Kısa Dünya Kupası notları (2) – İsmail Topkaya

Gol atmadan maç kazanılmaz. Golün nasıl atılacağı ile ilgili bireysel ve takım becerileri bellidir. Büyük takımlar gol atmanın bir yolunu bulur

“Tribünden gelen sesler savaşlardaki mazlumların sesini bastırıyorsa futbol afyondur.”

Ali Şeriati

“Futbol sadece basit bir oyun değildir, futbol devrimin silahıdır.”

Ernesto Che Guevera

“Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak istedim. 
Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım bile denebilir; 
ama yalnızca geceleri rüyamda. 

Gündüzleri, ülkemin sahalarındaki çarpık bacaklı oyunculardan 
en kötüsü bendim. Taraftar olarak da pekiyi sayılmazdım. 
Juan Alberto Schiaffino ve Julio Cesâr Abbadie, Penarol’de oynuyorlardı, 
yani rakip takımda. Gerçek bir Nacional taraftarı olarak, 
ben onlara duyduğum nefreti artırmak için elimden geleni yapıyordum. 

Oysa “Pepe” Schiaffino ustaca paslarıyla sahayı adeta kuşbakışı 
görür gibi kurardı oyunu. Pardo Abbadie topu yan çizgi boyunca 
rüzgâr gibi sürer, ne topa ne de rakibe dokunmadan sıyrılırdı aralarından. 

Onlara hayran olmaktan başka çarem yoktu; 
içimden onları alkışlamak bile gelirdi. 

Yıllar geçti ve kimliğimi kabullenmek zorunda kaldım: 
Ben basit bir ‘iyi futbol dilencisiyim’. 
Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum:
‘Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen.’

Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın 
hangi takım ya da hangi ülke olduğuna bakmaksızın 
bu mucize için şükranlarımı sunuyorum”.

“Gölgede ve Güneşte Futbol”, Eduardo Galeano

Bizim futbol ile ilgimiz ve ilişkimiz öncelikle oyuna olan saygımızdandır. Futbol oyunu ise oyunların en güzellerinden birisidir. Üstelik işçi sınıfının ve ezilenlerin kendi en iyi ifade etme fırsatı ve olanağı bulduğu oyunların başında gelir. Oyun bir eylemdir aslında. Eylemin oyun olması ve eylemlilik halinin bitmiyor olmasının en somut hallerinden birisidir futbol.

Söz konusu bu oyunun toplumsal ve toplumcu işlevselliği konusunda ciddi oranda bir külliyat vardır. Günümüz koşullarında yaşadığımız gerçeklik elbette bambaşkadır. Futbol bambaşka bir hal almıştır. Adına “endüstriyel/ticari futbol” denilen içinde sömürünün, her türlü istismarın ve hatta mülteciliğin dahi ciddi boyutlara ulaştığı futbol, aslında o bildiğimiz oyun ama sahipleri ve ele geçirenleri farklı.

Bu anlamda bugünün futboluna da ilgisiz kalınmaması gereği ile ilgili düşüncemiz , öncelikle oyun olarak futbolu sahipsiz bırakmamak adına ve bir gün mutlaka bu oyunu olması gerektiği gibi tüm çocukların ve gençlerin eğlenmek ve sağlıklı olmak için oynayacakları, halkın para karşılığında tüketmeyeceği bir seyirlik haline getireceğimize olan inancımızdandır.

DÜNYA KUPASI İLK NOTLARI – İSMAİL TOPKAYA

Dünya Kupası notları (5)

Fransa belki Avustralya’yı 2-1 yendi ama oyun ve taktik beceri üstünlüğü ile değil. Müsabakayı belirleyen bireysel oyuncu kalitesi oldu.

Bizim asıl notumuz Avustralya ile ilgilidir. Avustralya kişilikli futboldan kimlikli futbola geçme aşamasına gelmiş. Tipik göçmenler (toplama takım) futbolunu uzun süredir bırakan, İngiliz futbolunu tamamen terk eden Avustralya, “Artık benim de bir futbol oyun anlayışım var” diyen bir oyun disiplini ve total futbol modeli ile güzel bir fotoğraf verdi. Şimdilik savunma ağırlıklı total oyun oynamak durumunda kaldılar belki ama her alanda o alanın gereği oyunu becerdiler.

Anlaşılan o ki; Hollanda ekolü Avustralya için futbol kimliğine veya kimlikli futbola açılacak kapı olacak. Zaten Hollandalılardan oluşan teknik kadro da bunun bir göstergesi.

Ne oynayacağına karar vermek, nasıl oynayacağını belirler. Geriye çok ve asıl önemlisi doğru ve verimli çalışmak kalıyor.

Dünya Kupası notları (6)

Eğer başarı ölçütü ülke nüfusu ise; 350 bin nüfusu ile Dünya Kupası’nda İzlanda diye bir ülke varsa, 80 milyonluk nüfusu ile övünen Türkiye dünya kupasında neden yok?

Çok olmak, çokluk olmak sanıldığı kadar matah bir şey olmadığını sanırım bir gün anlayacağız. Akıllı olmak, bilimsel olmak, dürüst olmak ve üretmek için çalışmak terbiyesini elde edememiş toplumlar güruh olarak yaşarlar, doğaya hayvanlara ve kendilerine eziyet ederler.

Topu topu iki kez Dünya Kupası’na katılan Türkiye bunun ilkinde zaten kura ile katılmıştı.

İkincisindeki üçüncülüğü ise ne siz söyleyin ne de biz anlatalım. Ama yine de hafifçe çıtlatalım; O dönem Türkiye’de futbola dair nasıl bir kuşak oluşmuştu ve bunun mimarları kimlerdi diye soralım.

İzlanda bir buzul ülkesidir. İngiltere’nin terk ettiği futbolu, dayanıklılık, güç ve hızlı ama isabetli top oyunu ile sentezleyerek kendi futboluna karar vermiş bir ülke… Yani kişilikli futbol dediğimiz şeyi gerçekleştirmiş… Ne oynayacağına karar vermek ve bunu oynamak kişilikli futbol demektir.

Bunu kabul ettirebildiği ve başarabildiği ölçüde kimlikli futbola geçecek veya geçmiş bir ülke… Artık Avrupa’da da var, dünyada da var daha ne olsun!

Milli takım oyuncularının yarısı Avrupa’da oynuyorlar. İlginçtir bu kadar az nüfusa sahip ama takımının yarısı Avrupa’da oynayabilecek kapasiteye sahipler. Bu düşünme becerileri ile yakından ilgili bir durumdur. Üstelik bir araya geldiklerinde milli takımda oynadıkları oyun tamamen kendi oyun biçimleri.

350 bin nüfusun toplamdaki çocuk ve gençlerin neredeyse hepsi programatik bir biçimde futbol ile bağlarını kurmuşlar. Altyapılar tüm çocuklar için olanaklar, fırsatlar ve çalışmalar cenneti gibi. Herkes ülkesini çok seviyor. Sözde değil ama özde… Bunun için de çalışırlarken ve başarırlarken önce kendileri için değil, ülkeleri, halkı ve gelecekleri hep akıllarında. Özetle hiç bize benzemiyorlar.

Kolektivizmin toplumsallığı ve bireyi biçimlemesi böyle bir şey işte. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için…

Dünya Kupası notları (7)

(Oyun kişiliği ve oyun kimliğine dair genel bir değerlendirme)

İzlanda futbolunun kişiliği dediğimizde, “dayanıklılık, güç, rakibi bedensel olarak yıldırma, çabuk ve hızlı oyun, topa az sahip olarak rakip kaleye çok gitme, kendi birinci bölgesinde oyunu kabul etmeme ve kendi yarı alanında rahat varyasyon yapmaya izin vermemeye dayalı bir oyun” tanımlaması yapmamız mümkündür. Yani bir oyun kişiliğinden söz etmemiz mümkündür.

Bu durumda kişilikli oyun nedir, onun bir sonraki aşaması kimlikli oyun nedir tanımlamaya ve açmaya çalışalım.

Kişilikli futbol; ne oynayacağına ve nasıl oynayacağına karar verilmiş ve karar verilen bu futbolu eksiksiz ve ödünsüz oynamaya kişilikli futbol denir.

Kimlikli futbol; kişilikli futbolu ısrarlar sürdürdüğünüzde ve sürdürülebilir kıldığınızda o futbol sizin futbolunuz olmaya başlar. Buna kimlikli futbol veya futbol kimliği oluşturma denir.

Futbolda bir oyun anlayışı ile kendinize, kendinizi de o oyun anlayışı ile bütünleştirdiğinizde bir kimlik kazanırsınız. Buna futbol kimliği denir. Futbol kimliği ise önünde sonunda ama çok uzun yıllar sonunda “ekole” dönüşür. Bu ülkelere ve kıtalar veya coğrafyalar özgü olabilir.

Bu anlamda Dünya Kupası’nda oynayan tüm takımların kişilikli bir futbol oynadığını söylemek durumdayız. Ama hepsinin kimlikli bir futbol oynayıp oynamadığı, yani her ülkenin bir futbol kimliğine sahip olup olmaması tartışmalıdır.

Olaya Almanya, İngiltere, İtalya, Brezilya ekseninde baktığınızda kişilikli oyunu aşmış, kimlikli oyun aşamasına çok önceleri gelmiş ülkeler ve takımlar değerlendirmesini rahatlıkla yapabiliriz. Çünkü bu ülkelerin futbol oyunları oyun kimliği olan özellikleri artık “ekol” olmuş ve örnek veya model alınacak düzeye ulaşmış bir birikime ve üretkenliğe sahiptirler.

Bu bağlamda Türkiye’yi analiz ettiğimizde ise Türkiye futbolu henüz ne oynayacağına ve bunun için neler yapacağına ve nasıl oynayacağına dair karar vermiş bir ülke ve toplum değildir. Yani kişilikli oyun sürecini tamamlamış ve dolayısıyla oyun kişiliği olan bir ülke değildir.

Dünya Kupası notları (8)

1. Topa sahip olma oranının yüksekliğinden daha önemlisi, topa sahip olduğun sürede takım olarak hangi bölgede olduğun ve top ile neler yapabildiğindir.

2. Topa sahip olma (top ile oynama) oranı düşük ama buna karşın rakip kaleye gidebilme sayısı ve oranı yüksek ise doğru, kişilikli ve stratejik (taktik) bir futbol oyunu söz konusu demektir.

Not: Almanya-Meksika maçı başta olmak üzere, bu anlamda bazı müsabakaları bu iki bakış açısı ile analiz etmek oldukça fikir verici görünmektedir.

Dünya Kupası notları (9)

İzlanda, Meksika ve İsviçre…

Birçok kişinin söylediği veya söyleyeceği ve basının yazdığı veya yazacağı gibi bu ülkelerin milli takımlarının Dünya Kupası maçlarında aldıkları ilk sonuçlar sürpriz olarak nitelendirilecektir.

Oysa sürpriz falan değildir.

Artık her ülke futbolunu geliştirmiş, en azından çağdaş futbolun sistem, diziliş ve taktik gereklerini yerine getirebilecek düzeye ulaşmış durumdadır. Çünkü her ülke “kişilikli oyun oynamayı” çoktan halletmiş oyun kişiliğini oturtmuş durumdadır.

Oyun kimliği ve oyun ekolü sahibi ülkeler olan Brezilya, Almanya, İspanya, Arjantin, Fransa gibi futbolun efendileri için her geçen Dünya Kupası daha zor olacaktır. Belki daha uzun süre şampiyonlar bunlardan çıkacaktır ama bundan böyle hiçbir müsabaka onlar için çok kolay ve beklendik bir sonuç olmayacaktır.

Bu ülkeler futbolda yeni bir oyun sistemine veya taktik yeniliğe ya da farklı oyuncu tiplerine yönelik bir yenilik oluşturmadıkları sürece önümüzdeki dünya kupaları onlar için farklı şekillere ve sonuçlara gebe olacaktır.

Futbolda 4-3-3 ve 4-4-2 taktiği ve dizilişinin temel alındığı ve bunların çeşitlemesi olan 4-2-3-1 ve benzeri ağırlıklı diziliş ve oyunlarını artık bütün ülke takımları olması gerektiği gibi oynayabilmektedirler.

Fark yaratmak için hatasız oynamak gibi muhteşemliğe ulaşmak bir gereklilik haline gelmiş ve daha da gelecektir.

Türkiye’ye gelince;

Söylenmesi gereken ilk şey “Ağla Türkiye ağla” demektir.

Henüz klasik ve şablonik bir oyun sistemine ve dizilişine dahi karar verememiş ve bunu oynayabilme becerilerini altyapılardan üstyapılara değin en iyi düzeylerde oynayabilme becerilerine taşıyamamış bir ülke olduğumuzu söylemek bir görev ve bir mecburiyettir.

Ülkeyi sevmek, gerçeği görmekle başlar çünkü. Üstelik coğrafyası mükemmel, parası yeterli, nüfusun çok olan bir ülkeden söz ediyoruz.

Her gelenin (ve nedense hep bir bilenin) önce kendisi için yaşadığı ve kendisini orada tutmaya çabaladığı ve bunun yollarını aradığı bir Türkiye, “Türk Futbolu” diye bir meseleyi asıl işi ve asıl amacı olarak görmediği sürece İzlanda’ya bakar ağlar, Meksika’ya bakar dövünür, İsviçre’ye bakar yanarız. Oysa öncelikle düşünmemiz, çelişkileri, yanlışları ve rantiye meselesini sorgulamamız gerekir. Değiştirmek sonraki iştir. Görmeden ve anlamadan ve çözüm üretmeden hiç bir şeyi değiştiremezsiniz.

Dünya Kupası notları (10)

İsveç-Güney Kore karşılaşması 4-4-2 sistemi ile 4-3-3 sisteminin karşılaşması açısından bir kıyaslama olabilir miydi?

Elbette hayır. Zaten olmadı da… Çünkü iki sistemin kıyaslanması için bu sistemler ile oynayan farklı takımları defalarca izlemek gerekir. Zaten öyle bir şey ki; Önceden tasarladığınız sistem ve onun gereği diziliş;

  1. Karşı takımın durumu ile ilgili olarak farklı bir hal alırken,
  2. Dizilişteki rolleri oynayan oyuncuların olumlu veya olumsuz performansı ile farklı bir hal alabiliyor.

Güney Kore ülke olarak bilişim, teknoloji ve ticari performansını futbola yansıtabilmeyi başarmış bir ülke değil. Çünkü futbol onlar için tarihsel olarak yeni sayılabilecek bir şey. Ayrıca kabul edelim ki; Asya futbolu henüz Avrupa futbolu düzeyine çok uzak. Bunu sadece tarihsel süreç olarak açıklamak yetmez. Galiba Asya futbolu kendine göre oynamaktan ziyade evrensel olmak adına Avrupa gibi oynuyor. İşte temel sorun da muhtemelen burada. Bu konu tartışmaya ve daha fazla fikir cimnastiği yapmaya değer bir konu olsa gerek.

Sonuçta İsveç 4-4-2 ile değil ama tipik İskandinavya futbolunu oynadı ve kazandı.

Dünya Kupası notları (11)

Belçika çok kültürlü bir ülke. Bu çok kültürlülüğü çok toplumlu (halklı) bir ülke olmasıyla ilgili elbette.

Mültecilerin, göçmenlerin, özellikle tercih ederek gelenlerin renk verdiği ve renklendirdiği bir ülkedir Belçika. Benelüks ülkeleri içinde yabancılara en fazla yer açan Belçika, dünya ölçeğinde de birçok alanda önemli bir merkezdir.

Uzatmayalım… Bu çok kültürlülük ve gelişmişliğinin futbola yansımaması mümkün değildir elbette. Üstelik toplumun her kesiminin istediği sporu, istediği zaman ve istediği yerde yapabilme fırsatı ve imkanını bulduğu bir spor modeli ve bunu destekleyen spor altyapıları örgütlenmesi ve organizasyon işleyişini belirtmeden geçmemek gerekir. Dünyadaki mutlu çocukluk oranı açısından ve görece fırsat eşitliği açısından iyi bir Avrupa ülkesidir Belçika.

On yıllardır izleriz Belçika’yı. Asla sevimsiz ve hoş olmayan bir futbol oynamamışlardır. Tam tersine iyi güzel ve seyir zevki yüksek bir futbolları vardır. Niçin? Çünkü yaratıcılığa, bencil olmayan bireyselliğe ve farklılığa önem ve değer veren genel anlayışın ve eğitsel yapının tamamı futbollarına da yansımıştır.

Ama futbola ilişkin iyi düzeyde olmalarının yarattığı bir soruna da sahiptir Belçika. O kadar iyi futbolcular yetişmektedir ki; Neredeyse hepsi yurt dışında ve çok iyi takımlarda oynamaktadırlar.

Çok iyi oyuncuları bir araya getirmek dünya şampiyonu olacak bir takım yaratmaya yetmiyor işte. Bunu defalarca gördük. Takım olmak çok iyilerin bir araya gelmesiyle değil, çok iyi bir bütün/oyun anlayışı ile o oyun gereken rollerin parçaların birbiriyle uyumunu sağlamak ve işler hale getirmek gerekiyor. 12 tane aynı çay bardağı veya su bardağı ideal bardak takımı oluşturur. Ama 11 tane aynı oyuncu iyi bir futbol takımı oluşturmaz.

Evet Belçika bunu anlayacak bilince sahip bir takım. Eğer oyunda emekçi rolünü üstlenecek en az üç oyuncu ve savunmayı ihmal etmeyen bir orta alan ortaya çıkarsa muhteşem bir takım oyunu da ortaya çıkacaktır. Lakin şu ana kadar Avrupa ve Dünya kupalarında en sevilen takımlardan birisi olan Belçika’nın şampiyon olmasını isteyen ama bunu göremeyen o kadar çok futbol sever insan var ki. İşte bunun nedeni yukarıdaki sözü edilen nedenlerden kaynaklanıyor olsa gerektir.

Örneğin bu Dünya Kupası’nda yine üçlü savunma kurgusuyla çıkan ilk ülke Belçika oldu. İkinci olarak İngiltere çıktı örneğin, Tunus beraberliği alsaydı hiç şaşırmayacaktık doğrusu. Bu savunma anlayışı her zaman bir risktir. Hele orta alandaki oyuncuların yeterince geri dönmeyi becerebilecek devamlılığa ve sorumluluğa sahip değilse, böylesi yıldızlar topluluğuna yazık olmaz mı?

Oyuncular o kadar iyi ki; Oyun içinde 3-4-3, 3-6-1, 5-4-1 ve başka dizilişlere geçebiliyorlar. En önceki adamları sürekli hareket halinde ve hücumda çoğalma konusunda son derece iyiler. Kenarlar ise savunmada en zaaflı olabilecekleri yanları. Solda Carrasco, sağda Meunier çok iyi futbolcu olmalarına karşın Belçika ve Dünya Kupası standardının altında verimliliğe sahipler. Ama Menuer’in savunmadaki rolünü ihmal etmiyor olması onun artısı. De Bruyne daha etkin ve oyun yönlendirmede baş rol oyuncusu olabilirse, Dembele daha az yedek kalır ve daha fazla rol alabilirse, Witsel oyunu daha hızlandıracak bir tavır sergileyebilirse ve üçlü savunma fire vermez ise Belçika Dünya Kupası’nda ilk dört takım arasında olabilir.

Ve Belçika kesinlikle oyun kimliği olan bir takım. Lakin futbolda “Belçika ekolü” diye bir ekolden söz edebilmek tartışmalı bir konu olur. Çünkü Belçika’da oyuncular, oyunun önündedir ve oyun genelde oyunculara göre şekillenir.

Bildiğiniz üzere ekol, futbolda ulaşılacak son aşamadır ve oyuncular ne kadar muhteşem olurlarsa olsunlar ekole uygun oynamak durumdadırlar. Sadece ona farklı bireysel boyut kazandırabilirler.

Roberto Martinez iyi bir teknik adam. Durumu iyi değerlendirerek ve çalışarak bir Milli takım oyunu kurgulamıştır elbette.

Sonuç olarak Belçika iyi bir takım. Ama ne kadar iyi bir takım, zorlu bir maçını daha izledikten sonra görerek değerlendirmek daha doğru olacaktır. Çünkü Panama maçı bir ölçü olamaz.

Belçika ile ilgili son bir not: Belçika kesinlikle “futbolun ülkelerinden” birisi ama bir “futbol ülkesi” değil. Bize göre de “futbolun ülkelerinden” birisi olmak, “futbol ülkesi” olmaktan daha iyidir. Çünkü bu diğer sporların ve sporseverlerin ülkesi olmak da demektir.

Dünya Kupası notları (12)

İngiltere Tunus’u yendi belki ama hiç de iyi bir görüntü vermedi.

Belçika’dan sonra 3’lü savunmayı tercih eden ikinci takım olan İngiltere yaratıcı oyun açısından Premier ligin çok gerisinde. Ülkesinde dünyanın en seçkin oyuncularının yer aldığı bir lig düzeyini tutturamamak İngiltere’nin temel açmazlarından birisi. Belçika’nın tam tersi, ülke dışında top oynayanların çok olması, İngiltere’de ülke dışından gelenlerin çok olması muhtemelen milli takımı kurgusundan ziyade oyuncu kalitesini etkiliyor olsa gerek. İngiltere milli takım düzeyinde bir Tottetham takım düzeyin tutturacak durumda değil. Yaratıcı oyuncu problemi yüksek görünüyor.

Tunus’a gelince, söylenecek tek şey Türkiye milli takımının çok üstünde bir futbol oyun kalitesine ulaşmış olduklarını söylemek gerek. Kane’i iki golde de fırsatçı konumunda unutmamış veya ihmal etmemiş olsalardı belkide yenilmeyeceklerdi. Savunmayı teslimiyetçi bir savunmadan agresif ve yarı alana taşıyan bir Tunus, topu kazandığında ne yapacağını bilen bir Tunus izledik İngiltere karşısında. Top ile çabuk ve hızlı oyun, pas trafiğinin akıllıca ve öne doğru yapılabiliyor olması çok iyi. İngiltere karşısında Al-Duhail formasıyla 24 maçta 25 gol,15 asist üreten Msakni’de oynamış olsaydı durum daha farklı olabilirdi? Ama bir oyuncu bir takımın kaderini değiştiriyorsa o takım ideal bir takım olamamıştır demektir. Lakin bu tür takımlar henüz hatasız ve eksiksiz oynayan takımlar değiller. Nitekim iki basit pozisyon hatası yenilgiyi yaratan asıl etken oldu.

Dünya Kupası notları (13)

İlginç bir istatistik; 17 Dünya Kupası boyunca hiçbir Asya takımı bir Amerika kıta takımın yenememişti. Ta ki 2018 yılının 19 Haziran’ına kadar. Lakin bu da “gerçek bir yengi ve yenilgi” olmasa gerektir. İstatistiği değiştirme özelliği dışında iyi bir galibiyet değildir bu.

Asıl önemlisi 70 yıldır neden bir Asya ülke takımı, bir Amerika ülke takının yenemiyor? Çünkü Asya futbolu diye bir şeyden söz edemiyoruz da ondan. Üstelik futbol tepük adıyla ilk Asya’da oynanan bir oyun değil miydi?

Avrupa kıta futbolu, Latin Amerika futbolu ve Afrika futbolu diye kıta ekollerinden söz edilirken, niçin Asya kıta ekolünden pek söz edemiyoruz?

Bunun açıklaması sadece futbol ile ilgili değil, muhtemelen kültürel antropoloji ve tarım toplumu yapısından sanayi ve toplumu gecikmeleri ve feodal yapı ilişkileri ile açıklanabilecek bir olgu olsa gerektir.

Kolombiya her halükarda Japonya’dan üstün bir takım. Mağlubiyeti trajik bir mağlubiyettir.

Penaltı yaptırarak oyundan çıkan oyuncuya gelince tipik bir sıcakkanlılık ve acemilik kurbanıdır. Bırak gol olsun, sen oyunda kal. Öyle değil mi? Bir Alman oyuncu o gole el ile asla engel olmaz ve oyundan da çıkmazdı.

Kolombiya takımındaki oyuncu değişikliklerini anlamakta zorlandık. Eksik kalan bir takım nasıl olur da set oyunu açısından daha iyi olan oyuncu almak için kontra-atak becerisi olan Guadrado gibi bir oyuncuyu dışarıya alır?

Japonya’nın ise niçin bu kadar yavaş oynadığını, neden bu kadar çok yan pas oyununu tercih ettiğini anlama yine mümkün değil. Oysa Japonya diğer Asya ülkeleri takımlarına göre daha sistematik oynayabilen bir takım.

2-1’lik sonuç sadece 17 yıllık istatistiği değiştirdi. Hepsi bu…

Dünya Kupası notları (14)

Senegal ve Polonya takımlarının mücadelesine 4-2-3-1 ile 4-4-2’nin mücadelesi gözüyle bakarsak yanılırız. Bu klasik bir kıta Avrupası oyunu ile, Gerçek bir Afrika futbolu mücadelesiydi. Alanı daha iyi kullanan, alanı atletik olarak ve top ile ilişkili beceriler ile ilgili olarak daha iyi olan kazandı.

Polonya klasik, daha sistematik ve yerleşik bir oyun oynarken, Senegal daha özgür daha yaratıcı ve daha atletik oynadı. Buna rağmen oyun disiplini denilen şeye alışmaya başladıklarını da gösterdiler. Genel olarak Senegal daha fazla alan bulan bir takım görüntüsü verirken, Polonya alan bulma konusunda zorlandı gibi. Çünkü Senegal savunma güvenliği bağlamında büyük eksiklik ve zafiyet içinde olmadı pek.

Senegal’in bütün oyuncuları yabancı ülkelerde oynuyor. Ama Afrikalılar genelde dışarıda da Afrikalı gibi oynadığı için bir araya geldiklerinde bu büyük sorun yaratmıyor gibi görünüyor. Afrika’nın en büyük talan, acı ve sömürge kıtası olduğu herkesin malumu. Afrika futbolu bir anlamda sömürgeciler ile olan ilişkisi sonucu dışarıya fazla oyuncu göndermiş gibi görünseler de, Avrupa’da İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Afrikalıları futbol sayesinde sömürmeye devam ediyorlar anlaşılan. Yoksa bu kadar Afrikalı futbolcunun Avrupa’da futbol oynuyor olması başka nasıl açıklanabilir ki? Yoksa “biz kendimizi yeniden var ediyoruz” hikayesi ve motivasyonu mu?

Bu arada Afrikalılar birkaç Mane, birkaç Salah ortaya çıkarıyorlar belki ama binlerce Mane ve binlerce Salah futbol mültecisi olarak yollarda, yaban diyarlarda aç ve susuz telef oluyor. Bunu da unutmamak gerek. Bizim gördüğümüz yaldızlı ve parlak Afrikalılar gerçek elbette. Ama bir gerçek daha var on binlerce Afrikalı çocuk böylesi bir umudun suistimali ve acı gerçeği ile büyüyen.

Dünya Kupası notları (15)

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Dünya Kupası’nda ikinci turu göremeyen bir futbol ülkesidir Rusya. Çünkü bir futbol geleneği de bozulmuş ve yeni düzene uygun bir futbol düzeni de beraberinde gelmiştir. Yeni düzen yeni futbol düzenini de inşa etmeye başlamıştır. Piyasa ve futbol ilişkisi kendine özgü aktörlerini ortaya çıkarırken futbol oyun biçimini de dönüşmek zorunda kalmıştır ister istemez.

Takım için oynamak, fabrika için oynamak, Sovyetler için oynamak yani kolektif oynamak felsefesi, bireyselliğin daha öne çıktığı, yarışma ve kazanmaya odaklı ve kazanırsan varsın bunun için yapılması gereken ne varsa yap felsefesine dönüşen Rusya futbolu için Dünya Kupaları’nda daha önce piyasacı dünyaya geçmiş ülke takımlarıyla boy ölçüşmek kolay olmadı elbette.

Sovyetler Birliği’nin futbola kazandırdığı en önemli katkı “mekanik futbol” diye değerlendirilen ve sözde bazı eleştirilere maruz kalan bir oyun sistemiydi. Önceden tasarlanmış gibi topu neredeyse görmenin mümkün olamayacağı hızda gerçekleşen top dolaşımı ve oyuncu hareketliliği, aslında hızlı çalışan bir motorun parçalarının eksiksiz görevlerini yapmasına dayalıydı. Buna esasen kolektivist oyun demek daha doğruydu. Herkes herkesin ne yapacağını, nasıl yapacağını, nerede olacağını ve nerede olması gerektiğini biliyordu.

Rusya o rakibi yoran ve şaşırtan futbola yeniden döner veya ulaşır mı? Elbette hayır. Ama en sağlam takımlardan birisi olduğu kesin.
Suudi Arabistan ve Mısır önünde verdikleri pozisyonlara bakılırsa yeterince iyi değiller. Ama futbolu bilen bir ülke ve toplum Rusya. Biriktirdiği ve getirdiği şey çok.

6 ve 17 numaralı oyuncuları ise dünya standartlarının üzerinde özellikli oyuncular. Görev ve sorumluluk yeterlilikleri ise oldukça iyi.

Mısır’dan buraya kadar… Suudi Arabistan’ı yenememeleri dahi sürpriz olmaz. Çok mu kötüler? Elbette hayır ama Dünya Kupası standartlarından çok uzaklar. Duygularını bu kadar dışa yansıtan takımlar ve sporcular iradi ve motivasyonel özelliklerini gerektiği gibi kullanamazlar.

Dünya Kupası notları (16)

Çok adamla hücum ederseniz ama topu da gelişigüzel oynamadan basit pas hataları yapmadan oynarsanız, Portekiz gibi dünyanın en hızlı çıkabilen bir takıma karşı dahi başarılı bir oyun oynayabilirsiniz. Ama gol atabilmek için sadece kanatlardan oynamak ve kale alanına orta yapmak yetmiyor. Başka şeyler yapmak ve üretmek de gerekiyor.

Fas bu maçı alabilirdi. Şut atabilseydi, içeriye kat edebilseydi ve topu ceza alanına sokabilseydi. Birisinin olması yetmiyor, bütün çözümlerin ve seçeneklerin bir arada uygulanabilmesi gerekiyor. Birisi iyi takım yapıyor, diğeri büyük takım. Fas bu maçı alabilseydi muhtemelen çok kişi sevinecekti.

Dünya Kupası notları (17)

Suudi Arabistan, İran, Fas, Mısır ve benzeri Asya ülke takımları ile Kuzey Afrika takımları “top oynamayı” öğrenmişler. Alan kullanımı, orta alanda pas trafiği, büyük oranda savunmada yer tutma ve topu oyuna sokma konularında alınmış olan aşama takdire değer.

Lakin gol atmadan olmuyor. Çünkü görülen o ki geriye “gol atma” becerileri kalmış. Gol atmadan da bu oyun kazanılamıyor. Golün nasıl atılacağı ise bellidir. Topa ciddi oranda sahip olup da gol pozisyonu üretememek demek gol atma konusunda eksiklik göstergesinden başla bir şey değildir.

Dünya Kupası notlar�� (18)

İran gol yedikten sonra oynamaya çalıştığın futbolu oynasaydı belki bir değil de iki gol yiyebilirdi. Ama bir gol de atabilirdi. Başlangıçta nedendir bu teslimiyet?

Çok daha önemlisi Dünya Kupası’na gelmiş bir ülkenin takımında yer alan oyuncular bu kadar çok hakem ile konuşur ve bu kadar çok itiraz eder mi? Her konuda beden dilini kullanmak, çok itiraz etmek, duyguları olduğu gibi açığa vurmak profesyonellik olmadığı gibi, kendi işine odaklanmayı engelleyen bir husustur.

Ne demiştik bir önceki paylaşımda; gol atmadan maç kazanılmaz. Golün nasıl atılacağı ile ilgili bireysel ve takım becerileri bellidir. Büyük takımlar gol atmanın bir yolunu bulur.