Muhammed Selman’ın arsız “kurgusu” ve ABD emperyalizmi  – Cenk Ağcabay

Trump, “Bu sürece biz dahil olduk, Türkiye dahil oldu. Bu korkunç bir şey ve gözden kaçan bir olay olmayacak” diyerek, Suudi yönetimini rahatlatacak “arsız bir kurgu”yu ortak mutabakatla hep birlikte ürettiklerini ortaya koydu

2014 yılına kadar İngiliz MI6 servisinin başkanlığını yürüten Sör John Saves 19 Ekim’de BBC’ye yaptığı açıklamalarda, İngiliz hükümet kaynakları ve Türkiye’deki MİT kaynaklarından aldığı bilgilerin ve mevcut kanıtların, Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin arkasında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman’ın bulunduğunu gösterdiğini dile getirdi. Saves, cinayetin Suudi yönetiminin bilgisi dışında birtakım sorumsuz yetkililer tarafından gerçekleştirildiği şeklindeki iddiaların, Suudi yönetimi tarafından olayın sorumluluğundan kurtulmak amacıyla üretilen “arsız bir kurgu” olduğunu söyledi ve Prens Selman’ın ABD yönetiminden “istediği gibi davranabileceği” yönünde işaretler almasa böyle bir şeyi yapmaya kalkışamayacağını ileri sürdü.

Konuşmasında, “Türk Gizli Servisi”nin çalışma tarzından ve profesyonelliğinden övgüyle söz eden Saves, “Türk Gizli Servisleri”nin bulgularının cinayetin Prens Selman’a çok yakın bir ekip tarafından işlendiğini açık olarak gözler önüne serdiğini belirtiyordu. Suudi Kraliyet ailesinden, Suudi iş çevrelerinden ve Suudi dinsel liderlerinden oluşan bir grubun Prens Selman’a zarar vermek için onun cinayetle olan ilişkisini kullanacağını da haber veren Saves, “bazı cezalandırmaların” söz konusu olabileceğini tahmin ediyordu.

Saves’in yaptığı bu açıklamalardan kısa bir süre sonra, Suudi Arabistan tarafından Kaşıkçı olayıyla ilgili olarak tam da onun “arsız bir kurgu” olarak ifade ettiği tarzda bir resmi açıklama geldi. Suudi Arabistan yönetimi Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında yaşanan “bir arbede” sırasında öldüğünü kabul etti. Yapılan açıklamada, olayla ilişkili olarak 18 Suudi vatandaşının gözaltına alındığı duyuruldu.

Ahmed Asiri’nin görevden alınışı

Bu haberin ardından, Kral Selman’ın 5 üst düzey yetkiliyi görevden aldığı açıklandı. Görevden alınanlar arasında bulunan Ahmed Asiri’nin ismi son birkaç günde Batı basınında sıkça yer almıştı. Asiri’nin isminin yer almasının nedeni, Suudi yönetiminin “arsız bir kurgu” ile sorumluluktan kurtulmaya çalışacağı yönündeki haberlerde ona özel olarak işaret edilmesiydi. Veliaht Prens Muhammed Selman’a yakınlığıyla tanınan bu isme cinayetin sorumluluğunun yükleneceği New York Times tarafından gündeme getirilmişti. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Kral Selman’la yaptığı görüşme sırasında, Asiri’nin isminin olayın sorumlusu olarak zikredildiği haberleştirilmişti. Beklendiği gibi de oldu.

Suudi Arabistan’ın fiili olarak bir numarası konumunda bulunan Prens Selman, birkaç gündür basında yer alan bu haberlere rağmen sunulacak senaryoda ve suçun yükleneceği isimde bir değişiklik yapmaya dahi gerek duymadı. Prens Selman’ın son iki haftada giderek artan baskıya rağmen sergilediği bu rahat tutumun asıl nedeni Trump’ın konuyla ilgili açıklamasıyla belirginleşti. Trump, Suudi Arabistan’ın konuyla ilgili açıklamasının “güvenilir” ve cinayetle ilgili tutuklamaların “çok önemli” olduğunu söyledi. Trump, “Bu sürece biz dahil olduk, Türkiye dahil oldu. Bu korkunç bir şey ve gözden kaçan bir olay olmayacak” diyerek, Suudi yönetimini rahatlatacak “arsız bir kurgu”yu ortak mutabakatla hep birlikte ürettiklerini ortaya koydu.

Cinayeti fırsata çevirmek

Kaşıkçı olayını Trump ve Prens Selman’ı darbelemek için bir fırsata dönüştürmek isteyen ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki politik güç merkezlerinin iki hafta boyunca yükselttikleri sert baskı ve Suudi yönetiminin sunduğu senaryonun aşırı zayıflığı, Trump’ın biraz daha dikkatli olmasına yol açtı. Trump açıklamasında, “Suudilere bazı sorularımız olacak. Bu konuda Kongre ile birlikte çalışacağız” dedi ve geçen yıl gerçekleştirdikleri silah anlaşmasını korumak istediğini, Suudi Arabistan’a “bir tür yaptırım uygulama” yolunu seçebileceğini belirtti.

Kongrede Kaşıkçı olayı üzerine gelişen tepkiler Trump’ı bir yandan sıkıştırıyor ama diğer yandan da onun bu vesileyle Suudi yönetiminden çok daha büyük paralar ve kendisine daha fazla hizmet talep etmesi için oldukça uygun bir zemin sunuyordu. Onca çekişmeden sonra, Kaşıkçı olayı vesilesiyle Batı’dan övgü üzerine övgü alan Türkiye Saray iktidarının bu süreçte Suudilerden neler kopardığı tam olarak bilinmiyor ama bu olayın kazananları arasında bulundukları ve pazarlıklarda oldukça avantajlı bir konumda yer aldıkları açık.

Washington Post, Suudi Arabistan’ın yaptığı açıklamadan sonra, epeydir Batı basınının şamar oğlanına dönmüş olan Tayyip Erdoğan hakkında şunları yazdı: “Suudi Arabistan’ın gazeteci Kaşıkçı’nın ölümünü kabul etmesinden sonra dünyanın çeşitli yerlerinden adalet çağrıları yükseliyor, fakat hiç kimse petrol zengini monarşiye Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kadar baskı yapmadı.”

Suudilerin cinayeti kabullenmesi hakkındaki yorumlarda genel olarak, Kral Selman’ın yoğun bir saldırı altında bulunan oğlunu korumaya kararlı olduğu vurgulanıyor. Kral Selman Suudi istihbaratının üst düzey isimlerini görevden aldı, bu örgütlerin yeniden yapılandırılması ve yeniden yapılandırma işinin başında Prens Selman’ın bulunması emrini verdi. Suudi Arabistan’ın askeri ve istihbari örgütleri üzerinde kurduğu mutlak tekel nedeniyle iki haftadır yoğun eleştiri altında olan Prens Selman açısından bu karar gerçekte korunma da değil adeta bir ödüllendirilme…

Peki tüm bunlarda tuhaf olan herhangi bir şey var mı?

Hiçbir tuhaflık yok.

“Al gülüm ver gülüm”

Kaşıkçı olayını bir fırsata çevirerek Prens Selman’ın olayla bağlantısı üzerinden Trump’a sert saldırılar düzenleyen New York Times’ın sayfalarını açtığı Maureen Dowd’un da yazdığı gibi: Suudiler “Petrol fiyatlarını düşük tuttukları, bizim savaş jetlerimizi satın aldıkları, donanmamıza ve dronelarımıza ev sahipliği yaptıkları ve bize bölgede önemli bir korunak sundukları sürece kendi ülkelerini gururla ortaçağda yaşatabilirler.”

İşte Dowd’un sıraladığı bu nedenler ve eklenmesi gereken bazı ek unsurlardan ötürü ortada tuhaf bir durum yok. Bu bir “al gülüm ver gülüm ilişkisi” ve ABD ve Suudi Kraliyet ailesi uzun yıllardır bu ilişki tarzı sayesinde bölgede hegemonyayı tesis ediyorlar. Dowd yazısında, kadın haklarına “duyarlı�� bir kadın dışişleri bakanı olarak Hillary Clinton’ın bile Suudi Arabistan’daki kadınların maruz kaldıkları korkunç baskılar hakkında Çin hakkında yaptığı heyecanlı ve ateşli konuşmalar gibi hiçbir konuşma yapmadığını; çünkü ABD ve Suudiler arasında yapılmış Faustvari anlaşmanın bunu engellediğini belirtiyordu.

“İsrail için bir felaket”

Dowd’un sıraladığı bu gerekçelerin yanı sıra Suudi yönetimine güçlü bir ABD koruması sunan bazı önemli güncel konular da bulunuyor. Guardian’ın Diplomasi Editörü Martin Chulov konuyla ilgili yazısında bunları gündeme getirdi. Chulov’un belirttiği gibi, Trump yönetiminin Ortadoğu’da merkeze aldığı İran karşıtı agresif politikanın temel sütunlarından birisi Prens Selman’dı ve ABD yönetiminin “Arap-İsrail Barışı” olarak satmaya çalıştığı ama özünde bütünüyle İsrail yanlısı olan projenin uygulanabilmesinde Prens Selman’a önemli bir rol verilmişti.

İşte bu nedenle, geçmişte ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni ve Obama yönetiminde Ortadoğu ve Kuzey Afrika İşlerinden sorumlu dairenin yöneticiliğini yapan Daniel B. Shapiro, Haaretz’deki yazısında, Kaşıkçı cinayetinin İsrail için bir “felaket” anlamı taşıdığını dile getiriyordu. Shapiro, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da İran karşıtı stratejik yönelişlerinde merkezi bir rol yükledikleri Prens Selman’ın Kaşıkçı olayıyla böylesine afişe olmasının yarattığı rahatsızlıkları konu edinmişti. (Why the Khashoggi Murder Is a Disaster for Israel)

Ona göre, Suudi yöneticilerinin kendi insanlarına yaptıkları zulüm yeni bir şey değildi, ABD Suudilerle Ortadoğu’daki çıkarları gereği kurduğu stratejik ilişkiyi uzun zamandır tüm bunları bilerek sürdürüyordu. Prens Selman’ın şampiyonluğunu yaptığı ekonomik ve sosyal reformlar ABD’nin bu ilişkiyi daha rahat sürdürmesini sağlayacak ve İran karşıtı mücadeleyi güçlendirecekti. Yani bizim başından beri hiç bıkmadan dile getirdiğimiz gibi, Prens Selman’ın “reformları” sadece İran karşıtı cepheyi güçlendirme hedefini taşıyan bir makyaj operasyonuydu. Shapiro’ya göre de, bu İsrail’in stratejik hedefiydi ve Prens Selman, Kaşıkçı’nın katledilmesiyle her şeyi berbat etmişti.

Prens Selman’ın bu son büyük hatasıyla artık güvenilir bir partner olmaktan çıktığını ifade eden Shapiro, onun Lübnan Başbakanı’nı istifaya zorlamasının, Katar’a abluka uygulamasının da hep İran karşıtı cepheyi zayıflatan yanlışlar olduğunu belirtiyordu. Selman’ın önderliğini yaptığı Yemen’e yönelik askeri operasyonların meşru olduğunu savunan Shapiro’ya göre, buradaki tek sorun sivil kayıplar konusunda yeterince hassas olunmamasıydı.

Açık olarak görüldüğü gibi, ne Kaşıkçı’nın katledilmesi ne Yemen’de ya da Suriye’de katledilen on binlerce insan ABD egemenlerinin, İsrail egemenlerinin, Türkiye egemenlerinin umurundadır. ABD ve İsrail egemenleri ciddi yatırımlar yaptıkları “reformcu Prens Selman” projesinin ellerinde patlamasının yarattığı kızgınlıkla durumu toparlamaya çalışıyor; Türkiye’deki Saray iktidarı da bu yeni durumdan kendine yeni “vazifeler” çıkarma telaşında.

Presin ve NYT’nin masalları

Kasım seçimleri öncesi ABD’de Trump’a vurmak isteyenler de fırsat bu fırsattır diyerek tam gaz saldırmaya devam ediyor. New York Times editoryası, Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı cinayetine ilişkin yaptığı açıklamayla dalga geçiyor ve olan bitenin “Bir Suudi Prensinin Peri Masalları” olarak değerlendirilmesini öneriyor. Hikâyenin Suudi versiyonunun zaten son derece açık olan defolarını tek tek ortaya koyan editorya, bu “peri masalından” Trump’ın tatmin olabileceğini ama akıl ve muhakeme sahibi kimsenin tatmin olmayacağını ve Trump’ın prensinin bu cinayetin sorumluluğundan öyle kolayca sıyrılamayacağını iddialı bir biçimde dile getiriyor. (A Saudi Prince’s Fairy Tale)

Alçaklığın kitabı yazılsa ilk sayfasında mutlaka yer alması gereken liberal New York Times’ın editoryası, birkaç senedir kendi sayfalarında sürekli övgüye boğduğu, Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek “reformcu lider” olarak sunduğu Prens Selman’ın daha önce kendisini eleştiren bir gazeteciye 1000 kırbaç cezası verdiğini, Yemen’e felaket getiren bir savaş başlattığını, Lübnan Başbakanı’nı kaçırdığını, kendi kuzenlerini bile içeri attığını bu süreçte birden bire anımsadı.

Prens Selman’ın tüm kredisini tükettiğini savunan editorya, içeriden haberler de veriyor ve Suudi Kraliyet ailesinin önemli unsurlarının da Selman’ı artık zehirli bir unsur olarak gördüklerini belirtiyor. Son birkaç gündür New York Times’ta yayımlanan yazılarda Prens Selman’ın yerini alabilecek “ılımlı” prensler olarak sunulan unsurların varlığı da anımsandığında Suud evinde yaşanan iktidar savaşının boyutları daha da berraklaşıyor. Kaşıkçı’nın kendisinin de bir parçası olduğu bu iktidar savaşının bir kurbanı olduğu bu bilgilerle açık biçimde gözler önüne seriliyor.

Bu iktidar savaşı, Suudi Arabistan’dan ABD’ye dek uzanıyor. Taraflar son derece sert hamleler yapıyor. Bu nedenle, bu savaşın nasıl bir sonuç yaratacağını öngörmek zor. Kesin olan, emperyalizmin asli önceliklerinin son kararı belirleyecek olmasıdır. Bu savaştan Ortadoğu halklarının yararına bir sonuç çıkması mümkün değildir.

Amerika’nın liberal yıldızı New York Times’ın kendi deyimiyle “kanlı” Suudi Prenslerden büyük “reformcu” liderler çıkarması ise yeni değildir. New York Times’ın bu faaliyetinin yaklaşık 70 yıllık bir geçmişi vardır. New York Times’ın yani ABD liberalizminin “reformcu” Suudi Prens seviciliğinin tarihi de yarınki yazımızda ortaya konulacaktır.