Bir kitap fuarının ardından – Hatice Eroğlu Akdoğan

Kitap ya da kitaplar salt kitap ve okurdan ibaret olabildiğinde fuarı ya da şenliği çok güzel. Ama bu mesele, yani fuar meselesi artık piyasalaşmış kitap ve piyasalaşmış edebiyat ve yazar meselesi olmuştur

TÜYAP’ın düzenlediği 37. İstanbul Kitap Fuarı insan sayısı bakımından yoğun geçti. Geçen yıl, yani 2017 yılında fuarı 715 bin kişi ziyaret etmişti. Bu yıl katılanların sayısı ise 611 bin. Ulaşımın daha önceki yıllara göre nispeten kolay oluşu yoğunluğu artırıyor. Elbet alıcı ile katılımcı olmak ayrı şeylerdir. Fuara öncelikle satış için giden yayıncılar için makbul olanı satın alan katılımcılardır. Aklı başında, yazmayı kendi kişisel yeteneği ve bunu toplumla paylaşım açısından önde tutan yazarlar için ise okurun ya da fuara gelen katılımcıların kitaba ve yazara yönelik ilgisi önemli olandır.

İlgi duymak illaki bir şeyi satın almakla olmaz. En azından kitap açısından durum böyledir. Az buçuk bilinçle fuara gelen okur, kitabı edinme gücü yoksa bile piyasa dediğimiz alım-satım pazarında yeni ne tür yayınlar çıkmış, çıkan yayınların güncel toplumsal durum ve sorunlarla bir paralelliği var mı, yok mu, ortamdaki baskı yayın içeriklerine nasıl etki etmiştir, hangi yayınevleri fuarda var, bilindik hangi yayınevleri yok, eğer yoksa nedeni nedir, hangi yazarlar, hangi stantta gösterimde, görünmeyenler nerede, yayınevlerinden hangisi ne kadar yer kaplamıştır vs. vs. Bu ve bunun gibi sorularla gelen okurların katılımı, bir kitabı edinmeseler dahi fuardaki gözleme dayalı görüşleriyle ortama bilinçli bir etki kattığı açıktır.

Özellikle kendisi özel bir şirket olan TÜYAP, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin işbirliği ile değişik illerde düzenlenen en büyük kitap fuarlarının düzenleyicisi konumundadır. Ve kitap fuarlarının manzarası, bizlere gittikçe kitap ve okur ilişkisinde gelinen noktaya ilişkin önemli düzeyde fikir edinmemizi sağlamaktadır. Hem küçük ve hem de sol eğilimli yayınevleri açısından kitap fuarında gözle görülür bir daralmanın olduğunu son dört beş yıl içinde kolayca fark edebiliyoruz. Yayıncılığı aynı zamanda toplumsal sorumluluğun bir işlevi olarak gören sol görüşlü yayınevleri satış yapmaktan öte salt okurları aradığında kendileriyle yüzleşebilsin; yan yana gelsin istiyorlardı. Son yıllarda ise bu yayınevleri ya bir bir geri çekilmekte ya da metrekare hesabı kiraladıkları alanı küçültmektedirler. Onların bıraktığı boşluğu ise edebiyatı ve yazarı piyasacılığın boyalı malzemesi haline getiren tekelleşmiş yayınevleri doldurmaktadır. Söz konusu yayınevleri önceki yıllarda tek bir salonda yer almışken artık yıllar içinde diğer salonlara da yayılmış haldedir. İstanbul’daki fuarın vazgeçilmez kitapçısı Sol Yayınları, Ankara’dan kalkıp geldiği fuara artık iki yıldır katılmamaktadır. Aynı halde başka yayıncılar da var. Normal olarak stant kirasını ödemekte zorlanan bazı yayıncılar ise daha az kira ödemek için sivil toplum kuruluşları ve sahaflar için tahsis edilen salonda kendilerine ancak küçük bir yer edinebilmektedir.

Genel açıdan durum bu iken, kitaba ve yazara ilişkin olanda ise müthiş bir reklam etkisi yer almaktadır. Kitap, her şeyden önce ayağa geçirilecek spor bir ayakkabı, sırta giyilecek bir gömlek ya da kitaba gönderme yaparak fuar girişine “Klasiklerin modası asla geçmez McChicken!” yazı ve resimli reklam afişi asan McDonald’da yenilecek bir hamburger gibi herhangi bir tüketim nesnesinden görünüşte aynı kılınmaktadır. Kitaba patronluk yapanın işi, onu allayıp pullayarak egemen kültür politikasının kodlarına uygun bir şekilde alıcısının avucuna koymaktır. Evet kitap, yayıncı patron için bir mal ve bu malın da bir alıcısı, yani müşterisi vardır. O yüzden stantlar arasında gezenlere artık genel olarak “okur” değil de daha çok “müşteri” deniyor; mal ve müşteri piyasa ilişkisini bütünleyen iki şey.

Stantlarda kendilerine imza masaları açılan yazarlar ise patron açısından ticari bir mal olarak piyasadaki kitabın satışına etki yapan marka-isimden ibarettir. A kitabının satış varlığı ancak ve ancak A isimli yazarla yan yana getirilerek tamamlar. Hatta ortalıkta ısmarlanmış -piyasa deyimiyle sipariş edilmiş- kitaplar, konular ve yazarlar vardır. Toplumdaki gençlerin, yetişkinlerin genel ruh hali nedir? Onların ruhuna uygun düşen kitaplar hangileri olur? Bu ve benzeri sorulara verilecek cevap piyasada etkili olmak için yol göstericidir. Kitap patronu elindeki sermaye ile kiminle, ne üreteceğini de böylece önceden planlamış olmakta.

Kitaba ilişkin bir “ün”, yazara ilişkin bir “ün” derken gündem ya da ortalık boyalı bir yapaylıkla kaplanıyor. O capcanlı gördüğümüz renklerin ardındaki gerçekler görünmez oluyor. Hâl böyle olunca fuara gelen katılımcıların bir kısmı ya da piyasanın etki ettiği kadarıyla önemli bir kısmı avucunda bir “ün” güzellemesiyle stant stant dolaşıyor. “Ünlü” kitabını, “ünlü” yazarını bulan tüketici “mutluluk” rüzgarını bir nefes de o içine çekip deşarj oluyor. “Ünlü” ile çektirdiği fotoğrafı, aldığı imzayı sosyal medyada paylaştığında mutluluğu biraz daha tavan yapmış olacak. Pazardaki görüntünün cazibesine kapılan başka müşteriler de aynı yolu takip edecekler. Kitabın piyasası ya da piyasanın kitabı süreçten canlı çıkıp kendini yeniden, yeni kodlarla üretmeye devam edecek.

Reklam çemberinin dışında kalmış olan ünsüz yazar ve ünsüz eserler böyle bir ortamdan kendini nasıl kurtarıyor? Elbet çok zorlanıyor. Kitap tekelciliğinin baskısı altındaki yayınevleri dokuz gün kaldıkları İstanbul’daki fuar şirketine borçlarını ödemek için aylarca uğraşmak zorunda kalıyorlar. Piyasalaşmanın kendisi, ilerleme anlamında toplumsal sorumluluğa dayalı anlayışla hareket eden yayıncıları da yazarları da olumsuz etkiliyor. Onlar da okur değil “Bugün müşteri çok az” demeye başlıyorlar. Müşteriyi kaçırmamak adına da pazarlama yöntemleri ufaktan devreye girmeye başlıyor. Şu kadar indirim, olmadı bu kadar indirim derken “Bu kitap şunu anlatıyor, şöyle anlatıyor” diye bir de kitabın konusu, içeriği etkisi üzerinde deşifrasyona da gidiliyor. Bence bu noktada kitaba ilişkin duygular örselenmiş de oluyor. Bir ilkokul çocuğu bile “Kitabın yazarı benim, imzalayabilirim” diyen yazara şöylesine kaşlarını kırarak “Ünlü müsün?” diye soğuk bir yaklaşımla soruyor. Ola ki alacağı kitap buna değmeli.

Kitap ya da kitaplar salt kitap ve okurdan ibaret olabildiğinde fuarı ya da şenliği çok güzel. Ama bu mesele, yani fuar meselesi artık piyasalaşmış kitap ve piyasalaşmış edebiyat ve yazar meselesi olmuştur. Fuar piyasasına katılan yayıncı, giren katılımcı sayısı artabilir. Önemli olan bunun arkasında katılamayanların, katılıp da aradığını bulamayanların meselesine; en önemlisi de edebiyatın ve kültürel değerlerin alınıp satılan meta haline getirilişine bakmaktır.