Erdoğan yüzde 54 alarak seçimi kazanırsa… – Ural Köroğlu

Erdoğan’ın “seçimi kazandım” açıklaması hiç kuşkusuz hem büyük bir karamsarlık hem de büyük bir öfke yaratacak. Karamsarlığı gidermek, öfkeyi ise doğru hedeflere kanalize etmek ise kendiliğinden bir şekilde gerçekleşmeyecektir

16 Nisan referandumu sonrası gayri meşru “Evet” sonucu günlerce protesto edilmiş, CHP’nin sokaktan çekilme çağrıları tepkiyle karşılanmıştı.

Hava ağır mı ağır.

Bir yanımız bahar bahçe, yaprak döker bir yanımız!

Çok çok büyük çoğunlukta, artık Erdoğan’ın bir şey yapamayacağı ve en azından 24 Haziran’da kaybedip, ikinci turu bekleyeceği havası mevcut. Ama hava ağır. Yine çok çok büyük çoğunlukta, Erdoğan’ın son güne kadar mutlaka bir şey yapacağı, o güne kadar yapmazsa bile sandıkta mutlaka bir haltlar karıştıracağı havası da var.

İlk başta en kötüsünden gidelim! 24 Haziran akşamı seçim sonuçları açıklandı ve Tayyip Erdoğan’ın yüzde 52 ya da 54 ile kazandığı açıklandı.[1] Ne olacak? Ne yapılacak?

Bu durumu kabul etmeyecek, etmemesi gereken asıl aktörler kuşkusuz Erdoğan’ın yarıştaki rakipleridir. Çünkü üçünün de siyasal kariyeri (bitecek demeyelim ama) büyük bir darbe yiyecektir. Erdoğan karşısında yenilmiş olmak, aynı zamanda bu fırsatı bir daha yakalayamamak anlamına gelecektir. Özellikle iki şahsiyet yani İnce ve Akşener, şimdiye kadar çizdikleri profille ve söyledikleri laflarla, böyle bir sonucu kolay kolay kabul etmeyeceklerine dair bir izlenim oluşturdular.

Ne demişti İnce: “Avukat arkadaşlara sesleniyorum. Cübbeleriniz arabalarınızda olsun, her an sizi Ankara’ya çağırabilirim. 50 bin avukatla 24 Haziran akşamı cübbeleriyle birlikte Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne gidebilirim. Yüksek Seçim Kurulu üyelerini uyarıyorum, abidik gubidik işlere girmeyin. Bu işlere girmeyin, görevinizi doğru yapın. Bu ülkenin büyük sokaklarına fotoğraflarınızı asarım, sokağa çıkamazsınız.”

Ne demişti Akşener: “Sandık emniyeti, devletin namusudur. Bu namusu koruyamayacakları için bu namusa el uzatacakları için de burada, huzurunuzda onları uyarıyorum. O sandıkları korumak için göze aldığım konuları bir bilseniz, titrerdiniz. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Biz sandıkları koruyacağız. Ondan sonra sizden bir şey istemiyorum. YSK’da abidik gubidik olursa o YSK’nın önüne koyacağım bir sandalye. O sonuçlar doğru çıkıncaya kadar oturacağım. Jiletle kazıyamayacaklar beni.”

Her iki açıklama da çok sert. Ama elbette iki açıklamanın içinde de “kaçış rampaları”[2] var. Her düzen içi siyasetçi gibi ilk önce düzenin bekasından yana olmaları muhtemeldir. Ancak içinde yaşadığımız durumda düzenin sadece hukuki sınırlarında durmaları beklenmeyebilir, hukuk sınırlarını aşarak toplumun meşru olarak göreceği bir noktaya kadar ilerlemeleri de olasıdır hatta zorunluluktur. Çünkü böyle bir beklentiyi oluşturarak bir siyasi sorumluluğu sırtlanmışlardır. Ancak tekrar etmek gerekir, gerek bu iki şahsiyete gerek Erdoğan karşıtı diğer şahsiyetlere ve elbette bunların temsil ettiği kadro yapılarına bel bağlayarak hareket etmek doğru olmayacaktır.

Bu noktada HDP’ye ayrı bir parantez açmak yerinde olacaktır. Gerek Demirtaş’a gerekse de HDP’ye, İnce ve Akşener’e atfedilen bir misyon ve sorumluluk yüklenemez. Erdoğan’ın gayri meşru bir biçimde “seçimi kazanmasına” karşı koçbaşı inisiyatifini HDP’nin alması Erdoğan’ın karşı manipülasyonunu kolaylaştıracağı gibi toplumsal muhalefet içerisinde de ikircikli tutumların önünü açacaktır. Ancak toplumsal muhalefet büyüdükçe, bu muhalefetin Kürt illerindeki karşılığını örgütlemek elbette ki HDP’ye düşecektir.

Diğer yandan kabul edelim ki sadece solcuların, örgütsüz demokratların muhalefetine daralan bir hareket de tek başına Erdoğan’ı koltuğundan indiremeyecektir.

Erdoğan’ın “seçimi kazandım” açıklaması hiç kuşkusuz hem büyük bir karamsarlık hem de büyük bir öfke yaratacak. Karamsarlığı gidermek, öfkeyi ise doğru hedeflere kanalize etmek ise kendiliğinden bir şekilde gerçekleşmeyecektir. Bu noktada ilk inisiyatifi kimin alacağı kadar sürükleyici ve “sonuç almaya” yönelen inisiyatifler de belirleyici olacaktır. Kuşkusuz devrimcilerin alması gereken sorumluluk, umutsuzluğu, karamsarlığı, başıboşluğu giderecek inisiyatifleri almak ve geliştirmektir. Ancak bununla sınırlı kalmadan, tüm muhalefeti içine alan bir hareketin geliştirilmesi, diktatörlük karşıtı tüm ilerici unsurların kapsanması[3] da hedefe ulaşmak için gereklidir.

Erdoğan’ın gerçek bir yenilgiye uğratılması ancak tüm muhalefet öznelerinin (kabul etmek gerekirse İnce başta olmak üzere) birlikte hareketi ile mümkündür. Bu öznelerin ne zaman harekete geçeceğini tahmin etmek zor değil; başarı ihtimalini yüzde yüze yakın olarak gördüklerinde. Bunun için ilk bakacakları yer halk hareketi değildir. İlk bakacakları yerler düzen güçleridir; silahlı/silahsız akilleridir, yani büyük sermayedeki parabaşlar, medyadaki köşebaşlar, uluslararası büyükbaşlar, ordudaki, polisteki, kontrgerilladaki dengesizbaşlardır. Ancak halk hareketinin gücü açıktır ki herkesi ve her şeyi kendisine mahkûm bırakabilir. Ama yine de bilinmelidir ki burjuvazi ona yular takmak için her an tetiktedir ve fırsat kollamaktadır.

Simülasyonu ilerletirsek; gayrimeşru bir şekilde ilan ettiği iktidarının karşısına dikilecek olan toplumsal muhalefete Erdoğan, aklınca nasıl formül geliştirecektir. Kuşkusuz ilk akla gelen emrindeki devletin zor aygıtı kullanmak olacaktır. Ancak birleşmiş ve kararlılığını kanıtlayan bir toplumsal muhalefet karşısında bu zor aygıtının tek vücut olarak durması çok kolay değildir. Bir başka seçenek ise emrindeki “sivil güçleri” devreye sokmaktır. Çıkar şebekesi biçiminde örgütlenmiş bu sivillere birtakım atraksiyonlar yaptırmaları mümkün ancak bunların bir bütün olarak AKP kitlesini hareketlendireceğini ve yönetebileceğini beklemek ise aptallıktır.

Sonuç olarak, örgütlenmiş ve harekete geçmiş bir toplumsal muhalefet pekâlâ Erdoğan’ı herhangi bir manevra yapmasına bile olanak tanımadan çok rahatlıkla teslim alabilecektir.

 

Dipnotlar:

[1] Yüzde 51’e kadar olan her sonuç düzenin siyasal aktörleri tarafından “seçimlere yasal yollardan itiraz” formülünü ağırlıklı olarak gündeme getirecektir. Böyle bir tercihin güçlenmesi de büyük oranda tepkileri zamana yayacak ve hatta sönümlenmesine yol açabilecektir. Bu sürecin nasıl işletilmesi gerektiği başlı başına bir strateji geliştirmeyi zorunlu kılar.

[2] Muharrem ince, CHP kitlesini ya da Erdoğan’a oy vermeyenleri çağırmaktan söz etmiyor, sadece “avukatları çağırabilirim” diyor. Akşener, “YSK’da abidik gubidik olursa” diye bir ön şart koyuyor.

[3] Kapsama iki biçimde de olabilir; ya zorunda bırakılarak ya da açık ikna yöntemi kullanılarak.