Arkaik Milet Devrimi ve Anaksimandros – Can ��afak

Umberto Eco, Anaksimandros’un dünyasının ilahi güçler tarafından yaratıcı veya düzenleyici bir müdahale gerektirmediğini, bunun da Yunan kültüründe ifade edilmiş olan evrenin mitolojik kökenine kıyasla çok yenilikçi bir unsur teşkil ettiğini kaydeder

İ.Ö. 7. ve 6. asırlar… Ünlü Milet (Miletos) Okulu’nun üç filozofunun, Thales, Anaksimandros ve Aneksimenes’in zamanı, Homeros’un Iliás (İlyada) ve Odysseia’yi, Hesiodos’un İşler ve Günler’i yazmasından iki asır sonradır; Sokrates ve Platon’dan ise iki asır önce. Halikarnaslı Herodot henüz Tarih’ini yazmamış, Hipokrat tarih sahnesine çıkmamıştır. Yunan tragedyasının en eskileri, Aiskhylos, Sophokles de öyle… Solon’un yasaları henüz yoktur. Roma, henüz krallık dönemini yaşamaktadır. Anadolu ve Mezopotamya Pers tehdidi altındadır.

Gerçi Mısır Krallığı yaklaşık yirmi asırdan beri mevcuttur ve doğuda, Mezopotamya’da Sümer’in uygarlığın ateşini yakmasının üzerinden en az otuz asır geçmiştir, dünyanın en büyük şehri Babil ayaktadır. Çin, feodal savaşlarla karakterize olan Bahar ve Güz Dönemi’ni yaşamaktadır. Ama insanlık için evren üstteki Gökkubbe’den ve aşağıdaki Arz’dan ibarettir. Arz, bir filin üzerindeki dev bir kaplumbağanın üzerinde durmaktadır ya da büyük sütunlar taşımaktadır yeryüzünü. Dünyanın doğuşu, tanrıların doğuşudur aynı zamanda. Babil’de İsa’dan önce on ikinci asırda çivi yazısıyla kaleme alınmış Enuma Elish, tanrılara -doğaüstü güçlere- dayandırır dünyanın yaratılışını; Yunan kültüründe ise Hesiodos, Enuma Elsih’ten beş yüz yıl sonra yazdığı Theogonia’da (Tanrıların Doğuşu), karlı Olimpus’un zirvesinde oturan ölümsüzlerin kökenini daha önce var olan Khaos’a ve sonra geniş göğüslü Gaia’ya bağlar. İnsanlık -bütün uygarlıklar- gökyüzünü asırlardır gözlemektedir; Mısır’da ve Babil’de temel bir matematik ve geometri gelişmiştir; Babil’de en az bin yıldan beri astronomik verilerin kaydı tutulmaktadır. Ama amaçlanan, sel baskınları, savaş, hükümdarların ölümü gibi geleceğe dair beşerî bağlantılar bulmaktır.

Böyle bir dünyaya gözlerini açmıştır Miletli Thales ve Anaksimandros.

Tanrılar olmadan…

Miletli filozoflar -ya da ilk filozoflar diyelim- iki büyük devrime imza atarlar, binyılların bilgisini altüst ederler, bir insan ömrü kadar kısacık zamanda. Gözlerini tanrılardan ya da doğaüstü güçlerden doğaya çevirirler, ki bu insanlık tarihinde bir ilktir. Dünyanın ve gökyüzünün ve hatta tanrıların doğaüstü güçler tarafından yaratıldığı, yıldırımları Zeus’un fırlattığı, denizi Poseidon’un kabarttığı, rüzgârı Eol’ün estirdiği ve binlerce harikulade masal-öykünün, mitin inanca dönüştüğü bir dünyada, yeni bir yol çizerler insanoğluna. Anaksimandros yağmurun, güneşin etkisiyle buharlaşan denizin ve nehirlerin suyu olduğunu söyler; gök gürültüsü ve şimşeğin ise bulutların şiddetli çarpışmasıyla oluştuğunu. Öte yandan, her şeyin bir nedene dayandığı fikri ve başlangıca, “tanrının/tanrıların dışında” bir “ilk neden” arayışı bu büyük yolun çıkış noktasıdır. İlk neden Thales’e göre sudur, her şey sudan gelmiştir; Aleksimandros “apeiron” (ἄπειρον: sonsuz-sınırsız) kavramıyla açıklar başlangıcı; Aleksimenes’e göre ise ilk önce var olan havadır.

Asıl olan bu önermelerin doğru olup olmadıkları değil ama doğayı yine doğanın kendi kuralları içinde açıklama çabasıdır. Bu nedenle Miletli “devrimci” filozofları “doğa filozofları” olarak anmakla Aristoteles yerden göğe kadar haklıdır. Bu büyük devrimi bilimin başlangıcı olarak kaydetmek, hiç de abartılı olmayacaktır.

Gökyüzünde bir çakıl taşıdır Dünya!

Miletli filozoflara ama kronolojik olarak belki de daha çok Thales’e atfedilmesi gereken bu büyük devrimi bir ikincisi, Anaksimandros’un yarattığı muazzam entelektüel altüst oluş izler.

Anaksimandros der ki, Arz bir sütun gibi silindirik forma sahiptir; iki yüzü vardır: Biri ayaklarımızın altındaki yer, diğeriyse bunun karşı tarafında kalanı. Gökyüzünde bir çakıl taşıdır dünya.

“Arz neden düşmüyor?” sorusunu sorar Anaksimandros. Kuantum çekimi konusunda uzman bir fizikçi, bilim insanı Carlo Rovetti, ağır cisimlerin düştüğü yön sayesinde tanımlanan “yukarı-aşağı” kavramlarının, dünyaya dair deneyimlerimizi esas aldığına işaret ederek, Anaksimandros’un ortaya koyduğu yeni dünya tasarımının “yukarı-aşağı” kavramlarını derinlemesine dönüştürdüğünü yazar: Arz’ın yüzeyinde olan ne varsa aşağı doğru düşer, onların oraya doğru düşeceği bir istikamet mevcuttur ama Arz için böyle bir istikamet yoktur. “O halde ‘yukarı’ ile ‘aşağı’yı tayin eden Arz’dır… ‘yukarı’ ile ‘aşağı’ mutlak değil Arz’a izafidir.” Arz’ın uzayda yüzen bir çakıl taşı olduğunun, hiçbir şeyin üzerinde durmadığının kavranması… “işte bu devasa bir kavramsal sıçramadır. Umberto Eco, Anaksimandros’un dünyasının ilahi güçler tarafından yaratıcı veya düzenleyici bir müdahale gerektirmediğini, bunun da Yunan kültüründe ifade edilmiş olan evrenin mitolojik kökenine kıyasla çok yenilikçi bir unsur teşkil ettiğini kaydeder.

Bu akıl yürütmenin gerisinde basit gözlem (güneş her sabah doğudan doğar ve her akşam batıdan batar; batan güneş tekrar doğuya gelmek için nereden geçer? – Homo Sapiens’in göz önündeki fark edebilmesi on binlerce yıl almıştır) ama merak, alabildiğine özgür bir düşünce yapısı, muazzam bir sezgi gücü vardır. Bu, bilim adına yeni ve devrimci bir fikrî sıçramadır; dünya/evren göründüğünden farklı olabilir. Yüzyıllar sonra Einstein’ın Newton fiziğinin temellerini sorgularken yaptığı da budur.

Evet, Anaksimandros dünyayı silindirik -ya da disk- formunda tasarlamıştır. Ancak mesele burada değildir! Dünyanın gökyüzünde durduğu kavrayışıdır devrim. Dünyanın gökyüzünde durduğu bir kez söylendikten sonra, onun formunun tasarlanması çok daha kolaydır artık. Nitekim Anaksimandros’tan hemen -birkaç asır- sonra Platon’un, Aristoteles’in yapıtlarında dünyayı bir küre olarak gösteren diyaloglara/pasajlara rastlarız. Kaldı ki dünya küre şeklinde de değildir, hatta tam olarak eliptik de değildir.

Anaksimandros’un “başlangıç” fikri de şaşırtıcı ve etkileyicidir. Başlangıçta bütün canlıların suda yaşadıklarını, ilk hayvanların balık ya da balık nevinden şeyler olduğunu söyler. Bunlar yer kuruyunca karalara yayılmış ve yeni ortama uyum sağlamışlardır. İnsan şu andaki formuyla ortaya çıkmış olamaz, der Anaksimandros: “Çünkü yeni doğan bebekler kendi kendilerine yetebilen canlılar değildir.” Öyleyse insanlar da balık formundaki diğer hayvanlardan türemiştir. Anaksimandros’un diyalektik metodu ve Büyük Patlama’yı akla getiren yaklaşımları, fragmanlar halinde günümüze ulaşmıştır. Dünyanın ilk coğrafi haritasını da Anaksimandros çizmiştir. Bu haritada üç büyük kıta, Avrupa, Asya ve Libya, Akdeniz, Karadeniz, Nil Nehri ve Phaselis Nehri ile birbirinden ayrılır. Bu harita sonraki antik haritalarla geliştirilmiştir.

Devrim: Yeni olanın ortaya çıkışı

Devrim, kökten ve nitel sıçramalı dönüşümleri ifade eder; evrimin yani yavaş yavaş ortaya çıkan nicel değişimlerin biriktirdiği bir sıçramadır bu. Marksist felsefe, gelişmeyi gelişmekte olanın içinde yatan çelişkinin çözümlenmesi olarak anlar. Bir fenomenin olumsuzlanması, onun kendi içinde ve evrim sürecinde gerekli koşullar yaratıldığı zaman ortaya çıkar. Yeninin ortaya çıkışı, ağır aksak yürüyüp gelen evrim sürecindeki bir kesilmeyle, bir sıçramayla olanaklıdır.

Milet Okulu’nun felsefe/bilim alanında yaptığı tam da budur: Asırlar alan tarihsel birikimi bir anda keserek yeni olanı ortaya çıkarmak!

Mistik düşünce insanlığın binlerce yıldır muktedir olduğu ilk düşünce formudur; bir büyük birikimi de ifade eder. Tam da bu noktada, Rovelli’nin, antik mistik düşünceyi basit bir “bir batıl ve boş inançlar” kümesiyle bir tutmanın, “aslî bir şeyi, yani onun gücünü görmemek” anlamına geleceği tespiti, insanı, tanrıların dünyasına daha geniş bir açıdan bakmaya kışkırtmaktadır. Marcel Gauchet’in, tektanrıcılığın dini düşüncenin gelişmiş, üstün bir hali değil; aksine “düşüncenin antik çağlarda dince organize edilişindeki merkezîliğinin ve tutarlılığının ağır ağır çözülüp dağılması” olduğu tezi de bu noktada bir perspektif sunar. Milet Devrimi’yle birlikte bilimsel düşünce, antik çağdaki tanrıların dünyasının içinden gelmiştir, ki insan düşüncesini ve onun toplumsal deneyimini binlerce yıl yapılandırıp düzenleyen, bu dünyanın ta kendisidir.

Konu felsefe olunca şunu da söylemeye cesaret etmek gerekiyor: Antik tanrıların dünyasıyla “modern” tek tanrılı düşünce/inanç sistemlerini de içeren “bilimsel ve teknolojik devrim” dünyası arasında nasıl bir diyalektik vardır? İçinde yaşadığımız “bilimsel teknolojik devrim” çağının bulguları, Milet Devrimi’ne, insanlığın çok uzak geçmişinden çok uzak geleceğine uzanan uzun bir zaman dilimi içinde bakabilmemize; dahası, insana, hayata dair sırlara ışık tutabilecek çıkarsamalara varabilmemize yetmiyor. Toplumsal hayata ve “devlet”e dair çözümlemeler için bile bu bir ölçüde geçerli. Dağarcığımızda olan -ve en çok ihtiyaç duyduğumuz- neredeyse sadece, özgür düşünce, düş ve sezgi gücü. Tıpkı Miletli filozoflar gibi… Devrim de buradan gelecek belli ki.