere 8’den 11’e çıkardı. İstanbul’da ilk kez ilçe belediyesi elde etti.

MHP’nin kazancı kuşkusuz sadece belediyeler olmayacak. Kolu (Ankara) kanadı (İstanbul) kırılmış bir Erdoğan karşısında pazarlık gücü çok daha artacaktır. Erdoğan’ın Meclis’ten yasa çıkarmasının tek yolu Bahçeli’den onay almasına bağlı olduğuna göre Erdoğan’ın dilinden “demokrasi, açılım, barış” gibi sözcükleri duymak bile imkânsız olacak. Ayrıca ordu ve polisteki atamalarda pazarlığın daha yüksek perdeden (rütbeden) başlayacağını tahmin etmek de güç değil. Kısacası kontrgerillanın daha etkin, propagandanın daha milliyetçi olmasını beklemek gerekecek!

Diğer yandan Erdoğan’ın Rusya ve ABD arasında oynamaya çalıştığı oyunun son perdesi de yaklaştı. Görünen yüzü, S400- F35 olan kızıştırmada Temmuz kuyruğun kopacağı ay olacak. F35 ile saldırıp S400 ile savunma yapma “becerisi”ne sahip olunmadığı sürece Erdoğan bir tercihte bulunmak zorunda. Tercih ise ortaklardan birini çok fena “küstürecek”.

Ekonomik krizin beklentisi bile ekonomik kriz çıkarmak için yeterli, Erdoğan’ın 17 yıldır başında olduğu ekonomik düzen için. Oysa şu krizin yaşandığını ve çok daha büyüyeceğini tanzim satışlardan bile görmek mümkün. Herkesin bildiği ekonomik kriz seçim sonrasına ertelenmişti.

Tüm bu gelişmeler, yani toplumsal meşruiyet krizinin büyümesi ve buna eşlik edecek bir ekonomik kriz Erdoğan’ın yönetemez hale gelmesine ilerleyecektir.

***

Bu noktada toplumsal muhalefetin yerel yönetim başarısıyla yetinmesi düşünülmemeli, düşünülemez de.

Şu an seçimlerin kesin sonuçları resmi olarak açıklanmış değil ve AKP cenahı yenilgiyi henüz kabul etmiş değil. Son ana kadar bütün kozlarını oynayacaklardır.[6] İlk olarak var olan durumun korunması gerekiyor.

Açıktır ki seçim süreci ve sonucu, muhalefet için “yeni” olanaklar açığa çıkarmıştır.

Seçim süreci, asıl olarak AKP-MHP bloğuna karşı oluşmuş ve sandığı hedefleyen bir birliktelikti. Bu karşıtlığın içinde, başta CHP ve HDP’ye düşen nesnel yükümlülük, en geniş kitleyi hedefleyen politik, kültürel, sosyal ortaklıkların oluşturulmasıdır. Bir ucunda sosyalistlerin ve HDP’nin diğer ucunda İYİ Partililerin oluşturduğu bir yelpazenin tamamı için bir politik ortaklığın mümkün olmadığını bilmek ancak “mümkün olabilecek olanı” da zorlamak ilerici güçlere düşecek.

Diğer yandan kazanılan belediyelerin neoliberal belediyecilik anlayışından uzaklaştırılması ve halkın çıkarına bir yerel yönetim anlayışının/uygulamalarının yerleştirilmesi sadece seçilmiş olanların iyi niyetine bırakılamaz.

Seçim süreci boyunca halk yararına demokratik bir yerel yönetim programını dile getiren, sermayenin ve iktidarın karşısında halkın çıkarlarını sol bir programla gündemleştiren devrimciler bir biçimde bugün iktidardan alınan yerel yönetimlerde bu program ve taleplerin “seçim dönemi propagandası” olarak kalmamasının asli takipçisi olacaktır. Benzer şekilde, halkın siyasal alandan dışlandığı koşullarda faşizmin karşısında halk örgütlülüğünü sağlama hedefi de konmalıdır. Yerel seçim döneminde ortak zeminler inşa ederek, ittifaklar kurarak somut olarak sandığa müdahale edilen ve kazanım sağlanan yerlerde özellikle Hopa gibi devrimci geleneği bugünkü ortak mücadele zeminine taşıyan, Borçka gibi “sağ”ın güçlü olduğu bir bölgede başarı kazanmayı sağlayan inisiyatiflerin bundan sonra atacağı somut adımlar, yaratacağı örnekler, sadece o bölgelerin geleceği bakımından değil, ülke çapında sol alternatiflerin güç kazanması açısından önemlidir.

Önümüzdeki döneme dair yapılacaklar olanlar, çok daha ayrıntılı planların çıkartılmasını kuşkusuz zorunlu kılacak.

Ve elbette tüm bunlar Erdoğan rejiminin gericiliğine, faşizmine ve neoliberalizmine mücadele ederken şekillenecek!

 

Dipnotlar:

[1] İki partili sistemin Türkiye siyasetinde oluşturulması, Kürt halkı kendisini ayrı bir siyasal düzlemde örgütlediği sürece mümkün değildir. Ya da ayrı bir ifade ile taraflardan biri Kürt halkının siyasal tercihlerini bir bütün olarak kapsamadığı takdirde mümkün değildir.

[2] Beş yılda seçmen sayısının sabit olduğu varsayılsa bile ittifak partilerinin oy oranı önce 57.3’ten 51.1’e, ardından da 48.3’e düşmüş, erime düzenli hale gelmiş. Oy sayısı olarak toplamda 1 milyon 600 bin kayıpla beş yılda neredeyse yüzde 9 civarında gerileme yaşanmış.

[3] Ayrıca bu eğilim, kazandıkları illerde de artmaktadır. Kocaeli’nde yüzde 60’dan 52’ye, Bursa’da yüzde 57’den 49’a Samsun’da yüzde 68’den 56’ya, Gaziantep’te yüzde 64’ten 52’ye, Kayseri’de yüzde 72’den 58’e düştü.

[4] Selahattin Demirtaş’ın miting yapabildiği, TRT’nin her partiye eşit süre ayırdığı, asla çıkmazlar ama başkan adaylarının karşılıklı tartışabildikleri TV programları yapılabilseydi.

[5] Bu noktada Kürt Siyasi Hareketi’ni tüm eleştirilerden vareste tutmak da doğru olmaz. Ne olursa olsun Kürt illerinde azalan oyları sadece kumpasla, tezgahla, oy kaydırılmasıyla izah etmeye çalışmak (politik tercih bile olsa) hipermetropluğa yol açar. İkincisi ise Dersim’deki sonuçtan (ilk yapılan açıklamalara bakıldığında) hala ders alınmamıştır. “Nohutçu komünist” diye tanımlanınca, yenilginin daha da can acıtması beklenmelidir oysa. Açıktır ki HDP’nin “hemen” yeni bir yerel yönetim anlayışı geliştirmesi ve bunu hayata geçirmesi gerekli. Bu yapıldığında Mersin Akdeniz’de, CHP’lilerin (anlaşmaya rağmen) ortak aday oy vermeme tutumu gibi tercihler engellenebilir.

[6] Başarılı olma durumunda ise yani İstanbul’da sonuçların değişmesi durumunda zaten bambaşka bir “sürece” girilir. “Kazanmış” ama masa başında “kaybettirilmiş” bir kitlenin davranışı, bir önceki seçim sonu tutumlarına zaten benzemeyecektir.