Gezi’nin ağacına – Hatice Eroğlu Akdoğan

Ne biz senden bir fazla, ne sen bizden bir eksik… Bizden çalınan her bir şey, senin etrafına dikilen bir tuğla; senin önüne çekilen duvarın her tuğlası da bizim tepemize indirilen bir taştı

Sevgili Ağaç,

Bizi coşkuyla kucaklayıp gölgende kol kanat gerdiğin günlerden bu yana dört koca yıl geçti.

Zorbalığın sultası altında onlarca yıl geçirmiş; binlerce dert üstümüze yığılmıştı. Nefes alamıyor, önümüzü görmekte zorlanıyorduk. Yollarımız kuşatma senin de kapına dayandığında kesişmişti.

Böyle bir halde, şairin dizelerinde ifade edildiği gibi gövden gövdemize can oldu. Senden aldığımız enerji ile katmerleşen dertlerimizi ortaya koyma cesaretini gösterdik. Birbirimizden farklı değildik ama farklılaştırılmıştık. Gölgende birbirimizin yüzüne baktık ve hepimiz birimiz, birimiz hepimizdik. Birlikteliğimiz dalga dalga çoğalarak anlamına yeni içerikler kattı.

O zamana dek farkına varamadığımız kardeşliğimizi yaşayarak hissettik. Meğer aramıza ne çok küçük dünyalar kurulup; kalın duvarlar örülmüş! Biz, Gezi’nin yerinde küçücük ama yürekte çok büyük dünyasına sığabildiğimizde bunu daha iyi anladık.

Üretmenin, dinamizm ve özgürlüğe çiçek açmanın sembolü genç kuşak derin bir umut coşkusuna kapılıp kanatlandı. Tüm yaratıcılığıyla harekete rengini kattıkça gönendi ve kendine olan güvenini kazandı. Gençliğin espri ve orantısız ince zekası isyana ev sahipliği yapan meydan ve sokakların havasına yumuşak bir sıcaklık kattı. Sevgili Ağaç, sen yanımızda olmasaydın, biz senin gölgene koşmasaydık koşullar içerisinde gelişip olgunlaşmış bu enerjinin farkına hiç kuşkusuz kolay varamayacaktık

Sen kentin ortasında üstüne üstüne gelen beton bloklara karşı direnen bir ağaç, bizse senin olmadığın bir dünyada yaşamın olmayacağı bilincini de kuşanmış bir dolu çoğunluk; ezilenler, yok sayılanlar, ötekileştirilenlerdik. Tane tane biriken ekmeği, damla damla düşen suyu, kitabı, battaniyeyi paylaştık. Hiç yüzünü görmediğimiz birinin gece açıkta kalan sırtını örttük. Yolunu bilmediğimiz evlerin mutfaklarında Geziciler için tencere kaynatıldı. Sofralarımız, teklifsiz açık bir yeryüzü sofrasıydı.

Ekmek yanında bilgiyi, kitabı, atölyeleri de paylaştık. Gezi içinde ticaretin olmadığı, paranın geçmediği ilişkiler hepimizin damağında unutulmaz tatlar bıraktı.

Bize dar edilen koca bir dünyaya karşılık minyatür bir dünyanın içine üreterek, yöneterek, sığdık. Farklı dillerden ama aynı duygularla türküler şarkılar söyledik. Hüznü ve sevinci bir arada yaşıyorduk. Gidenlerimize el sallayıp ant içtik.

Unutturulmak istenip de unutmamak da direttiğimiz ne varsa hepsinin adını senin Gezi’ye kol kanat geren dallara, yapraklara fısıldadık. Ta Kerbela’dan,  Şeyh Beddettin damarından yakaladık. 1 Mayıs ’77 Taksim andımızdı. Maraş, Madımak, Ostim, Davutpaşa, Roboski akmaya devam eden kanımızdı. İşsizliğimizin, işimizin altında ezilmişliğimizin, çiğnenmiş günlerimizin, çalınmış haklarımızın hadi de hesabı da yoktu. Defterlerimizdeki adları bir kez de senin toprağına not ettik.

Ne biz senden bir fazla, ne sen bizden bir eksik… Bizden çalınan her bir şey, senin etrafına dikilen bir tuğla; senin önüne çekilen duvarın her tuğlası da bizim tepemize indirilen bir taştı. Çalınan kentlerimiz, havamız, suyumuzdu. Senden giden can bizden çalınan gelecekti. “Birkaç ağaç…” sayıyla ağaç olmaktan öte karşılıklı var olma sorunuydu.

Sevgili Ağaç,

Zulüm o isyan günlerinden sonra daha çok üstümüze gelmiş olsa da, geleceğimiz için senden çok şey öğrendik; yaşayabilme direnci için çok şey biriktirdik. Gözümüz emeğimizde olduğu kadar ağacımız ve suyumuzdadır da. Hiçbir güç uç vermiş bir filizi, denizlere yol almış bir suyu ebediyen geriye çeviremez. Yol çoktur, yeter ki onu yol eyleyen yolcular olsun.