Günler, kadın için çok şiddetli – Hatice Eroğlu Akdoğan

90’lı yıllarda 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü dolayısıyla, kadınlarımız üzerindeki, erkek egemen iktidar odaklı zorbalığın örtüsünü bilinçli insanlar olarak aralamaya da çalışıyorduk. 25 Kasım’da tarihsel olarak derinlerde kök salmış ayrımcılık biçimlerini ortaya dökmekti amacımız. Çünkü mevcut kapitalist sistem içerisinde kerelerce ezilen, sömürülen kadının bir de özel alanda; evinde, sokakta, iş yerinde ya da yatağında yaşadığı ayrımcılık ve şiddeti görünür kılarak, kadınların sorgulayıcı bakış açısıyla bir de buraya bakmasını sağlayarak, bu mücadele gününe anlam ve önem katmak istemişizdir.

Gelin görün ki hiçbir şey ilk başta düşünüp tasarlandığı gibi statik olmuyor. Meğer biz hem ülkemiz, hem dünyadaki kadına yönelik şiddete ve onun türlerine dikkat çekmenin ötesinde, kapımıza dayanan önemli bir tehlikeye dikkat çekiyormuşuz da ruhumuz duymuyormuş!

Az-buz değil, neredeyse yaklaşık on beş yıldır kadına karşı şiddetin akıl almaz boyutlarıyla yüz yüze yaşıyoruz. Tek tek öldürmelerin, düzenin sorunlarıyla birlikte ele alındığında sistematik bir hal aldığının çoktan beri tanığıyız. Ölümler karşısında yaralı kurtulanı, kocasından medeni kurallar çerçevesinde sorunsuzca boşananı, çevre baskısına rağmen işe girmeyi başaranı, aile içi ya da dışı tecavüze uğramayan kadınları şanslı saymaya başladık.

Önceden kadınların duygusal, ahlaki, sosyal veya ailevi nedenlere dair gördüğü şiddet ve bunun sonucu gerçekleşen ölümlerin çetelesi yıllık olarak dillendirilirken, bunu takip eden süreçlerde iş; aylık, haftalık bazen de günlük olarak rapor edilmeye başlandı.

Her gün kadına karşı erkek egemen güç boyutuyla işlenen cinayetleri konuşuyoruz. İstemesek de kimi haber kanalları ve gazetelerde özel olarak “kadın cinayetleri” şeklinde özel haber sayfaları bile çoktan oluştu.  Sermayenin ya da AKP iktidarının koltuk değneği basın kuruluşları ise kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığı sadece popüler bir haber değerine eriştiğinde konuya eğilir oldu. Çünkü çürük toplum düzeninin bir aynası niteliğindeki kadının içinde bulunduğu durumu yok saymak işlerine daha çok yarayanıydı. Oysa kadınlar, kadın kuruluşları ve kadın hakları savunucuları kadına karşı işlenen cinayetlerin, saldırıların çetelesini tutmaktan yorulup, bitkin düştü.

Kadına yönelik şiddette, her canlı bazında olduğu gibi  “şiddetin doruk noktasına” öldürme diyoruz. Kanın aktığı yerde başka söz bitmiştir, bu doğru…  Hangi ölüm karşısında söz veya sözcükler ifade gücünü yitirmez ki? Hele hele toplumsal olarak eşit olarak var olmak için çırpınan bir cinsin, diğer cins tarafından canından olmasının sesini söz ne kadar yükseltebilir ki? Söz konusu yaşam hakkı olunca, yaşamın yön verdiği her şey gibi, söz de susar. Ama bu kadarla kalsa? Ya da kimi muktedir güçlerin ortalığı güllük gülistanlık gösterip, işin sorumluluğundan sıyrılmakta kullandığı “münferit” olaylar niteliğinde bulunsa, insanın “aman bu kadarı da kötünün iyisi” diyesi gelebilir. Ama öyle değil. Durum kadını öldürmekten, bunu sistematik bir düzen işleyişine dönüştürmekten daha vahim bir boyut kazandı. Bu işin karakol, savcılık, mahkeme ya da üst mahkeme kısmı da erkeğin geleneksel, bireysel hak ve hukukunu korumak ve kollamak biçimde sonuçlar doğurunca ülkemiz kadına yönelik şiddetin ve her türlü ayrımcılığın en şiddetli örneklerinin yaşadığı bir ülke niteliğine büründü.

2010 200 kadın,

2011 125 kadın,

2012 141 kadın,

2013 226 kadın,

2014 286 kadın,

2015’te en sondan başlayarak Havva, Elif, Ayser, Şükran, Leyla, Rabia, Zeliha, Suzan, Şeyma,  Nuray, Sezer, Satı, Ayşe, Gülfer, Güneş, Bedriye, Diya, Gülden isimleriyle uzayıp giden 255 kadın karşı cinsiyle eşit yaşama koşulları içinde var olma hakkıyla çırpındığı için katledildi. Katiller aile, polis, savcı, hakimlerce çeşitli biçimlerde korunurken, şiddet çoğalıp pekişiyor.