İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve DİSK’in teşmil önerisi – Ergün İşeri

Engeller örgütlenmenin önünde ciddi birer sorundur, ancak aşılabilir niteliktedir ve aşılabilmektedir. Engellerde açılan gedikler daha da büyütülebilir mi? İşte bu noktada DİSK’ten gelen öneri yeni bir tartışma açmaya aday gibi durmaktadır: “6356 sayılı yasada yer alan teşmil sistemi işlevli hale getirilmeli ve toplu iş sözleşmeleri sendikasız işyerlerine de uygulanmalıdır.”

DİSK-6-NİSAN-5

Temmuz 2016 işçi sayıları ve sendikaların üye sayılarına ilişkin istatistiğin yayımlanması tarihi bir döneme denk geldi. Bu nedenle de DİSK’in istatistiğe ilişkin değerlendirme ve çözüme ilişkin bir önerisi (teşmil) ne yazık ki yeterince tartışma ortamında kendine yer bulamadı.

İstatistik ve işçi sınıfının örgütlenme sorunları konusuna değinmeden önce, yaşamakta olduğumuz sürece ilişkin birkaç not düşmenin bir gereklilik olduğu açıktır.

Birlikte iktidar olan, devleti ve tüm kurumlarını birlikte kadrolaştıran/biçimlendiren, bunu “sivil” alana kadar yayanlar arasında başlayan uzlaşmazlık, istihbarat ve ifşaat savaşından açık bir darbe girişimine kadar uzanmıştır.

Televizyon ekranlarında İstanbul boğazındaki iki köprüyü trafiğe kapatan askerleri ilk gördüğümüz andan itibaren ortaya çıkan kimi bilgi kırıntıları bile bugün yüksek perdeden söylenenlere şüpheyle yaklaşmamıza yeterlidir.

İktidar ve medyası eliyle (buna özellikle de “tarafsız”lık kavramını çok vurgulayan ana akım dahil) “at izi, it izine” bilinçli bir biçimde karıştırılmakta, tarih güçlülerin eliyle yazılmaya çalışılmaktadır.

15 Temmuz’da karşılaştığımız tabloyu üzerimizdeki sıcaklık yitip gittiğinde, propaganda amaçlı veriler ve bilgiler yerini gerçeklere bıraktığında daha net şekilde açıklayabileceğiz.

Bugün öne çıkan sorun iktidarın darbe girişimi ile ele geçirdiği olanakları (ki bunların başında Kanun Hükmünde Kararnameler gelmektedir) genel bir muhalefet tasfiyesine dönüştürmesidir.

Yaşadıklarımıza bakarak birçok şey söylenebilir, kısaca belirtilmesi gereken, iktidarın uygulamaları kimi yönlerden 12 Eylül dönemini bile geride bırakan düzeyde olduğudur.

Temmuz istatistiği ve örgütsüzlüğün yeniden tescili

15 Temmuz darbe girişimi izlerini Temmuz 2016 istatistiğine bırakmıştır. Yayınlanan bir KHK ile FETÖ/PDY bağlantılı olduğu gerekçesiyle yüzlerce dernek, vakıf ile birlikte işçi ve memur sendikaları da kapatılmıştır. Bu nedenle, Aksiyon-İş konfederasyonu üyesi sendikalar Temmuz 2016 istatistiğinden çıkarılmıştır. Bu uygulamanın mevcut hukuk kurallarına göre olağan olduğunu söylemek mümkün değildir.

İstatistiği rakamlar yönünden incelediğimizde dünden bugüne değişen bir şey yoktur: 4857 sayılı Yasa kapsamında “işçi” olarak tanımlananların çok küçük bir bölümü, yüzde 11,50’si sendika üyesidir.[1]

DİSK-AR tarafından Temmuz 2016 istatistiğine ilişkin yapılan değerlendirmede, 2015 yılı verilerine göre sendikalı işçilerin 3’te 2’si, bütün kayıtlı işçilerin yüzde 7’den azı toplu iş sözleşmesi kapsamındadır.[2]

Bu iki veriden çıkan sonuç, Türkiye gerek nüfus ve gerekse ekonomik büyüklük bakımından kayıtlı, sendika ve toplu iş sözleşme hakkından yararlanan işçi sayıları bakımından emsallerinin oldukça gerisinde kalmaktadır.

Nedenler üzerine birkaç saptama

Türkiye’deki işçi sınıfının örgütsüzlüğü, uzun yıllardır tartışılan ama tespitlerin dışında çözüme yönelik yol açıcı bir adımın atılamadığı bir konu olmayı sürdürüyor.

Örgütsüzlüğün nedenleri üzerine birçok şey söylenmiş ve söylenmektedir. Bunları iki ana grupta toplayabiliriz:

1) Nesnel nedenler; kayıtdışı ekonomi ve işçi çalıştırma, işletme büyüklükleri, işkolu/işyeri barajları gibi hukuki engeller.

2) Öznel nedenler; işverenlerin baskı/yıldırma yöntemlerinin etkisi, adli sistemin yetersizliği, işlevsizliği, sendikaların tanınırlık/güven sorunu, sendikaların politikaları.

Kayıtdışı çalışma ve işçi çalıştırma: Azgelişmiş kapitalist sistemin kendini ayakta tutma ve uluslararası rekabet gücünü koruma adına adeta gizli bir politika gibi uygulanmaktadır. Kayıtlı olmayan işçi haliyle bir sendikaya da üye olamamaktadır.

İşletme büyüklüğü: SGK verilerine göre, işçilerin yüzde 57,4’ü küçük (50 kişiden az işçi çalıştıran) işletmelerde çalışmaktadır. Yerleşik sendikal alışkanlıklar bakımından 100 kişiden az işçi çalışan işyerleri sendikal örgütlenme alanının dışında sayılmaktadır. Bu durumda kayıtlı işçilerin yüzde 67,2’si sendikal örgütlenme radarına bile girememektedir. Kayıtlı işçilerden örgütlenebilir düzeydeki işletmelerde çalışanların oranı yüzde 32,8’dir.

Hukuki engeller: Toplu iş sözleşmesi yapılabilmesi için önkoşul olarak getirilen işkolu ve işyeri/işletme barajları bu kapsamın ilk sırasında yer almaktadır. Konuya yabancı olanlar için şu şekilde açıklanabilir; bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için öncelikle işkolundaki işçilerin yüzde 1’inden, işyerindeki işçilerin yüzde 50’sinden veya işletme ise yüzde 40’ından fazlasının üyesi olması istenmektedir.

Bütün bunları sağlamak, açılan itiraz davaları nedeniyle toplu iş sözleşmesi yapmaya yine de yeterli olmamaktadır. Bu koşullar haliyle toplu iş sözleşmesi yapabilmenin koşullarını daraltmanın ötesinde, aslında fiilen örgütlenme hakkını zedeleyen engellere dönüşmektedir.

İşveren baskısı/yıldırmaları: İşçilerin e-devlet şifrelerinin istenmesi veya e-devlet sisteminde sendika üyeliklerinin kontrol edilmesi, varsa üyelikten çıkmalarının istenmesi, sendika üyeliği tespit edilenlerin işten çıkarılması, sendikayı tanımama, toplu iş sözleşmesi yetkilerini görmezden gelme, işçiyi açlıkla terbiye etme, açıktan para verme gibi yol ve yöntemleri bu kapsamda sayabiliriz.

Hukuk sisteminin yetersizliği/işlevsizliği: Yetki davalarından, işe iade, sendikal tazminat vb. birçok hukuk davasında mahkeme süreçlerinin uzunluğu ve giderek artan masrafları işçileri dava açmaktan alıkoymaktadır. Uzun yılları alan yetki davaları nedeniyle birçok işçi toplu iş sözleşmesi hakkını fiilen yitirmektedir. Bu da sendika üyeliğinin yaygınlaşmasını engellemektedir.

İşçilerde sendika tanınırlık/ güven sorunu: Her iki konu da bir birinden bağımsız gibi görünse de günlük yaşamda bir birini tamamlayarak örgütsüzleştirmede etkili bir silaha dönüştürülüyor.

İşçilerin sendikalar hakkında genel olarak bilgisi yoktur. İşçilere başta işverenler olmak üzere sendikalar “sarı” sıfatını hak eden sendika yönetici tipi ile genelleştirilmiş kirli bir kavram olarak sunuluyor.

Yanlışı genelleştirme, kendinden olmayanı şeytanlaştırma sağın da solun da çok sık kullandığı bir bilgi kirliliği yöntemi olarak işçilerin sendikalara mesafeli durmasına neden oluyor. Bilgisizlik ile kirli bilgi üst üste bindiğinde, işçilerin sendikalara yönelmesinin önüne tam da sermayenin aradığı özel bir duvar örüyor.

Sendika yöneticilerinin politikaları: Toplu iş sözleşmesi düzeninin içinde olan sendikalar, ağırlıkla da Türk-İş ve Hak-İş üyesi sendikalar mevcut sistemin pek de değişmesini istemiyorlar. Örgütlenmeyi, birileri tepsi içinde sunmuyorsa çok da önemsemiyorlar. Açıktan söylemeseler de genel mottoları, “Benden sonra tufan!”

Koltuklarını, gelirlerini, olanaklarını korumak her şeyin önüne geçiyor. Bu uğurda inanmadıklarını, düşünmediklerini bile yapmaktan çekinmiyorlar. Korkularını iyi bilen iktidarın bir aracı haline dönüşüyorlar, sistemin bir parçası haline geliyorlar.

DİSK’ten yeni bir öneri; Teşmil!

Yukarıda sayılan nedenlere yenileri eklenebilir, daha da geliştirilebilir. Tespitler, bunların ardındaki nedenler önemlidir, ama tek başına bir anlamı yoktur. Bir çözüm aramıyor veya çözmek istemiyorsanız, yapılan tespitlerin kime ne yararı dokunabilir?

Elbette bu engelleri tümüyle bütün sendikaların dile getirdiğini söyleyemeyiz. Yukarıda belirttiğimiz gibi, örneğin barajların kaldırılmasına yönelik tekliflere ilk karşı çıkanlar kurulu düzenden yana olan “işçi” sendikaları/konfederasyonları olmaktadır.

İktidarın, daha da ötesi düzenin araçları haline getirilmiş iki konfederasyon ve üyesi sendikalar açısından sorun, işverenlerle kurulacak diyalogla aşılabilir gibi görünüyor. Bu nedenle üst kuruluşlar düzeyindeki ikili ilişkilere, iktidarın övgüsünü kazanacak işlere önem veriyorlar. Yarar sağlanıyor mu kısmı başlı başına bir yazı konusu olarak duruyor.

DİSK ise bir taraftan örgütlenmeyi bir sorun olarak görüyor ama öte yandan içinde bulunduğu durumu değiştirebilecek hamleleri yapmıyor veya yapamıyor. DİSK’in belgelerine bakıldığında engellerin aşılmasına ilişkin çok etkili olabilecek önermeler görülebilmektedir. Buna karşılık uygulamaya ilişkin tartışmaların önemli bir kısmının nesnel temellerden çok öznel kimi saptama ve önermelerle sınırlı kalmaktadır.

Elbette bir başka gerçeklik ise yukarıdaki tespitlere rağmen, örgütlenmenin de mümkün olabildiğidir. Sendikaların örgütlenebilir nitelikte gördükleri (100 kişinin üzerinde işçi çalıştıran) işyerlerinde yaklaşık 4 milyondan fazla kayıtlı işçi bulunmaktadır. Bu da potansiyel olarak 3 milyon yeni sendika üyesi anlamına gelmektedir.

AB’deki çalışanların yüzde 66’sı KOBİ olarak tanımlanan işletmelerde istihdam edilmektedir. Bu durum AB ülkelerindeki sendikalı ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısını çok etkilememektedir. Avrupa’nın birçok ülkesindeki sendika örgütlülüğü ve toplu iş sözleşmesi kapsamının yaygınlığının ardında yatan nedenler nelerdir?

Barajların varlığının tek başına ölümcül bir engel değildir. Barajlara, hatta geçmişte sendikaların bütçelerini eriten noterden üyelik sistemine rağmen, DİSK üyesi sendikalar sıfırdan bugünkü noktaya gelebilmiştir.

Yukarıda sayılan ve sayılmayan engeller örgütlenmenin önünde ciddi birer sorundur, ancak aşılabilir niteliktedir ve aşılabilmektedir. Engellerde açılan gedikler daha da büyütülebilir mi?

İşte bu noktada DİSK’ten gelen öneri yeni bir tartışma açmaya aday gibi durmaktadır: “6356 sayılı yasada yer alan teşmil sistemi işlevli hale getirilmeli ve toplu iş sözleşmeleri sendikasız işyerlerine de uygulanmalıdır.”[3]

Avrupa’da oldukça yaygın kullanılan, uzun yıllardır iç hukukumuzda yeri olan teşmil (yaygınlaştırma), birkaç dönem hariç çok uygulanan bir yöntem değildir.

Toplu sözleşme kapsamındaki işçilerin oranının artırılması ama asıl önemlisi gelirlerinin artırılması bakımından önemli bir işlev sağlayabilir. Bununla birlikte sendikal örgütlülüğe ve sendikaların güçlendirilmesine sağlayacağı katkı ayrı bir sorun başlığı olarak durmaktadır.

Teşmil önermesi üzerine yapılacak bir tartışma toplu iş sözleşmesi sistemini bütünlüklü olarak yeniden gözden geçirmemize de kapı aralamaya katkı sağlayacaktır.

Bugüne kadar yeterince gündeme almadığımız toplu iş sözleşmesi düzeyleri ve işleyişi de böylece gündemimize girmiş olacaktır.

İzleyen yazılarımızla toplu iş sözleşmesi düzeyleri ile örgütlenme, ücretler ve gelir dağılımı arasındaki bağları da daha geniş değerlendirme olanağı bulacağız. Elbette buna gözlerimizin izin vermesi halinde!

Bu yazı için son söz;

1) Bilgileriyle, emekleriyle işçi sınıfının hak ve özgürlük mücadelesine katkı veren; her haksızlık karşısında işçi sınıfının yanında saf tutan; hukuksuz biçimde kürsüleri ellerinden alınmış işçi sınıfı dostları akademisyenlerle dayanışma hepimizin, ama özellikle de sendikaların görevi olmalıdır.

2) Ve konumuz bakımından şunu unutmamalıyız; ister nesnel ister öznel olsun tüm engelleri aşabilmenin en önemli eşiği örgütlülüğü ve toplu iş sözleşmesi kapsamını genişletmeyi ortak bir hedef haline getirmektir. Bu da ister istemez, sendika yönetimleri açısından bir iç hesaplaşmaya, sendika üyelerinin de genel çıkarlarını ve haklarını koruyabilmek için önlerinde başka bir yol olmadığını görebilmelerine bağlıdır.

[1] http://www.csgb.gov.tr/media/3400/2016_temmuz_6356.pdf

[2] http://disk.org.tr/2016/08/sendikalasma-ve-toplu-is-sozlesmesi-raporu/

[3] http://disk.org.tr/2016/08/sendikalasma-ve-toplu-is-sozlesmesi-raporu/

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur