Ekolojik borç – İsmail Kılınç

Dünyamız sadece zenginlere ait değildir. Dünya hepimizin tarihsel sorumluluğu altında olsa da verilen zararlar çok farklı olup sorumlulukta bu nedenle farklı olmak zorundadır. Söz konusu olan borç ile amaç doğaya bir fiyat biçmek değildir. Amaç toplumsal, ekolojik, hukuki, sorumlulukları belirlemek, adalet, eşitlik adına kaynakları daha iyi paylaşmaktır

ekoloji_yikim

“Son ağaç kesildiğinde, son nehir zehirlendiğinde, son balığı tuttuğunda bir de bakacaksın ki elindeki para karnını doyurmayacak” – Cree yerlilerin bir atasözü

Az gelişmiş, gelişmekte ya da yükselen ekonomiler yabancı ülkelerin resmi ya da özel kurum ve kuruluşlarından aldıkları borçlar giderek artarak iktisadi ve siyasi bağımlılıklarını tehlikeye soktukları gibi geri ödemekte de zorluk çekmektedirler. İşte faiziyle birlikte sırtlarında büyük bir borçla dolaşan ülkeler bu borca karşılık, özellikle Güney Amerika ülkelerinde başlayan bir hareketle zengin kapitalist ülkelerin sanayi devriminden beri her açıdan sömürdükleri, kimi zaman talan ettikleri kimi zaman da maliyetini karşılamayan fiyattan aldıkları kaynaklarının karşılığı olarak “ekolojik borç”un ödenmesini talep etmektedirler.

Nedir ekolojik borç? Neleri kapsar? Parasal olarak hesap edilebilir mi? Ekolojik boyutları dışında siyasi, ahlaki, hukuki boyutları nelerdir? Kısaca bunları görmeye çalışalım.

90’li yıllarda Güney Amerika ülkelerinden Şili’de Institut Ecologica Politica adlı sivil toplum örgütü (STÖ) gelişmiş ülkelere “Tamam, size dolar borcumuz var ama siz de ozon deliğini yaratarak bizim çevremizi bozdunuz ve sağlımızı tehlikeye attınız. Bunun karşılığında sizin de, özür dilemenizin ötesinde bize bir de borcunuz var” diyerek ekolojik borç kavramını ortaya atar. Ekvator ise talan edilen ormanları için şunu dile getirmiştir: “Tamam, bu ormanlar iklim değişikliğine karşı önemli bir güvence. Ben bu ormanları işletmiyorum ama bunun karşılığında bana bir ücret ödeyin” demiştir. Böylece ekolojik borç kavramı finansal borç koşutunda hem de çevresel koşulların talan edilmesi koşutunda ortaya çıkar ve uluslararası gündemde yerini alarak kimi önemli iklim ve çevre zirvelerinde tartışmaların başlatılmasına neden olur. 1992 Rio Zirvesi’nde STÖ’ler borç antlaşması imzalarlar. 1999 Johannesburg Zirvesi’nde ekolojik borcun tanınması ve talebi için uluslararası kampanya başlatılır. 2000 yılında Prag kentinde ekolojik borç alacaklıları Güney Ülkeleri Birliği kurulur. 2004 yılında bu kez Avrupa devreye girer ve ekolojik borcun tanınması için Avrupa Ağı kurulur. Bu borç 2009 yılında siyasi arenaya da girer ve Yeşiller-Avrupa grubu Avrupa Parlamentosu’nda ekolojik borçlarla ilgili bir önerge sunar. Tüm bu tartışmalar sonucunda iklimsel borç, kuşak borcu, kaynakları sona erdirme borcu, çevre borcu gibi kavramlar da ortaya çıkar.

Ekolojik borç Ekvator ülkesinden Accion Ecologica adlı STÖ’nün tanımına göre “Kuzey’in sanayileşmiş ülkelerinin Üçüncü dünya ülkelerine karşı kaynakların talanı, çevreye verdiği zarar, sera gazı gibi sanayileşmiş ülkelerden gelen tehlikeli çöpler için çöplük olarak kullanılması için çevrenin ücretsiz işgaliyle biriken borç”tur. Gant Üniversitesi (Belçika) Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi’nin tanımına göre de “Üretim ve tüketim uygulamasıyla bir ülkenin diğer ülkeye verdiği zarar ve ekosistem ve mal ve hizmetlerin bir ülke tarafından başka ülkelerin bu ekosisteme haklı olarak erişim hakkının aleyhine sömürüsü ya da kullanımı” olarak tanımlar. Martinez-Aller’in tanımına göre de “Fakir ülkelerden yerel ya da global dışsallıklar konusunda telafi (tazminat) içermeyen fiyatlardan hammaddelerin ihraç edilmesi ve zengin ülkelerin mülkiyet hakkı ödemeden ve ücretini vermeden çevre mal ve hizmetlerini aşırı kullanması” ekolojik borç tanımına girer. Gördüğümüz gibi iki ülke arasında, daha doğrusu kapitalist sistem ve çevre ülkeler arasında eşitsiz koşullarda ortaya çıkan bir değişim söz konusudur ve kurbanda hep aynı ülke(ler)dir. Özellikle çevre ve insan sağlığı açısından onarılması imkansız sonuçlar yaratan bu değişim sonucu çevre ülkeler -işbirlikçi sınıflarında desteğiyle- büyük zarara uğramaktadırlar ve bunun telafisi için ekolojik borcun ödenmesini istemektedirler. Bu borcu dünya ile insan arasında ve kuşaklar arası yani çevre merkezli ve insan odaklı olarak ele alan görüşlerde vardır. İnsan dünyadan alır, o halde dünyaya borçludur. İnsanın etkinliği ekosistemin yükünü aşmamalı ve aştığı zaman insan doğaya borçlanır. Ama kimi zaman bu etkinlik doğada kimi türlerin, kaynakların tamamen kaybolmasına neden olur, yani geri dönüşü yoktur. Bu borç kuşaklararası ve ülkelerarası da bir borçtur ve çok eski tarihlerde başlamıştır. Tabii burada kimi ahlaki ve etik sorunlarda karşımıza çıkmaktadır. Atalarımız teknik ilerleme ve insanın mutlu geleceği için iyi şeyler yaptıklarına inanıyorlardı. O halde bu borç olabilir mi? Yaşlıların pişman olmaları yeterli mi? Peki ya şimdiki kuşak? Önceki kuşağın borçlarını ödemek zorunda mı? Gelecekte ne olacağını daha iyi biliyor ama ona göre sorumlu davranıp borçlarını ödemeli ya da yeni borç yaratmamalıdır? Bugünün gelişmekte olan ülkeleri gelişmiş ülkelerin geçmişte ve bugün tükettikleri gibi tüketirse -ki hakları da vardır- dünya kaynaklarının sonu ne olacaktır? Sadece kuzey ülkelerinin tüketicileri mi sorumludur? Atalarımız farklı davransaydı biz bugün bu borçtan söz emiyor olacaktık gibi soruları daha da uzatabiliriz.

Peki, bu borç neleri, hangi tarihten itibaren kapsamaktadır? Dünya nüfusunun %20’si tüketimin ve dolayısıyla doğal kaynakların %80’i tüketiyor. Dolayısıyla çevreye verilen zararın da sorumlusu bu %20’lik kesim yani kuzeyin zengin kapitalist ülkeleri. Başka bir hesaba göre bir Avrupalı 43 kg. doğal kaynak tüketirken, bu sayı  bir ABD’li için 88 kg., bir Avustralyalı için 100 kg., bir Asyalı için 14 kg. ve bir Afrikalı için 10 kg.dır. Bu eşitsizlik kölelik ve sömürgecilikle başlar ve günümüze kadar devam eder. Borcun sadece çevresel boyutu yoktur ve toplumsal-tarihsel bir boyutu da vardır. Borç genelde 4 başlık altında toplanmaktadır: (1) Karbon borcu: Fakir ülkeler kendilerinin doğrudan sorumlu olmadıkları, zengin ülkelerin ürettiği sera gazlı salımlarının çevre ve insana verdiği sonuçlarından etkilenmektedirler. (2) Biyokorsanlık: Yine zengin ülkelerin çok uluslu gıda ve ilaç sanayileri fakir ülkelerin kullandıkları tohum ve bitkilerin geleneksel bilgilerine el koymakta, çalmakta ve sonrada bu bilgileri patent adı altında tekrar bu ülkelere satarak ikili haksız bir kazanç sağlamaktadırlar. (3) Doğal kaynakların (su, orman, yeraltı ve yerüstü kaynaklar, fosil kaynaklar gibi) talanı: Kimi kez geri dönüşü olmayacak şekilde doğal kaynakların işletilmesi, ihracı, çevrenin kirletilmesi, zehirlenmesi. Sonuçta sömürülen ülkeler kendi kaynaklarını kullanamadığından kalkınmaları da yara almaktadır. (4) Fakir ülkelerin topraklarının (sularının) değişik amaçlarla kullanılması: Geçim tarımının terk edilerek tek kültürlü tarıma yönelme (palmiye, soya ekimi ya da biyoyakıt için geniş alanların kullanılması), tehlikeli çöplerin boşaltılması gibi. Dolayısıyla kimi açlık, yetersiz beslenme sorunlarının kaynağında da çok uluslu şirketlerin dünya piyasalarına yönelik bu tarım politikaları da vardır. Bunların dışında değişim değerlerinin eşit olmaması, zengin ülkelerde yasaklanmış kimi ürünlerin üretilmesi ve satılması, hammadde fiyatlarında ekolojik maliyetin dikkate alınmaması, fikir ve sanat eserlerine telif hakkı verilmemesi, UPF (Uluslararası Para Fonu), Dünya Bankası gibi kuruluşların kabul ettirdiği yapısal uyarlama programların sonuçları, özelleştirme yoluyla kamu kaynaklarını peşkeş çekilmesi, kimyasal, nükleer silahların denemelerinin yapılması ve çevre ve insan sağlığına verdiği zararlar gibi öğeler de kimilerince ekolojik borç içinde görülmektedir.

Gördüğümüz gibi borcun kapsamı geniştir. Peki, bu geniş kapsamlı borç nasıl hesap edilecektir ya da parasal bir karşılığı bulunabilir mi? İşte borcun en zor yanı da burasıdır ve kimi yerlilerin geleneğinde olan doğanın kutsal değeri nasıl hesaplanacaktır? Hesaplansa bile bu borcu devletler mi, şirketler mi, gelecek kuşaklar mı ödeyecektir? Kaybolan canlı türlerin hesabı nasıl yapılacaktır? Borç hangi tarihten itibaren hesaplanacaktır? Borcun ayrıca uluslararası ya da devletlerarası hukuki bir zemini yoktur. Kimi ülkelerde zaman zaman karşılaştığımız çevre sorunları devlet ve genelde çok uluslu şirketler arasında hukuki bir zeminde tazminat davası şeklinde çözümlenmektedir.

Örneğin Texaco Ekvator’da amazon ormanlarını 25 yıldır sömürüp katlettiği için bu ülkeye 6 milyar dolar öder. Ama verdiği zararın maliyetinin 709 milyar olduğu söylenmektedir. Petrol şirketlerinin ya da petrol tankerlerinin verdiği zararlar bir şekilde tazmin edilmektedir. 1984 yılında Hindistan’da olduğu gibi (Bhopal felaketi-23.000 ölü) kimyasal fabrikadan kaynaklanan patlamanın verdiği zararın ödenmesi gibi. Tabii bu tür tazminatların çevreye verdiği zararı tam olarak karşıladığı söylenemez. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki borç altında kıvranan ülkeler bu borçlarını ödeyebilmek için kapitalist sistemden gelen baskıyla çevre, doğal ve insan kaynaklarını daha fazla işletmektedirler. İklimsel değişiklik için oluşturulan GİEC gibi uluslararası bir kuruluş ekolojik borç konusunda bir çalışma yapabilir ve hukuki bir zemin hazırlayabilir. Kimi çevre maliyetlerini hesaplamak da zor değildir. Örneğin, petrol çıkarmanın çevreye verdiği zarar, ormanları yok etme, aşırı avlanma gibi.

Dünyamız sadece zenginlere ait değildir. Dünya hepimizin tarihsel sorumluluğu altında olsa da verilen zararlar çok farklı olup sorumlulukta bu nedenle farklı olmak zorundadır. Söz konusu olan borç ile amaç doğaya bir fiyat biçmek değildir. Amaç toplumsal, ekolojik, hukuki, sorumlulukları belirlemek, adalet, eşitlik adına kaynakları daha iyi paylaşmaktır. Etik, siyasi sorular sormaya yardımcı olur ve her zaman bir koz olarak kullanılabilir. Neoliberalizmin açgözlülüğünü etkisiz hale getirmeden ekolojik borcun azaltılması da mümkün gözükmemektedir.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur