Bu da kitabın piyasası – Hatice Eroğlu Akdoğan

İsteyen almasın”mış! Mesele bu değil ki. Her zaman her koşulda ‘isteyen alır, isteyen almaz’ gibi bir durum zaten vardır. Söz konusu olan insanların safça eğilimlerini pazar tezgâhınızda nasıl da vitrin süsleme aracı yaptığınız, duyguların, bilincin piyasanın pis koku saçan çarkı içinde nasıl eğip, büktüğünüzdür

Piyasa derken neyi kast ettiğimiz malumdur; basit olarak alınır-satılır şeyler ortamı. Sermayenin döngüsünün en önemli durağı piyasa dediğimiz o arenadır. Çarkı bir çevirirsiniz döner dolaşır, çevirdiğiniz noktaya geri erişir. Döndükten sonra geldiği nokta hiza olarak aynı nokta olsa da sermaye aynı sermaye değildir; ayakta kalması ve yükselmesi için artması gerekir. Özel mülkiyet düzeninin kuralı böyledir. Elbet piyasada alınan satılan şeyler derken aklımıza hemen yediğimiz-içtiğimiz, giydiklerimiz, evde eşya olarak kullandıklarımız vs. gelir. Oysa bu klasik tüketim, alım-satım dönemi kendini çoktan aştı. Pazara sürülen, pazarlanan şeyler illa ki elle tutulur gözle görünür şeyler olmayabiliyor. Manevi dünyamıza ait neler var neler yoksa hepsi sermayenin pazarlama politikalarıyla manipüle edilebiliyor. Sanat ve edebiyat ürünlerine yaklaşım da maalesef bu politikaların başında gelmektedir.

Buna göre sanatın ve edebiyatın da iyiden iyiye bir piyasası oluşmuştur. Salt ülkemizde değil dünyada da böyledir. CIA’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem Amerika hem Avrupa’da kültür, sanat ve edebiyatın emek eksenli yönsemesine karşı el altından, bol para harcayarak yürüttüğü kampanyaları hatırlayalım. CIA, edebiyat, kültür ve sanat alanında ön planda olan toplumcu bakış açısını etkisizleştirmek için çalışmalar yapmıştı.

Dünyadaki ’68 başkaldırısından sonraki süreçte edebiyat alanında piyasacı düzenin reklamcı yüzü iyiden iyiye görünmeye başlamıştı. ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da ya da başka başka ülkelerde bir best-seller bakış açısı aldı yürüdü. Emperyalizmin anayurtları, işbirlikçi taşra burjuvalarının örnek rol ve modeller aldığı yerlerdir de. Bizim ülkemizde de öyle oldu. Tarihsel açıdan önemli eşik olan 12 Eylül’den sonra bizde de bir best-seller aşağı, best-seller yukarı ölçüsü gezinmeye başladı. Gazetelerin magazin sayfalarında aylık best-seller trendini okumaya başladık. Bizim de vitrin önü, reklam kuşağı geçirilmiş best-sellerimiz çıktı. “Ünlü yazar”lık da buna paralel bir eklenti olarak alıp kendini götürüyordu.

Kod:1881

Edebiyat eserleri ya da değişik kategorilerde kitaplar yer yer değerlendirmeye de tabi olabilir. Kimi eleştirmenler bir kitabı çeşitli yöntemler kullanarak bunu yaparlar. Kimi durumlarda değerlendirmeler de bir ödül mekanizması içinde yapılır. Yazanı yeni çalışmalar için özendirme, cesaretlendirme; başkalarının görmekte zorlanacağı yapıtı topluma tanıtma/sunma gibi bir hal de alabilir. Piyasa edebiyatı ya da edebiyatın piyasası kendi içinde bir ahlakı olan bu kuralı da para hırsına kurban etmiştir. Ödül kurullarının oluşumu ve oluşan ödül kurullarının nesnel olma niteliği kaybolmuş; piyasaya sürülen bireyci ama kaotik; toplumcu değer anlayışına ters hatta onu örseleyen yenidünya düzeni denilen savaş, yıkım, açlık, işsizlik ve göç düzeninin ideolojisine uygun bir araç gibi işlemeye başlamıştır. Bir ödül jürisinde olan birinin, birkaç jüride olması; yapıtların okunmaması, jüridekilerin oy verdikleri her kitap için her ne hikmetse aynı görüşte olmaları sorununu bile bir yana bırakılım, şu an edebiyatın piyasasının atları Üsküdar’ı geçti bile… Yani işler bu alanda da çarkla yapılıyor.

Gelinen nokta bir yayınevinin hızını alamayıp “Mustafa Kemal” kitabının 1881 adedini özel bir baskıyla 2500 liraya satışıdır. Edebiyat piyasası gerçekten araba, beyaz eşya, giysi piyasasından farkı değildir. Çünkü o bir kere piyasada alınır-satılır kıvama sokulmuştur. Yeni yetme ya da adı bilinmeyen yazarlar istediği kadar yazın yaşamını sürdürmek, okur bulmak için çırpınsın dursun, belirli yayınevleri, belirli anlayış ve kalıplarla çektikleri yazarlarla suyun başını çoktan tutmuştur. Eğilimleriniz, hayranlık duygularınız reklamıyla paketlenmiş olarak size yabancılaşan başka bir şey olarak elinize geri gelmiştir. McDonald’s kitap fuarının girişine afişte o şişkin görünen hamburgerin yanına “Klasiklerin Modası Asla Geçmez” demiyor muydu? Sizin klasik eser anlayışınızı, size başka türden yabancılaştırıyordu. 1881 adet koduyla “Mustafa Kemal” kitabı da buna benzer bir durum oluşturuyor. Yarın bir boyutuyla bir başkası benzer yöntemlerle anlamları olan başka tarihleri de sömürü aracı haline getirir mi getirir.

İsteyen almasın”mış! Mesele bu değil ki. Her zaman her koşulda ‘isteyen alır, isteyen almaz’ gibi bir durum zaten vardır. Söz konusu olan insanların safça eğilimlerini pazar tezgâhınızda nasıl da vitrin süsleme aracı yaptığınız, duyguların, bilincin piyasanın pis koku saçan çarkı içinde nasıl eğip, büktüğünüzdür.

Pazarlamanın kokusu da çabuk yayılır. Madem kurulmuş bir piyasa var. Satıcının biri malını tutup böyle pazarladı ve birkaç saat içinde acayip para da kazandı. Elbet o piyasa bir dahaki sefere önceki piyasa gibi olmayacak. Yayıncı patronlardan biri pastadan o şekilde iyi bir dilim kopardıysa diğeri de aynısını koparıp yemek için yeni yollar arayacaktır. Kıran kırana atılan çalımlar sanat olarak edebiyatı biraz daha yerin dibine sokacak; sahicilik, samimiyet biraz daha yara alacak, çürüme bir yerden bir yere de sıçramaya devam edecektir.

Siz, ya da kitabı satın alanlar emin olun Mustafa Kemal’in doğduğu 1881 yılı o satış işlemi sürecinde onların umurunda bile olmamıştır. Hatta bence o tarihin rakam olarak daha büyük olmamasına üzülmüşlerdir. Birkaç saate 2500 kitap satıldığına göre, bir günde satacakları ne çok kitap olabileceğini düşünerek yeni planlar kurmaya koyulmuşlardır. Çünkü siz, biz, onlar, bunlar okur değil öncelikle müşteriyizdir. Müşteriyi bir malı almaya ikna etmenin kapitalist ilişkilerde bir sürü yöntemi vardır. Siz bu yöntemlerden birine kandınız. Siz Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi düşüncesiyle sayıya itibar ettiniz, onlar ise bir çamaşır makinesi ya da buzdolabı satmış gibi ceplerini şişirip mutlu oldular. Yüreğinizden bir şeyler koptuğunu anlamak için belki zamana ihtiyacınız var. Geçmiş olsun elbet!