Ruhban’a çekidüzen vermek[1] – Kutay Meriç 

Saray rejimi tarikat ve cemaatleri toptan ortadan kaldırmayı düşünmüyor. Onları eskisinden daha işlevli olarak yanında görmek istiyor. Aralarındaki kavgaları bir tarafa bırakıp belirli bir İslami ekol etrafında yeni rejimin ideolojik taşıyıcıları olmaları isteniyor

24 Haziran seçimlerinden sonra Saray diktatörlüğünü kurumsallaştırma çalışmaları son hızla sürüyor. CB kararnameleri bu doğrultuda ardı ardına çıkarılıyor. Saray sadece devletin yeniden organizasyonu ile ilgilenmiyor. Aynı zamanda kendi mahallesine de çeki düzen vermek istiyor.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından tarikat ve cemaatlerin devlet, toplum ve siyaset içindeki güçleri, etkileri, rolleri daha çok konuşulur oldu. Saray çevrelerinde tarikat ve cemaatlere çekidüzen verilmesi doğrultusunda kimi tartışmaları hızlandırdı.

Adnan Oktar cemaatine yönelik operasyonun ardından artan tartışmalarda kimi önemli noktalar öne çıkıyor. Kuşkusuz tarikat ve cemaatlerin iktidara ortak olma, devlet içinde devlet olma durumu Saray rejimini artık çok korkutuyor. Ancak mesele basitçe bu değil. Mesele diktatörlüğün inşası sürecinde neoliberal İslamcı gericiliğin hangi tarihsel ve güncel politikayı izleyeceğine dair bir mesele.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tarikat ve cemaatlere yönelik nedenleri farklı gibi görünen üç operasyon yapıldı. Doğrudan CIA’ye bağlı yeni kontrgerilla örgütünü kurmaya aday olmuş devlet içinde devlet haline gelen Fetullah Gülen cemaatinin tasfiye edilmesinin ardından aykırı muhalif siyasal tutumları ile bilinen Furkan tarikatına yapılan operasyon, son olarak da istihbarat örgütlerinden evanjelistlere oradan masonlara kadar karmaşık ilişkilere sahip Adnan Hocacılara yapılan operasyonla tarikat ve cemaatlere yönelik yeniden düzenleme işi Saray’ın gündemine girmiş oldu.

İslam’da güncelleme

Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı bir konuşmada Erdoğan doğrudan Nurettin Yıldız ve benzeri İslamcıların çocuklarla evlilik, kadına dayak vb. görüşlerini hedef aldı. Tayyip Erdoğan gibi aktüel siyaset yürüten pragmatist bir siyasetçi için kitle temeline zarar verecek aceleci İslami tartışmalar ve kimi saldırgan çıkışların izlediği yol açısından tahammül edilebilecek bir yanı yok.

AKP tabanında bulunan, kadın hareketinin de mücadeleleriyle uyarılan geniş kadın kitlesinin hassasiyetlerini dikkate almaması düşünülemez. Ya da şimdi hiç gerek yokken ve henüz işler yoluna koyulmamışken Atatürk’ün heykellerine, simgelerine yapılan saldırılar, hakaretler kabul edilemez bulunuyor.

Erdoğan, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü konuşmasında “Bunlar, İslam’ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz. İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız” demiş ve teolojik meseleler konusunda güncelleme için Din İşleri Yüksek Kurulu’nu göreve davet etmişti.[2] Gelen itirazlar üzerine “Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Ama önüne gelen böyle çıkıp da kadınlarla ilgili genç yaşlı bunlarla ilgili ileri geri konuşmalarının İslam’a getirdiği lekeyi, gölgeyi görmemezlikten gelemez” demişti.

Nurettin Yıldız üzerinden benzeri tutum alanlara Erdoğan tarafından yapılan bu ayar sonrasında, birbirine düşman olanlar dahil İslamcılar üslerine gelen şeyin ne olduğunu anlamış ve bunun karşısında neler yapabileceklerini konuştukları bir toplantı dahi yapmışlardı. Gazeteci Nevzat Çiçek’in moderatörlüğünde yapılan toplantıya önemli isimler katılmış ve bir istişare heyetinin kurulması kararlaştırılmıştı.

Son olarak Anıtkabir’de Atatürk’e hakaret etmesiyle gündeme gelen ve tutuklanan Safiye İnci’nin tutuklanmasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Saray rejimi, Erdoğan 24 Haziran seçim sonuçlarıyla da görmüştür ki kurmak istediği rejimin kitle temelleri zayıftır/kırılgandır. Elindeki bütün iktidar olanaklarına rağmen yüzde 41-42 bandına takılan AKP’nin kitle temelinin önemli bir bölümü bir ekonomik krizden en çok etkilenecek kesimlerdir. Şu an MHP ile kurduğu bir koalisyonla ülkeyi yönetmektedir. Bırakın Erdoğan rejimine muhalefet eden Atatürkçü kesimleri, MHP tabanı ve hatta kendi tabanının bir bölümü açısından da kutsal sayılan bir kişiye, Atatürk’e yapılan hakarete karşı tutuklama ile sonuçlanan işlemin ardında Saray rejiminin kitle temelindeki zayıflık/kırılganlığın olduğunu belirtmek gereklidir.

Mahalleye çekidüzen vermek

Ruhban kesimine verilmek istenen yeni düzen sadece aktüel siyasetin zorunluluklarından kaynaklanmıyor. Tayyip Erdoğan’ın Nurettin Yıldız ve benzerleri üzerinden yürüttüğü güncelleme tartışması aslında daha derin bir müdahalenin ayak sesleriydi.

Erdoğan on altı yıldır siyasi iktidar olduklarından ancak “yerli ve milli” bir kültürün topluma egemen olamayışından sürekli yakınmaktadır. Hatta İslami çevreler İslami gençlik içinde ateizm ve deizmin yaygınlaştığından bahsetmektedirler. Öyle ki on altı yıldır iktidar olan ve imam hatiplerin yaygınlaştırılması için elinden geleni yapan bir iktidar varken imam hatiplerdeki öğrenci sayısı düşmektedir. Son TEOG hamlesi de bu düşüşü tolere etmek için yapılmıştır.

Dağınık halde yüzlerce tarikat ve cemaatten oluşan İslamcı örgütlenmelerin yaşadığı yozlaşma ve çürüme toplumun İslamileştirilmesinin önündeki engeller olarak değerlendiriliyor. Toplumun yeteri kadar İslamileştirilememesinden tarikat ve cemaatler sorumlu tutuluyor. Öyle ya ne istediler verilmedi? Ancak yozlaşmanın çürümenin bütün bir iktidar cenahının iliklerine kadar işlediği de bir gerçek.

Tarikat ve cemaatlerin asıl işi olan toplumun İslamileştirilmesi faaliyeti dışında işlerle iştigal ettiğinden devlet içinde güç elde etme hatta parti kurmaya varan girişimleri Saray rejimi tarafından hoş görülmüyor. Hala varlığını muhalif pozisyonunu koruyan tarikat ve cemaatler tabii ki ilk olarak hedefte. Ancak yeniden düzenleme hedefi bunlarla sınırlı değil. Bu nedenle Erdoğan’ın konuşmasının ardından Cüppeli Ahmet hoca cemaat ve tarikatlara karşı yapılacak saldırılara karşı ehl-i sünnet üst kimliği altında birlik çağrısı yapmaktadır.[3]

Furkan Vakfı gibi HDP’yi meşru gösterecek muhaliflikle davranan veya pavyon havasında televizyon programlarıyla yozlaşmanın görünür simgesi Adnan Hoca gibiler kolaylıkla ilk tasfiye edilenler oldu. Diğerlerine de mesaj verilmiş oldu.

5 Nolu CB kararnamesiyle sendikaların, meslek kuruluşlarının, vakıfların ve kamuya yararlı derneklerin denetimi için ağırlaştırılmış hükümler getirilip Devlet Denetleme Kurulu (DDK)  denetimine tabi tutulacakları hükmü getirilmiş ve DDK de Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Kuşkusuz bu girişim bizim mahalleye karşı bir tehdit içermekteyse de kamuya yararlı dernekler ve vakıfların büyük çoğunluğunun İslami vakıf ve dernekler olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Bu yetkinin DDK görevleri arasına konularak CB’ye bağlanması açıkça tarikat ve cemaatler üzerinde demoklesin kılıcını sallamaktır ve çeki düzen verme çabasının bir ürünüdür. Gerektiğinde DDK harekete geçirilecektir.

Sonuç

24 Haziran seçimlerinde cemaat ve tarikatlar ilk defa bu kadar yaygın ve açık bir şekilde bildiriler yayımlayarak AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a oy vermeye çağrı yapmıştı. Tarikat ve cemaatler AKP tarafından ayrışma ve saflaşmaya zorlandılar.

Saray rejimi tarikat ve cemaatleri toptan ortadan kaldırmayı düşünmüyor. Onları eskisinden daha işlevli olarak yanında görmek istiyor. Aralarındaki kavgaları bir tarafa bırakıp belirli bir İslami ekol[4] etrafında yeni rejimin/devletin ideolojik taşıyıcıları olmaları isteniyor. İslami bir toplum oluşturulmasında vazgeçilmez tarihi/geleneksel yapılar olarak görülüyorlar.[5]

Erdoğan diktatörlüğünü inşa ederken ve aynı zamanda tarihin en büyük ekonomik krizlerinden birisi kapıdayken yoksullar ile aralarındaki volan kayışları olan tarikat ve cemaatlerin olası itiraz ve muhalefetlerinin de önü kesilmeye çalışılıyor.

Saray rejimi tarafından reorganize edilerek tek hedefe ortak bir çizgi ile ahenkli olarak yönlendirilmeleri hedefleniyor. “Milli ve yerli” olmaları isteniyor. Başka devletlerle ve istihbarat örgütleriyle bağlarının olmaması isteniyor. Öyle, artık devlet oldular ve gerekiyorsa her tür ilişkiyi devlet düzeyinde kurarlar. Dini açıdan “milli bir İslami inanışın” nasıl olacağı tarikat ve toplum ilişkilerinin yeni düzeninin ne olacağı önemli bir tartışma ve çatışma noktası oluyor.

Kimilerinin kökleri bin yıl öncesine dayanan bu tarikat ve cemaatlerin kendilerine dayatılan bu yeni düzene ne kadar ayak uyduracağı ayrı bir tartışma. Saray rejiminden gelecek olan baskılara karşı kimi direnişlerin olacağı düşünülse de büyük oranda en azından sesiz kalarak boyun eğeceklerini tahmin etmek zor değil.

Anadolu coğrafyasında 200 yıldır süren modernleşme ve laiklik deneyimi toplumda derin izler bırakmıştır. Türkiye toplumunun İslamcılaştırılması süreci 70 yıldır tedrici bir şekilde faşizmin kurumsallaştırılması sürecinde zorla sürdürülmektedir. Devletin bütün imkânlarını kullanmalarına rağmen İslamcılık ülkemizde egemen bir kültür oluşturamamakta ve toplumsal yapı haline gelmekte zorlanmaktadır.

İki yüz yıldır darmadağın durumdaki tarikat ve cemaatler de AKP döneminde büyük bir genişleme ve güç oluşturma olanağını elde ettiler. Ancak Saray rejiminin siyasi pragmatizmi ve ihtiyaçları ile uyumlu bir noktada değiller. Tek adam rejiminde tarikat ve cemaatlerin de tek tip olması ve doğrudan Saray’a bağlanmaları isteniyor.

Dipnotlar:

[1] Ülkemizde İslamcılar İslam’da ruhban sınıfı olmadığını savunur. Ancak gerek Osmanlı’da gerekse günümüzde yüz bin personele sahip Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan tarikat ve cemaatlere kadar bütün dini örgütlenmeler aslında bir ruhban sınıfının var olduğunu gösteriyor. Özel giysileriyle, ayrıcalıklarıyla, ekonomik güçleri şirketleriyle/emek sömürüsü yaparak, siyaset/devlet işleri ile ilgilenerek ve hatta parti kurarak, dini yorumlayarak ve fetvalar vererek bir ruhban/din adamları sınıfı konumundalar.

[2] Ülkemizde Diyanet örgütlenmesi tarikat ve cemaatler tarafından paylaşılmış olduğundan onlara buradan bir müdahalenin imkanları da oldukça zayıf.

[3] Tarikat ve cemaatlere çekidüzen verme tartışması İslami kesimlerde büyük bir tartışma yarattı. http://www.yeniasya.com.tr/gundem/devlet-cemaatlere-cemaatler-devlete-karismamali_468449 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1032297/Muhafazakar_medyada_yeni_tartisma__Sirada_baska_cemaatler_mi_var_.html

[4] Hanefi-Maturudi çizgisi devletin yeni resmi İslam olarak tartışılıyor. Nurculuğun/Fethullahçılığın kökeninin Şafi/Eşari akımı olduğu düşünüldüğünde bu tartışma başka bir boyut alıyor. Ancak burada şöyle bir problem var ki Kürtlerin büyük çoğunluğu Şafi/Eşari akımında yer alan bir İslami inanışa sahip. Türk ve Sünni temele dayalı devleti, Sünniliğin bir akımına kadar daraltmak anlamına gelecek bu zorlamalar Kürtlerin dini anlamda da dışlandığı algısını ve itirazları yükseltebilir.

[5] Toprak düzeninde olduğu gibi devlet ve din işlerinde de büyük ölçüde esin kaynağı olarak Bizans düzenini esas alan Osmanlı İmparatorluğu tarikat ve tekkeleri merkezi yönetime bağlamıştı. Vakıflar kurmalarına belirli bir ekonomik güç elde etmelerine müsaade etmiş, tarikat şeyhlerini İstanbul’da ikamete zorlamış, maaşa ve merkezi yönetime bağlamıştır. Hatta şeyhlerin kim olacağını belirlemiş atamalar saraydan yapılmıştır. Yoldan çıkanlar ise cezalandırılmıştır.