Atanamayan öğretmenlikten açığa alınan öğretmenliğe – Hatice Eroğlu Akdoğan

Şilan Nusaybin’i bilerek isteyerek tercih etmişti. “Bir an bile tereddüt etmeden şu an Nusaybin’de görev aldığım okulu tercih listeme ekledim. (…)  Ben gitmesem kim dokunacaktı o çocukların yüreğine?” 

Çiçeği burnunda henüz bir yılını doldurmayan bir öğretmendi Şilan. 2016 yılının şubat ayında atandığında, yıllara yayılan atanamamışlığının, umutsuzluğunun katmerli sızısını bir anda unutuvermişti. Sanki yıllarca o dershane köşesinden diğerine savrulan kendisi değildi. Sanki yıllar üstüne yığıldıkça “Acaba üniversiteye gidip öğretmenlik dışında başka bir bölüm okusam” diyen de. Ya arkadaşları? İyi ki dert ortağı atanamayan o arkadaşları vardı. Atanamadıklarına yanmak yerine atanamayanlar olarak birbirlerine sarılarak hayata, geleceğe tutunmaya çalıştığı arkadaşları. Ailesi? Atanamayanların ailesi? Oğlu atanan bir kadın hüngür hüngür ağladığı yerde kulağına tuttuğu telefonun karşı tarafındaki yakınına “çok şükür bu sefer atandık” diye atanan kendisiymiş gibi müjdeyi veriyordu, duydum.

Nasıl “atandık” demesin ki? Acılar, bekleyişler, umutlar sadece bir ailede değil bir ülkede herkesi, hepimizi öyle bir birine sarmalayarak, birbirine etki edip çoğaltarak büyüyor ki bir ferdin acısı ailenin, ailenin acısı akraba, arkadaş ve gide gide aynı acıyla kavrulan bir yığın ülke insanının acısına dönüşüyor. Atanamayan bir öğretmenin meydanlardaki sesine tanık olduğumuzdan da olsa gerek, atanmış olma şansını yakaladığında hiç mi hiç tanımadığımız o öğretmenin sevinç çığlığına biz de aynısını katıyoruz.

Okulların kapandığı bir kente atanan öğretmen

Şilan’ın ki de benzer olmuştu. Tanıdık tanımadık çok kişi atanmaktan umudunu kesip yedi yıldır dershane köşelerinde 8 aylığına yapılan sefalet sözleşmesine tabi Fen Bilgisi öğretmeni genç kızın atanmasına çok sevinmişti. Çünkü atanamamak gibi atanmak da artık bu memleketin eğitim sisteminde büyük bir olaydı.

Şilan’ın sevinci çok geçmeden atanmış olduğu Nusaybin’de sokağa çıkma ve eğitime ara verilmesi ile gölgelendi. Oysa öğrencileriyle buluşma, kazandığı tüm bilgileri onlar için harcama, sahip olduğu değerleri onlara aktarmak için nasıl da sabırsızdı.

2016 yılı bahar dönemi Nusaybinli okullu olsun olmasın tüm çocuklar için kabus dolu bir dönem oldu. 6 mahallede hala yasaklar söz konusu. Canını kurtarmak için memleketini terk edebilen terk etti. Olanağı olmayanlar tank, silah, bomba artık bir savaşta kullanabilen hangi araç varsa onların arasında şans misali hayatta kalmak için çabalıyor. Sokakları, mahalleleri çöktü o çocukların. Ruhlarındaki hasarı anlamak ayrıca bir zor. Çocuklar sahip oldukları ulus kimliği ve kültürünü bir değirmen taşının arasında öğütüp acıta acıta dönüştüren eğitimin okullarını dahi çok mu çok özlediler. Çünkü orada, o okulda onların düşlerini başka evrenlere taşıyan, başka evrenlerden onlara umut getiren dert ortağı öğretmenleri vardı. Üşüyen elleri, yırtık ayakkabıları, kalemsiz, deftersiz öğrenciyi gören göz, ancak ve ancak öğretmenler… Öğretmen onların yeri geldiğinde anne babası, ağabeyi, ablası; köy ya da kentin ötesine açılan penceresi. Öğretmenler okuldan çekildiğinde nasıl ağladıkları hepimizin malumu. Kısacası Kürdistan’da öğretmenlik öncelikle bir abc işi değil, yaşam mimarlığıdır.

“Ben gitmesem kim dokunacaktı o çocukların yüreğine?”

Şilan, 2016 Bahar döneminde İstanbul’da oturduğu yerde Nusaybin’de olmayı, çocuklara yardım edeceği, yüreklerine dokunacağı günü bekledi. Neyse ki beklenen izin 2016-17 eğitim öğretim dönemi başında çıka geldiğinde yollara düştü. Gittiği yerde sanki bir öğretmen değil de para, eşya ve kırtasiye tedarikçisi oldu. Okuldan, dersten önce göze ilk batan şey savaşın arasından sıyrılıp gelen çocukların içinde bulunduğu yokluktu. Şilan,“Silahların gölgesinde kontrol noktasından geçerek her sabah okulumuza gidiyoruz. Her an bir patlama meydana gelebilir ama insanlar bu duruma o kadar alışmış ki bir patlama sesi çok küçük bir an için bizi duraklatıyor sonra yaşam devam ediyor tüm akışıyla” diyerek nasıl bir atmosferde yol aldıklarına ayrıca vurgu yapıyor.

Evet, Şilan Nusaybin’i bilerek isteyerek tercih etmişti. “Bir an bile tereddüt etmeden şu an Nusaybin’de görev aldığım okulu tercih listeme ekledim. (…)  Ben gitmesem kim dokunacaktı o çocukların yüreğine?”

Okula koştuğunda açıkta bir öğretmendi

Şilan öğretmen güz dönemini Nusaybin’de çok yoğun yaşadı. Bunun için idealist duygulara sahip olmaya gerek yoktu. Orada öğretmenlik mesleğinden önce insan olmak kendini yakıcı bir şekilde dayatıyordu. Defteri olmayana defter, sınava hazırlananlara test kitabı, birine ayakkabı, diğerine hırka… Bir de korkudan titreyen yüreklere öğretmenin dediği gibi dokunabildiği kadar dokunma; konuşarak, severek umudu çoğaltma. Savaş sadece orada tank, top işi değil. İktidar, sendikasını da orada etkin kılma çabasında. Yeni atanmış öğretmenler arasında örgütlenip Eğitim Sen’i zayıflatmaya bakıyor. Onun için Şilan’a Eğitim Sen’den istifa edip Eğitim Bir Sen’e geçmesi de isteniyor. Başından beri nereye, niçin gittiğini iyi bilen bir de aday öğretmen bu öneriye yüz vermiyor.

Sömestrde İstanbul’a ailesinin yanına gelen Şilan’da yaralara merhem olmak için yola çıkan idealist öğretmenlerin coşkusunu yakalamıştım. “İyi ki öğretmenim diyorum her sabah okula giderken iyi ki buradayım bir çocuk bile gülse dünya gülecek” demişti. Ekmeğe, bilgiye, barışa aç çocukların içini aydınlatıp, yüzünü güldürebilme hevesiyle 5 Şubat’ta ders başı yapmak için yola çıkan Şilan o gece yayımlanan KHK’da açığa alınanlardan biri olduğunu bilmiyordu. On beş günün özleminin ardından okula koştuğunda açıkta bir öğretmendi. Şilan’ın öğretmenlik özeti sadece eğitim sisteminin değil düzenin özetiydi. Bugün atanamayıp, atanamayan öğretmenler ortamında ortaklaşanlar atana bildikten yaklaşık bir yıl sonra açığa alınan öğretmenler grubunda yeni durumdan çıkış için birbirlerine kenetlenmeye başlıyor. Şilan “…sonra yaşam devam ediyor tüm akışıyla” demişti ya, bir kez daha orada, oradayız.