Gül ağladı utancından – Hatice Eroğlu Akdoğan

Gecekondu mahallelerine, eski yerleşim yerlerine de göz dikmişti. Yıka yıka, betonları eke eke gelip Maslak’taki ormana, Belgrat Ormanı’nın ortasına böylelikle dayanmıştı. Ağayı tutan yoktu. Televizyon ekranlarda “İstanbul’un %70 inşaat potansiyeli var” deyip duruyordu. Bunun içine hali hazırda oturduğumuz daireler, kondular, sokaklarda tek tük biçare kalmış erik ve dut ağaçları, akasyalar da dahildi

agaoglu

Toprağı ana, suyu can olarak belleyen o gül, emin olun ki o züppenin ellerinde ben gördüm tir tir titreyerek ağlıyordu. Gül ki, o inşaat ağasını çiğnediği topraktan, ezdiği çimlerden dolayı yakından tanıyordu.

Kentin can damarı ormanın köküne beton dökmek için atını nasıl şaha kaldırarak ekranlarda boy gösterdiğini unutmamız mümkün mü? Hatırlıyor olmalısınız o zaman Gezi direnişinin öncesiydi. Beton ağasının iştahı kentin ağacına, suyuna, tarihi varlıklarına sahip çıkanlarını öfkelendirmişti. Sonra kendisini II. Mehmet’in İstanbul’u fethediş rolüne fazla kaptırmış olan ağanın attan indirildiği söylendi. Başka bir deyişle Fatih Sultan endamı ve dekorundaki reklam filmi ekrandan geri çekildi. Aslına bakılırsa reklam filminin Fatih’in İstanbul’a girişiyle çağrışım yaptırılması tam bir algı operasyonundan başka bir şey değildi. Fatih,  kent surlarını delmekle uğraşırken 560 yıl sonra ortaya çıkan beton ağalarından biri, 15 milyonluk bir kentin en az iki bin yıllık olduğu düşünülen ormanına; yani temiz havasına, yani su kaynaklarına, yani kır çiçeklerine, yani böceklerine, yani hayatın zenginliğine göz koymuştu.

Gecekondu mahallelerine, eski yerleşim yerlerine de göz dikmişti. Yıka yıka, betonları eke eke gelip Maslak’taki ormana, Belgrat Ormanı’nın ortasına böylelikle dayanmıştı. Ağayı tutan yoktu. Televizyon ekranlarda “İstanbul’un %70 inşaat potansiyeli var” deyip duruyordu. Bunun içine hali hazırda oturduğumuz daireler, kondular, sokaklarda tek tük biçare kalmış erik ve dut ağaçları, akasyalar da dahildi.

Ağanın serveti nasıl dallanıp budaklandırmıştı ki caddede yürürken bile alnına paranın şavkı düşüyordu. Ağanın lüks araba, beton kule koleksiyonunu hepimiz biliyorduk. Göstere göstere gelmişti. Şimdi de aynı şekilde sıralı “hanım”ları olduğunu öğrendik. Eh İslamcı erkek iktidar kültürüne entegre olan patrona da ancak gerici bir gelenek yakışır! Buna da İslami bakış açısına göre eğlence, seks koleksiyonu da diyebilirsiniz. Ne de olsa işin aslı teklikte değil, çoğula denk gelen zenginlikte yatmakta… “Hanım” konusu da böyle bir şey!

Yalnız biz şimdiye kadar gül ve karanfil ile mülkiyet arasında bir bağ kurmadık. Birini zengine diğerini fakire paslayıp, paylaştırmadık. Olsa olsa karanfilin bir lira, gülün ise beş ya da her ne neyse on lira oluşunu sadece onun ticari bir ilişkiye alet edilmesiyle açıklardık.  Ne gülün, ne karanfilin ne de papatyanın, ne de orkide veya başka çiçeklerin bu dünya mülkünden haberi vardır. Onların bildiği tek şey aynı toprak anadan, aynı sudan, aynı güneşten beslenen kardeşler olduğudur. Tıpkı biz insanların da eşit kardeşlik hakkı için didinip, parçalandığımız, hatta öldüğümüz gibi.  Saflığın, saygının, anının sembolü olarak üstümüze aynı anadan olan çiçekler yağar. Kimi karanfil kimi gül, kimi papatya kimi menekşedir. Aynı ananın koynunda beslenen ayrı renkteki çiçekler gibi barışık halde yaşama özlemimizin sembolü olurlar.

Onları tutan eller birbirine benzer. Sadece ağanınki farklıdır. Ağanın gözü gül ile karanfili ayırır. Çünkü ağanın gözü gönlü kadar yabancılaşmıştır insanın eşitliğine, kardeşlik ve özgürlük aşkına… Ağa insan yanıyla çok mu çok fakirdir artık.

Gül de yeni öğrenmiş, toprağı kurutan, yediğini içtiğini etrafa sayıp döken birinin elinde olduğunu. Utanmış, ağlamış, özünde su kalmamış. Hele ki aynı renge büründüğü karanfili koklayan, tutan ellerle karşı karşıya konuluşuna hiç katlanamamış. Çünkü hem karanfil hem de gül aynı topraktan beslenen iki kardeşmiş. İkisinin de yüzünde kan kırmızı, gün ışıltısı bir parlaklık varmış. Her ikisi de sevginin, aşkın, saygının, anmalık hallerinin en güzel ve derin ifadesiymiş.

Gül, İstiklal’de o bombanın patladığı yere ağanın elinden sıyrılıp inmiş. “Oh be beni parayla esir alan adamın zincirlerinden kurtuldum” demiş. Yanındaki karanfillere doğru elini uzatmış. Onlarca karanfil, ağlamaktan yorulup solmuş olan güle el verip sarılmış. Sonra arkadan ağaya bakmışlar. Ruhu çekilmiş bir et ve kemik yığınına benziyormuş.  Adımını her attığında paçasından liralar dökülüyor da kimse dönüp bakmıyormuş.