Betonistanbul – Hatice Eroğlu Akdoğan

İstanbul’u görüyorum; kat kat betonlar kuşanmış ölüyor. Boğaz’ın sularında üç koca kelepçe. Kelepçeye bağlı olarak kuzeydeki ormanları yiyip bitiren asfalt yollar. Yollar için yok edilmiş dereler, göletler. Kurumuş su kaynakları, kirlenmiş barajlar

istanbul_beton

Orhan Veli bugün yaşasaydı eğer İstanbul’u nasıl dinlerdi? Ya da şairin gönlünde ona ilham veren bir İstanbul nehri çağlayıp coşar mıydı? Yine yoksa şair, gözü kapalı dinleyip pırıltılı resmini çizdiği bir kentin üstüne bindirilen betonların yüklediği acının tesiriyle kadim kente ağıt mı yakardı? Belki de AVM’lerde kaybolup Mahmutpaşa’ya bir türlü erişemezdi.

İstanbul bizim, biz İstanbul’un gözlerinin içine bakarak kaybediyoruz birbirimizi. Aslında salt içimiz kan ağlayarak bakmıyoruz İstanbul’a… Her içine girdiğimizde, her içinden çıkmak istediğimizde kendimizle birlikte İstanbul’un da acıyarak, kanadığını; canının çekildiğini görüyoruz.

Bugünkü süreçte beton çağının egemenliğine karşı, Karadeniz’in dereleri ve yaylaları, Cerattepe, Kazdağları ve daha onlarca alanda yaşam savunucuları direniyor. Hepsinin ucunda insandan öte tüm canlıların yaşam alanlarının korunması, sağlıklı bir hayatın sürdürülmesi söz konusu. Kavga hani o şairin dizelerine yansıdığı gibi cıvıl cıvıl, renkli dinamik bir hayatı gözü kapalı, esenlik ve huzur içinde hissedebilmek için.

İstanbul’da yaşayanlar, İstanbul’un kentliler için yaşanabilir bir yer olmaktan çıktığının her geçen gün daha etkili bir tanığı durumundalar. Bunun asıl veya ikincil diye iki sorumlusu yok; İstanbul’u çökerten şey AKP iktidarının dengesiz, yağmacı, imhacı, inşaat denilen betona dayalı kalkınma politikasıdır. 8500 yıllık tarihi olan bir kent son 30-40 yılın betonları arasına geçmişini de gömmüştür. Tarihsel ve coğrafi özellikleri açısından dünyanın en güzel, en değerli kenti olabilecek bir şehirde insan dahil tüm canlıların ve tüm kaynakların yaşamı ve varlığı tahrip edilerek adeta yutulmuştur.

Onun için İstanbul yaşanabilir kentler değerlendirmesinde şimdilik 122. sırada bulunuyor. Derecelendirmeyi “Marcer” adlı insan kaynakları yönetim danışmanlığı alanında faaliyet gösteren yabancı bir firma gerçekleştirdi. Araştırma 5 kıtadaki 230 şehri içeriyor ve 2016 yılını kapsaması açısından da oldukça yeni. Sayı açısından 15 milyonluk nüfusuyla –aslında sokaktaki insan bile bu nüfusun hiç de gerçekçi olmadığı kanaatindeyken- dünyanın en kalabalık altıncı kenti görünen İstanbul nere, yaşam kalitesi açısından 122. sıra nere. Yanlış anlamayın nüfus ile iyi ve kaliteli yaşam arasında burada bir bağlantı yok. Tam aksine bu kadar nüfusun doldurulduğu, inşaat yatırımlarının alıp başını gittiği bir kentte nüfus arttırılırken kaliteli yaşam olanaklarının ne denli hiçe sayıldığını belirtmek için bu nokta önemli.

Şehir planlamacılarının görüşüne göre yeşil alanları, etrafındaki su kaynakları, insan yerleşimi açısından İstanbul ile Almanya’nın Münih kentin eşdeğer özellikler taşımaktadır. Her iki kentin kaldırabileceği nüfusun da 4,5 milyon olması gerektiği öngörülmüştür. Eşdeğer kaynaklara sahip olan Münih 1 milyon 388 bin nüfusu ile kent yaşamı için gerekli olan doğal çevresi ve kaynaklarını korumaktadır. Resmi verilerde 15 milyon, gözlemlere dayalı yorumlarda 17 milyon nüfuslu İstanbul, şehir plancılarının hesaplarına göre dört kat fazladan cepten yemiş ve yemeye devam ederek ucubeliğini beslemeye devam ediyor.

İstanbul toprağına beton döküldükçe, hava koridorlarında beton kalıplar yükseldikçe daha altlarda bir yere sıkışmaya devam edecek. Tarihi ve doğal güzelliği de o ölçüde belirsizleşip kaybolacak. Bugün iç, dış tüm ilçeler dahil İstanbul’a günlük 100 bin ton beton döküldüğü düşünülmektedir. Üçüncü köprü, üçüncü hava yolu başta olmak üzere diğer alanlarda açılan yollara dökülen asfalt da işin cabası…

Yüz bin ton beton girişi bir o kadar toprak, ağaç, hava ve su çıkışı demektir. Kendisi ölen bir yaşamın kalite derecesi de tabi ki olmayacak, olsa bile yerlerde sürünecektir. Sonra şairlerin önceki İstanbul’unu okuyan çocuklarımız masalla gerçek arasında çarpılıp örselenecektir.

İstanbul’u görüyorum; kat kat betonlar kuşanmış ölüyor. Boğaz’ın sularında üç koca kelepçe. Kelepçeye bağlı olarak kuzeydeki ormanları yiyip bitiren asfalt yollar. Yollar için yok edilmiş dereler, göletler. Kurumuş su kaynakları, kirlenmiş barajlar.

İstanbul’a bakıyorum gözlerim fal taşı[1]. İstanbul beton, beton İstanbul… Gök gri, yer acısını çektiğiniz gibi…

[1] Mehveş Evin’in köşe yazılarından birinin başlığı.