‘Doğaya, suya, toprağa vahşice saldırıyorlar!’

DEKAP’tan 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısı ile yapılan açıklamada, önceki yıllarda olduğu gibi Dünya Çevre Gününe Türkiye’de, ‘baskı ve yıldırma’ politikalarının yanında, bir savaş hukuku olan ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla yapılan ‘cebri-zoraki kamulaştırmalarla’ girildiği belirtildi

Başta HES’ler olmak üzere, maden aramaları, taşocakları, nükleer ve termik santrallere karşı yerel halk direnişleri arasındaki dayanışmayı ören Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) Yürütme Kurulundan yapılan açıklamada, doğanın ve yaşam alanlarının özellikle Hidroelektrik santraller (HES) tarafından yağmalandığı söylenerek, “Yıllardır yaşam alanlarımıza, doğamıza, sularımıza ve topraklarımıza vahşice saldırmaktan bıkmadılar. Tarihimizi, kültürümüzü, geleceğimizi yok ederek bizi yurtsuzlaştırmak istiyorlar” denildi.

DEKAP’tan 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısı ile yapılan açıklamada, önceki yıllarda olduğu gibi Dünya Çevre Gününe Türkiye’de, ‘baskı ve yıldırma’ politikalarının yanında, bir savaş hukuku olan ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla yapılan ‘cebri-zoraki kamulaştırmalarla’ girildiği belirtildi.

DEKAP açıklamasında, “Başta Elektrik Piyasası Düzenleme Kanunu, Maden Yasası, ÇED uygulamaları gibi çeşitli yasa ve yönetmeliklerde yapılan değişiklikler, Tabiatı ve Biyolojik Çeşitlilik görüşmeleri gibi birçok düzenlemeler ve Torba Yasalara eklenen maddeler, adeta doğal yaşam alanlarımızın ölüm fermanını hazırlıyor. Yargı süreçlerine, hukukun üstünlüğü ilkesine ve bilimsel çalışmalar konusundaki gelişme ve çalışmalara karşı sürdürülen baskı ve engelleme politikalarıyla da adeta, doğal yaşam alanlarımızın, hukukun, bilimin hatta demokrasinin genetiği ile oynanmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Özellikle son 15 yıldır yaşam savunucuları ile çevrecilere karşı ‘ağır yaftalamalar’ yapıldığı belirtilen açıklamada, “Bizleri ‘bir avuç çapulcu’, ‘bir takım çevreci tipler’ olarak niteleyenler, sularımıza, vadilerimize, yaşam alanlarımıza göz koydu��u gibi canımıza da kast ederek yine bizleri eşkıyalıkla özdeşleştirmeyi sürdürüyorlar. Yılmadık, yılmıyoruz, yılmayacağız. Tamamen bağımsız yerel bir halk hareketi olma özelliğinden ödün vermeyen Derelerin Kardeşliği Platformu olarak, bu yılki Dünya Çevre Günü’nde de bu dik duruşumuzu bir kez daha vurgulamak istiyoruz. İnsana, yaşama, doğaya ve çevreye, yaşam hakkına saygılı ve duyarlı herkesi ülkemizin eşi benzeri olmayan yeşilini, biyolojik zenginliğini, toprak ve su kaynaklarını, tarihi, sosyal, kültürel değerlerimizi oluşturduğumuz, üreterek var ettiğimiz, geçmişimizden geleceğe taşımak için emanet aldığımız doğal yaşam alanlarımızı korumaya ve bu uğurda verilen mücadeleye destek vermeye çağırıyoruz” denildi. 

Doğal varlıklar yok ediliyor

Canlı yaşamın sürdürülebilmesi adına bütünüyle bağımlı olunan doğal sistemlerin her geçen gün bozulduğuna vurgu yapılan açıklamada şunlar kaydedildi: “Değişen iklimler, seller, fırtınalar, eriyen buz dağları hafife alınıyor. Hava, toprak ve su kirliliği, erozyon, ormansızlaşma, asit yağmurları, radyasyon, radyoaktif kirlilik ve heyelanlar yaşamı korkulu bir rüyaya dönüştürüyor. Doğal varlıklarımız, geri gelmemek üzere yok ediliyor. Vahşi kapitalizm, parasına para katmak için sözde enerji bahanesiyle binlerce HES projesi, onlarca termik ve nükleer santral, zehir saçan madencilik çalışmaları, taş ocaklarını, yolları ve çimento/beton tesislerini ülkemiz halkının başına ve doğasına bela etmeye, kanser virüsü gibi bütün vadi ve yaşam alanlarımıza enjekte ediyor. Doğasını, dünyasını korumaya çalışanlarla, ‘daha çok üretim, ille de tüketim’ diyenlerin kıyasıya savaşımında ne yazık ki para ve rant, çıkar hesapları ağır basıyor. Bugünkü sözde zenginliğin, gelecek kuşaklarda yaratacağı yoksulluk ve çaresizliğin farkına vardıkları halde, dünyamızı yok etmekte direnenlere doğa, gerekli dersleri vermekten yoruldu.”

Su, ticari bir mal değil, yaşam hakkıdır

Derelerin Kardeşliği Platformu’nun suyu sadece enerji kaynağı ve para kazanma aracı olarak görülmesini ve ticarileştirilmesini reddettiğine değinilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “Su, ticari bir mal değil, tüm canlıların yaşamını sürdürebilmek için ulaşmaya hakkının olduğu doğal bir varlık, ekolojik sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Tüm canlıların sudan yararlanma hakkı eşittir. Hiçbir canlı kendisinin su ihtiyacının daha önemli ve suya ulaşma hakkının daha öncelikli olduğunu ileri süremez. Su, bulunduğu ortamın asli unsurudur. Hiçbir şekilde yatağı değiştirilemez, bulunduğu alandan başka bir alana taşınamaz. Doğal yaşam-su ilişkisini dikkate almayan hiçbir karar, uygulama ve düzenleme kabul edilemez. Suyun kullanımı ekolojik, çevresel, kültürel ve sosyal sürdürülebilirlikten uzak ele alınamaz. Yargı kararlarını hiçe sayarak, vadilerimiz ve doğal yaşam alanlarımıza geri dönüşümsüz zararlar veren; sularımızın özelleştirilerek, uluslararası şirketlerin kontrolüne verilmesini de kapsayan bütün HES projeleri durdurulmalı, üretim lisansları ve ‘Su Kullanım Anlaşmaları’ iptal edilmelidir.”

Karadeniz tehdit altında

Karadeniz Bölgesi’nin, uzun zamandan bu yana hükümetin kontrolündeki HES şirketleri tarafından ‘yoğun saldırısı’ altında olduğu söylenen açıklamanın devamında ise şunlara dikkat çekildi: “Bu süreç, ‘enerji ihtiyacımız var’ söylemi altında HES’lerin vadilerimize dayatılmasıyla başladı ve suyun, şirketlere peşkeş çekilmesine doğru yol aldı. Ekonomik ömürleri 20-25 yıl olan HES’lerle ilgili Su Kullanım Anlaşmalarının 49 yıllığına yapılması bunun en net göstergesidir. HES’lerin ve HES inşaatlarının yarattığı tahribatlar ve HES’lerin yapıldığı, yapılacağı yerlerdeki köylülerin suya ulaşmada yaşadığı zorluklar, asıl gerçeğin halkımız tarafından net şekilde görülmesini sağladı. Ancak yerli şirketlerin ve arkalarındaki yabancı şirketlerin saldırıları sadece suyla sınırlı değil! Yaylalarımıza, meralarımıza, ormanlarımıza ve yeraltı varlıklarımıza da göz dikmiş durumdalar. Hükümet, işbirliği içinde olmuş olduğu bu yapıların yağması için her türlü yasal düzenlemeyi yapıyor. Bakanlar Kurulu’nca alınan ‘Cebri kamulaştırma’ kararları bunun en somut örneğidir. Yeşil Yol, bölge için zulüm yoludur. Cehennem Yoludur! ‘Cennet yolu’ dedikleri, şirketler için daha kolay yağma ve rant yolu demektir. Bu projenin ‘Yeşil Yol’ veya ‘Cennet Yolu’ diye adlandırılması, bu yağmanın Karadeniz halkı nezdinde şirin gösterilmesi için atılan bir adımdır. Biz, bu yöntemi çok tanıdık bir yöntem olarak görüyoruz. Samsun’dan başlayarak, Artvin’e kadar devam eden ve bölgedeki tüm yer altı ve yerüstü varlıklarının, iktidar yanlısı şirketlerin emrine sunarak ranta açan bu proje; iktidar, siyaset, şirket ilişkisinin parasal döngüsünün kurulması projesidir. Resmi olarak herhangi bir belgesi olmayan ‘Yeşil Yol Projesi’, aslında ‘Yeşil Yok’ projesidir. Doğal ve yaban hayatı yok edecek bir projedir. Yaylalarla da bir ilgisi yoktur. Karadeniz Bölgesinde yaylacılığın nasıl olduğu herkesin bildiği bir gerçekliktir. Bu proje aynı zamanda, geleneksel yaylacılığı yok edecek bir projedir. Ve daha çok bölgeyi yağma edecek şirketler için düşünülmüştür. Bizler için artık 5 Haziran’lar, ülkemizde dayatılmaya çalışılan yasa değişikliklerine karşı da birlik ve direniş günü olacaktır. Bundan sonra 5 Haziran, toprağımıza ve suyumuza, havamıza ve meralarımıza, ormanlarımıza ve kısaca tüm yaşam alanlarımıza sahip çıkacağımız ve mücadelemizi ortaklaştıracağımız gündür.”

Sendika.Org