Adalet; saraya kayıtlıydı morgda görüldü – Hatice Eroğlu Akdoğan

Acaba gerçek hayatta karşılığı ya da anlamı olmayıp da adına sarayların bulunduğu bir kavram, Türkiye dışında dünyanın hangi yerinde vardır diye düşünmeden edemiyor insan. Sanırım neden bahsedildiğini siz de hemen anlamışınızdır; “Adalet” diyorum.  Adına sarayların dikildiği ancak kendisinin hayatımızın en orta veya en insani çizgisinde bir türlü tecelli etmeyen, ettirilmeyen adalet…

Artık bir yer düşünün ki ölmenin, öldürülmenin çok kolay, hatta askerine polisine öldürmenin hak olduğu, gömülmenin ise çok zor olduğu ülke olsun. Dün olsaydı belki aklımıza bir göz atıp, yoklardık. Oysa bugün bu gerçek gözlerimizi kamaştırırcasına önümüzde parlayıp, Türkiye Kürdistan’ında çokça hayat buluyor.

Kurşunlanarak, ölmek kolay ama gömülmek çok zor… O yüzden sokaktaki cesetler de çürüyor. Ölüp de morgda olmak artık bir ayrıcalık. İşte burada o adalet denen şeyi hele bir düşünün!

Ve aylardır sokak sokak, ev ev savaşın sürdüğü Kürdistan’ın kimi kentlerinde yakınları öldürülmüş insanlar ölülerini gömmek için hastane ya da morg önünde nöbete duruyor. Yaşam hakkının olmadığının kanıksandığı bir yerde insan ölüsü için adalet isteyip, kendi elleriyle toprağına kavuşturma nöbeti tutuyor.

Bazen bir olayı irdelerken “eskiden şöyleydi” şeklinde bir kıyaslama da yapılır. Evet, eskiden de sokakta, evlerde katleder;  sonra insan yaşamını ayaklar altına alanlar,  hukuksuzluk tepkileri karşısında susar kenarı çekilirlerdi. Tanıdıklarımızı, yakınlarımızı morgda görür, teşhis edebilirdik. Ortada bir cenaze vardır ve yürekler yangın yeri, ana çığlıkları düşman utandırır cinstendir. Biz acılarımızla dövünüp, cenazemizi kendi usullerimizce toprağa verirken katiller bir kenardan utangaçça izlemeyi yeğlerdi.  Olmadı, sonradan saldırsalar dahi cenazemizi toprağa gömme hakkımızı kullanabilirdik.  Biz yaşam hakkının nasıl ayaklar altına alındığını tartışırken cenazemizi kendi ellerimizle defnetmeme gibi bir şeyi pek tartışmazdık. Bu aslında geçmişe bir övgü değil, aslında adalet sisteminin çağdaş hukuk ilkelerinden ne kadar ve ne kadar çok uzaklaşmış olduğunu anlatmak içindir.  Adına saraylar dikildikçe kendisi ötelenen, karanlıklar içinde geceli-gündüzlü nöbetlerle beklenen adalet…

Evlerde, sokakta yaralılar için ta AİHM’den karar beklenilen adalet. Ambulansın girmesine izin verilmesi için sınırlar ötesi bir mekanizmanın araya girmesini bekliyoruz. Meğer adalet coğrafi sınırlarımızın dışında bir yere sığınmış ve ikiyüzlü bir edayla kendi kendisini yadsımaya soyunmuş!

Tartışmasız insani bir şey düşünün ki yaralı, hasta bir insanın hastane ve doktora gitme hakkı olsun. Ve ya hasta ve yaralılara bakma hakkı için doktorlar hastasını tedavi hakkı için çırpınsın. İkinci yan da bu ülkede insana inanılmaz geliyor tabi… Hepimizin hayatında şu veya bu şekilde “benimle ilgilenmiyor”, “şikayetimi dinlemiyor bile” dediğimiz doktorlar vardır. Oysa o doktorların günde bilmem kaç hastaya bakma yükümlülüğü gibi bir sağlık sistemi cenderesine sıkıştırıldığını da biliyor olmamıza rağmen.  Neyse bu bir yana, istediğimiz şey hastanın doktoruna gitme, doktorun da hastasını özgürce tedavi etme hakkıdır. Bunun olmadığı yerde adaletsizliğin o ihtişamlı saraylar dışında olduğunu, sokaklara düşüp kaldığını uzun uzun anlatmaya gerek de yok. Sözün varmak istediği nokta, sağlıkçı ve doktorların Diyarbakır’da sürdürdüğü sokağa çıkma yasağı olan mahallerde hasta ve yaralıları tedavi etmek için sürdürdükleri oturma nöbetidir. Yani bu da oldu. Sokağa çıkmanın engellendiği yerlerde hasta ve yaralılarla buluşması engellenen sağlık emekçileri onlarca günden beri nöbete durdu.

Bir başka şey ise öğrencilerinden kopartılan, okulları kapatılan Kürdistan’daki öğretmenler kendilerinin öğretme ve öğrencilerinin eğitim hakkı için Diyarbakır’da ayrıca nöbete başladı. Yani bu da oldu. Eğitimde adalet ve eşitlik, evet yoktu. Adaletsiz ve eşitsiz eğitimin yapıldığı okullarda güle oynaya büyüyen, barış ve özgürlük için hayaller kuran çocukların uykuları top seslerine, ölüm korkusuna belendi.  En küçüğü üç aylık onlarca bebek ve çocuk artık yaşamıyor bile… Öğretmenim haklısınız, o çocukların travmadan çıkması için sizinle yüz yüze gelme ihtiyacı var. Eğitim sözde temel bir hak, onu sağlayacak adalet ise yoktur.

Layıkıyla gazetecilik yapanlara ise bu dönemde de terörist, casus deniyor. Gazetecisiniz… Kaleminiz, kameranız, fotoğraf makineniz yanında tescilli kimliğiniz bile var. Karanlık bir perdeyi aralayıp gerisinde yatan gerçeği yazıp yayımlamışınız ve orada adalet bir kez daha yerin dibine batmış. Bir umut ve inançla Can Dündar ve Erdem Gül’ün yanında Silivri Cezaevi önünde yapılan “Umut Nöbeti” de gazetecilik üzerindeki adaletsizliğe dikkat çekmek için.  Cenazeleri ve hastaları toplamak için, kaymakamdan de izin alarak Cizre’de içinde gazetecilerin de olduğu heyetin üzerine sokakta kurşun yağarken yaralanan kameraman Refik Tekin’i,“BTÖ” -Bölücü Terör Örgütü- üyesi diye yerde sürüklerken de adalet fantastik bir kurgu filimden farksız durumda.

Yokluk bizlere her şeyi yaptırıyor. İş için, ekmek için, onur için bitip tükenmeyen adaleti bekleme nöbetleri.

Haklısın adalet… Morgda kalan ölülerimiz değil sensin. Sokakta kanayan bizim değil senin yaran.  Ortalıkta çürüyen cesetlerimiz toprakta kendine yeni bir can bulur ama orada kokusu çıkan sensindir. Sarayların tepesindeki adın heybetin kadar hükümsüz ilan edildi.