Kitap notumuzun penceresinden – Hatice Eroğlu Akdoğan

Ekran başındaki yığınların evlerinin, yaşadıkları çevrenin ekrandakiyle ilgisi yok. Seyircilerin evinde 24 saat makyajlı ve topuklu ayakkabılarla dolaşılmıyor. Zaten önemli olan da o evin, senin yaşadığın ev olup olmaması değil!

Yeni zamanlar, eski zamanların birikim ve olanaklarını aşamayınca; hatta eskinin sermayesini yiyip bitirdikçe, söze daha çok “eskiden öyle miydi” gibisinden yaklaşmayı sürdüreceğiz demektir. Malum, siyasal gericilik eğitimden kültüre, hukuktan ekonomiye, sağlıktan gündelik yaşam ilişkilerine değin her alanda sağladığımız kazanımları, olumlu değerleri kemirip yok ediyor. Okumuş ve okuyan insanı sevmediklerini de açıkça beyan ediyorlar. Okul ve okullaşma bol ama cahillik ve sağduyudan yoksunluk da o denli gelişkin. Eğitim sisteminin ayarlarıyla o denli oynandı ki tünelin bir başından giren çocuk, öbür baştan büyüyüp çıktığında, gelişmişliğin yönüne bakan değil de önünü göremeyen, kafası bulanık bir hal almış oluyor.

Denildiği gibi eski zamanların gölgesini dahi yiyip bitirmiş yeni zamanlara açıklık getirmek için çoğunlukla eskiden örnekleme yapmaktayız. Aslında bu bizim ne denli bir gerilemenin içinde olduğumuzun da kendisinden başka bir şey değil! Eskiye bir yönüyle bir bakalım: Eskiden iyi kötü apartman ya da gecekondu; evlerin oturma odalarında kitaplıklar vardı. Kimi dolap, kimi raf, kimi dekoratif bir divana monte edilmiş kitaplıklar; ya da masada, sehpada üst üste yığılmış kitaplar. Hiç raf, masa filan yoksa karton bir kutuda divanın altına sürülen kitaplar… Eğitimli meslekler edinmiş kişilerin daha büyük ve kapsamlı dermeleri olurdu. Kitaplar yanında, dergiler, gazeteler, broşürler, görsel yanı ağır basan başka materyaller…

Kitap, gelişmenin, dünyaya gelişmişliğin penceresinden bakmanın, mevcut duruma ayak uydurmanın bir aracıydı. Öğrenci, öğretmen, memur, işçi, esnaf da bunun bilincinde olarak kitap ediniyor, her evde kitap da böylece bulunmuş oluyordu. Ön teker nereye giderse arka teker de oraya. İşçinin, memurun evinde kitap olur da yönünü şehirlerdeki gelişmelere çevirmiş olan köylünün evinde kitap olmaz mı? Olur elbet! Köylerdeki evlerde de kitaplar vardı. Okuma artıyor, okullaşma artıyor ve eğitim anlayışının gidişatına paralel olarak kitap okuma alışkanlığı da bunun bir ürünü olarak ortaya çıkıyordu. 12 Eylül Cuntası yok-yoksul evlerinden çıkan kitaplardan bu yüzden suç üretmeye çalıştı.

Seyircilerin evinde 24 saat makyajlı ve topuklu ayakkabılarla dolaşılmıyor

Yeni zamanlar yani günümüz, bizde, siyasal ve sosyal gericiliğin ipleri ele geçirdiği bir zaman. Emperyalist tüketim kültüründe insanları ekran başında hayattan kopuk dizilere kilitleme, uyuşturma alışkanlığı var. Dizilerde geçen ev mekanları burjuvaların ve yağmacıların yaşantısı açısından gerçek. Ancak ekran başındaki yığınların evlerinin, yaşadıkları çevrenin ekrandakiyle ilgisi yok. Seyircilerin evinde 24 saat makyajlı ve topuklu ayakkabılarla dolaşılmıyor. Zaten önemli olan da o evin, senin yaşadığın ev olup olmaması değil! Onun sana ya model olması ya da hayatında ulaşamayacağın bir şeyi izleye izleye uyuşturup gerçeklikten kopartmış bulunması. Dizi evlerindeki dekorlar da izleyiciler üzerinde müthiş etkili! Hemen söyleyelim o evlerin döşemesinde hiç kitaplık yok. Çünkü siyasal gericilik ve emperyalizm kitabı değil koltuğu, perdeyi, halıyı, yatak çarşafını, pırlantayı, porselen takımı diziler aracılığıyla pazarlıyor. Ardından gerçek hayata dönen izleyiciler evlerinden sağlam koltukları, tüplü televizyonları, el dokuması halıları, markası ekranda yer bulamamış kabı kacağı çıkarıyor sırayla elden çatıyor. Bırakalım kitaplıkları, ders kitapları bile bu durumda evde yük. Ah bir okul tatili gelse de şunu ya çatı arasına, ya bodruma ya da çöpe atsak diye çırpınmalar. Gösteri dünyasında olmayanlar ruhlarda sıkıntı yaratıyor.

Lafın gelişi her zaman olduğu gibi ektiğimizi biçiyoruz. Elbette kitapsız ya da az kitaplı kalmamızın tek nedeni bu değil. Teknolojik gelişmeler sonucu kitaptan alınacak kimi verimleri başka yollarla da halledebiliyoruz. Ama hayatın gelişmişliği bir bütün! Günümüze ait bir kitabı okumak nasıl ki kil tablet ya da parşömen üzerine yazılı bir metni okumamızı dışlamıyorsa, teknolojinin gelişmiş olanakları da kitabı bir kenara koymayı getirmiyor. Bir madde daha gelişmiş bir maddenin alternatifi olabilse de onu dışlamayı gerektirmez. Televizyon, sinema ve tiyatroyu dışlamadığı gibi tablet ya da cep telefonları da kitaba yaklaşımı dışlamaz. Eğer bunun aksi söz konusuysa orada bir sakatlık ve çürüme söz konusu demektir.

Nitekim yeni yapılan bir araştırma bizde kitap edimi konusundaki geriliği de ortaya çıkardı. Çürümenin kokusunu bir yerden daha aldık. En gerideymişiz. Avusturalya Ulusal Üniversitesi ile ABD Nevada Üniversitesi’nin bu alanda yaptığı araştırma şu süreçte Social Science Research dergisinde yayınlanmış durumda. 31 ülkede 25-65 yaş arasındaki kişilere 16 yaşındayken evlerinde kaç kitap olduğu sorulmuş. Zira gençlikte sahip olunan kitapların kişinin akademik başarı ve okuma yazma kapasitesini önemli ölçüde etkileyen bir faktörmüş.

Araştırmada Estonyalılar söz konusu yaşta evlerinde ortalama 218 kitap bulundurmakla birinci, 212 kitapla Norveç ikinci, 210 kitapla İsveç üçüncü. Türkiye ise 27 kitapla sonuncu. Evlerimizin %60’ında 5 kitap, %21’inde 20 kitap, %13’ünde 65 kitap, %1’inde 350 kitap bulunmaktaymış.

Ev bazlı kitap ölçütünün resmi devlet açısından da hiç iç açıcı olmadığını biliyoruz. İran’da 6000 civarında bulunan halk kütüphane sayısı ülkemizde 1150 dolayındadır. Bundan 10-15 yıl önce 1400 olan halk kütüphanesi sayısı tıpkı evlerden ortadan kaldırılan kitaplıklar gibi bir anlayış ve akıbeti paylaşmıştır. Bilgisizliğimiz ve cahilliğimiz yine yönetim anlayışımızla doğru orantılı. Eskiye, geçmişe ya da kaybettiğimize bakarak sıradaki derecimizi de şimdiden tahmin edebiliriz.