Osmanlıca ya da ölüyü diriltmek – Hatice Eroğlu Akdoğan

Osmanlıca ile ilgili orta yerde ya da gündem içinde yapılan tartışmalar bitmiş gibi görünüyor ama el altından hem propaganda devam ediyor hem Osmanlıca ders ve kursları yaygınlaştırılıyor

Demek ‘bir sabah uyandığınızda cahil kaldığınızı’ söylüyorsunuz. Demek, siz o gecenin gündüzünde cahil olduğunuzu unutacak kadar da bir balık hafızasına sahipsiz. Sizler kim, okuryazar olan kimlerdi? 1800’lerin başında Osmanlı toplumunda okuryazar oranı yüzde 1. Aynı yüzyılın sonunda ise en iyimser rakam yüzde 5. Bu yüzde 5’lik dilimde, harf devrimiyle “cahil kaldığımız” iddiasına inandırılan biz ayaktakımından maalesef ki kimse yoktu.

Zaman zaman ısıtılan “Osmanlıca” tartışması, hatırlanacağı gibi bundan birkaç yıl önce birinci elden ciddi olarak gündeme getirilmişti. Öne sürülen gerekçe, halkı geriye ya da dibe çekme türündeydi; dedelerimizin ya da daha büyük dedelerimizin mezar taşını okuyamıyormuşuz. Yeri gelmişken cinsiyetçi söyleme de gönderme yapalım; o dedelerin yanında ninelerimiz, büyükanalarımız da yatmakta, belki onların da bir mezar taşı vardır demek gerekir.

Kara perdenin dikişleri

Eğitimciler, akademisyenler gerek Osmanlıca, gerekse Arap alfabesi üzerine o süreçte epeyce bir beyin fırtınası yaptılar. Eline geçirdiği fırsatı kaçırmayan iktidar, dinciliği eğitimin alt kademelerine enjekte etmek için elde olanı adeta tekmelemeyi bugün gibi dün de sürdürüyordu. Bunun karşılığını da ulusal ve uluslararası platformda test edilen başarısızlıklarla gördü. Aslında elinden gelse okulların üzerini büyük bir kara perde ile kapatmak ister ki, maazallah içeride ne olup bittiği bilinmesin, görünmesin! Sonra o okullarda yetişen çocuklar, gün ışığına çıktığında gözleri kapansın ve dünyaya kör kalsın. Ama hepten öyle olamıyor! Dikiş bir yerde patlıyor, çocuklar üzerinde oynadıkları oyunlar da ortaya saçılıyor. Osmanlıca üzerine planlar da böyle bir sona varacak.

Latin harflerine geçişi, “bir gecede cahil kaldık” diye el altından fıslamaya devam ederlerken, 21. yüzyılın eşiğinde saçtıkları cahillik tohumunu görmezden gelelim istiyorlar. Düşünün gençlere iyiden iyiye Osmanlıca dersini öğretmeye yeltendiklerini. Hatta geriye doğru Karahanlı, Selçuklu dönemi dahil yaklaşık 1000 yıllık bir sürecin içinde karışık dilde sözcük ve tamlamaların içinden çıkmaya çalıştıklarını da. Alınlarının akıyla bu işten sıyrılmaları için bir mucize gerek. Başlarını gömdükleri yerden kaldırdıklarında, gelecek çoktan geçip gitmiş olacaktır. Üstelik geçmişini kitaplarında bugünün bilim ve teknoloji çağına merdiven olabilecek hiçbir kırıntı edinememiş olarak.

Osmanlıca tartışması bitmedi

Daha önce Osmanlıca tartışmaları üzerine burada yazmıştım. İktidarın amacı toplumu bir adım ileri taşıyan laiklik başta olmak üzere diğer çağdaş değerleri zayıflatıp, akılsızlığı egemen kılmak, mücadelesini verdiğimiz özgür düşünce ve eğitim anlayışını ortadan kaldırmak. Osmanlıca ile ilgili orta yerde ya da gündem içinde yapılan tartışmalar bitmiş gibi görünüyor ama el altından hem propaganda devam ediyor hem Osmanlıca ders ve kursları yaygınlaştırılıyor. Yaygın eğitim biçimli kurslara gidenlerin genel olarak ilk edindikleri ise “bir gecede cahil kaldık” ya da “bir sabah uyanıyoruz ki cahil kalmışız” söylemi oluyor. Başka başka yerlerde, farklı kişilerin aynı tarz cümleyi kurması elbet tesadüf değildir.

Bir kere daha belirtmekte yarar var: 1928 Harf Devrimi ya da Latin Alfabesine geçiş, o tarihten yaklaşık 70 yıl öncesinden başlayan bir tartışmanın ürünüdür. Batılılaşma çabası içine giren Osmanlı’da en büyük sıkıntılardan biri eğitim alanındaki geriliktir. “Osmanlıca” denilen Arapça, Farsça ve Türkçe karışımlı yapı sorunludur ve halka yabancıdır. Mevcut alfabe Türkçe sesleri karşılamaktan da uzaktır. Osmanlı’da bilim, dini değerlerin baskısı altında olduğu için yapıtları da yoktur. Saray ve çevresi (sadrazam, paşa, kazasker, beylerbeyi, kadı, şeyhülislam, müderris vs) okuryazar, ama halk cahildir. 19. yüzyıl ortalarına kadar eğitim medreselerde yapılır. Batılılaşma ile birlikte okullar açılmaya başlanır ancak okul sayısı halka erişmekten çok uzaktır. Ayrıca mevcut Arap alfabesi ile okuma yazma öğrenmek çok zordur. Osmanlıca okuma yazma ortalama olarak 3-4 yılda ancak öğrenilmekte ve bu hal öğrenciyi okuldan da soğutmaktadır.

1862’den itibaren

Tüm bunlara karşın Osmanlı idarecileri de mevcut alfabeyle okuma yazmanın zorluğunu 19. yüzyıl ortasında gündeme getirip tartışmıştır. 1862’de Maarif Nazırı Münif Paşa alfabenin ıslah edilmesine yönelik bir rapor hazırlamış ve üst yetkililere sunmuştur. Bundan sonra araya giren savaş dönemleri dışında, alfabe ve dilde sadelik tartışmaları hiç gündemden düşmemiştir. Nihayet cumhuriyet kurulduktan sonraki süreçte Türkçe ses yapısına uygun alfabe çalışmalarına geçilmiş ve değişik alfabeler de incelenerek, yönünü Batıya dönmesi gereken yeni cumhuriyet devletinde Latin Alfabesi’nde karar kılınmıştır.

Latin alfabesi 1 Kasım 1928’de mecliste bir gündüz kabul edildiğinde en iyimser bir rakamla toplumun yüzde 90’ı okuryazar değil; tabii ki aynı oran bir sonraki günde de böyle. Okuryazar olanlar ise aynı harflerle okuryazarlık faaliyetini sürdürmeye devam etti. Gazeteler, kitaplar eski harfle basılmayı sürdürürken, yeni sürece de hazırlık yaptılar. Resmi kurumlar da aynı hazırlığa başladı. Çünkü 1 Ocak 1929 tarihinden itibaren bütün yazışma ve kayıtlar artık yeni Latin harflerine göre yapılacaktı. Genel olarak eski alfabenin izlerini kaldırmak için yıllar geçecekti.

Cumhurbaşkanının öğüdü

Yeni harflerin kabulünden önceki kaynakların okunup incelenmesi ile ilgili çalışmalar ve Osmanlıcanın öğretilmesi üniversitelerin ilgili bölümlerinde akademik bir gereklilik olarak zaten her zaman mevcut oldu. Dayatma, bunun daha önceki eğitim süreçlerine taşınmasında yatıyor. Tıpkı üniversitede baş örtmeye sağlanan hakkın ilkokula indirilmesini meşru kıldıkları gibi. Şimdi, Cumhurbaşkanı çıkıp gençlere Osmanlıcayı mutlaka öğrenerek, geçmişe ait kaynakları okumalarını öğütlüyor ya, diyelim gençlerimiz bu alanda profesör olanların dahi okuyup, çevirirken güçlük çektiği dili söküp, okumaya başlamış olsun. Siz, Behcetü’l-Hadayık Fi Mevz’izetül’ül-Hakayık, Kenzü’l Küberâ, Siham-ı Kaza, Ravza-i Evliya, Tarih-i Feth-i Revan ve Bağdad, Tuhfetü’l Harameyn, Acaibü’l-Mesair ve Garaibü’n-Nevadir, Tuhfetü’s –Sulehâ, vs… Osmanlıca eserlerine yumulup başınızı kaldırdığınızda o dünya sizin tanımadığınız, peşinden koşsanız da yetişemediğiniz bir dünya olacaktır.