Devlet kuran parti CHP’de yol ayrımı – Dr. Mustafa Peköz

Kılıçdaroğlu, ulusalcı kliğe karşı, Tekin, Sarıgül, Koç ekibiyle hareket ederken, Bekaroğlu, Tuncay Özkan, Mansur Yavaş gibi kamuoyunda tanınmış olanları parti merkezine alarak daha güçlü  bir kadro oluşturmaya çalışıyor

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra özellikle CHP içerisinde ciddi bir tartışmanın gündeme geleceği biliniyordu. CHP’de ortaya çıkan tablo bir yönetim krizi olmayıp esasen sistem içi ve politik arka planı olan bir saflaşmadır.

CHP, devleti kuran parti olarak sistemin bütün hücrelerinde hala önemli oranda etkilidir.  İslamcı partilerde dahi CHP’nin ideolojik etkisini bulmak mümkündür. Bu bakımdan cumhuriyetle yaşıt olan CHP’deki sorun, genel başkanın veya parti yönetiminin değiştirilmesiyle çözümlenecek bir mesele değildir. Bugüne kadar çok sayıda genel başkan veya yönetim değişikliği olmasına rağmen, CHP’nin devleti var eden temel ilkeleri ve ideolojik argümanları değişmeden kaldı. Kemalist generallerin gerçekleştirdiği üç darbenin politik felsefesi esasen CHP’ninkiyle aynıdır. CHP’nin temel stratejisini belirleyen ‘altı ok’ ile 12 Eylül 1980 darbeci generallerin hazırlattığı ve halen yürürlükte olan anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen ‘giriş’  bölümündeki ilkeler aynı ideolojik-politik kaynaktan besleniyor.

Nazi Almanya’sının birçok uygulamasını alıp yaşama geçiren CHP, ırkçı ve milliyetçi bir parti olarak devletin ideolojik çizgisini oluşturdu. Türk Tarih Tezi’nin ve Güneş Dil Teorisi’nin devlet ideoloji haline getirilmesiyle devletleşen faşist bir CHP oluşturuldu. Faşist Almanya’nın yanında savaşa girerek “Par-Türkizm” hayallerini kuran devlet partisi CHP, politik tarihinde hiçbir dönem “sosyal demokrat” bir parti olmadı.

Özellikle 1960’lı yıllarda Milli Şef İsmet İnönü’nün kullandığı “ortanın solu” kavramı CHP’nin ideolojik-politik çizgisinde bir değişimi değil, ülke genelinde gelişen sol-toplumsal muhalefetinin önünü kesmek için politik bir manevraydı. Aynı şekilde 1970/80’li yıllarda Türkiye’de gelişten toplumsal dalganın devrimci hareketin etki alanına girmesi ve sistem bakımından önemli bir sorun olmaya başlamasına karşı Bülent Ecevit önderliğindeki CHP,  çok bilinçli olarak ‘sol’ söylemleri ön plana çıkarttı ve sosyal demokrat kimliğe özel bir vurgu yapıldı. Ecevit’in “Ne ezen Ne ezilen, Hakça Bir Düzen” sloganıyla devrimci hareketten etkilenen kitlelerin hızla CHP’ye yönelmelerinde önemli bir faktör oldu. 1980 askeri darbesinden sonra Ecevit’in yaptığı değerlendirmelerde CHP’nin sistemin çok önemli bir koruyucu gücü olduğunu, “sosyal demokrat” bir CHP’nin hiçbir zaman var olmadığını ortaya çıkardı. CHP kısa dönemler hariç hiçbir dönem toplumsal bir güç olamadı. Onu var eden, ayakta tutan, toplumsal varlığı değil, devlet kuran bir parti olarak sistemin gücünü çok yönlü kullanmasıdır.

ABD’nin ‘yeni’ Ortadoğu stratejisine uygun bir Türkiye’nin yaratılmasına paralel olarak “ılımı İslam” iktidar gücü haline getirildi. Bir başta ifadeyle sistem içi güç ilişkileri değişmeye başladı. Sosyolojik ve sosyo-politik altyapısı güçlü olan İslamcı partiler aşamalı olarak güçlendiler ve küresel stratejinin bir projesi olan AKP iktidar gücü haline getirildi. Buna paralel olarak toplumsal gücünü önemli oranda kaybeden CHP, oluşan yeni dengelerin dışında kaldı.

Küresel güç ilişkilerinin Türkiye üzerinde politikalarına uyum sağlamayan CHP, bugün %25 oyla ancak muhalefet partisi olarak varlığını sürdürüyor. CHP, dünya kapitalist sistemin politik stratejilerine uyum sağlamakta ciddi sıkıntılar yaşıyor. Bu bakımdan kendi içerisinde önemli bir ideolojik-politik bir değişim yaşanmadan ve buna uygun bir örgütlenme modeli yaratmadan CHP’nin Türkiye’de bırakalım iktidar olmayı hükümet olma şansı dahi bulunmuyor. Bu bakımdan CHP içerisindeki çatışma sadece başkanlık ve yönetim kavgası olmayıp, CHP’nin politik çizgisinin hangi yönde değiştirileceğini ortaya koyuyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki başarısızlığın faturasının CHP’ye kesilmesi, parti içi grupların çatışmasını derinleştirdi. Bu bakımdan 5-6 Eylül kurultayı, CHP’nin sistem içi siyasette kendisini nasıl konumlandıracağının ilk işareti olacak.

CHP’de sistemin stratejik yönelimlerine bağlı olmak kaydıyla iki gücün çatışmasından bahsetmek mümkündür. Birincisi ‘ulusalcılar’ olarak tanımlanan ama daha çok devletin geleneksel stratejisini savunmakta ısrar eden bir bakıma ‘neo-faşist’ olarak tanımlanabilecek güçlerdir. Devletin kuruluş felsefini oluşturan ırkçı, milliyetçi, şovenist ve sömürgeci ideolojik-politik çizgide ısrar eden ekibin toplumsal tabanı sanıldığı gibi güçlü değildir. Bir parti kurup seçimlere girseler % 3 oranını geçmeyecek kadar izole olmuşlardır. Ancak hem ordu ve yargı gibi devlet kurumlarında, hem de CHP örgütlerinde ciddiye alınacak bir güçtür.  Bu ekip, Baykal, Sav, Keskin, Ülker, İnce gibi çok sayıda klikten oluşmaktadır. Parti içi çıkarları nedeniyle birbirleriyle çatışan bu kliklerin, İnce’nin adaylığını destekledikleri ve birlikte hareket ettikleri anlaşılıyor. İkinci güç Kılıçdaroğlu çevresinde kümelenen ve daha çok “orta-sol veya sağ’ın solunda” duran bir politik çizgiyi oluşturan gruptur. Bunlar, küresel sermayenin Türkiye’nin bölgesel konumlanışına uygun olarak CHP’de bir kısım değişiklikler yapmaya çalışıyor. Kılıçdaroğlu ve ekibinin, CHP’nin politik çizgisini geleneksel sosyal demokrat bir noktaya çekmek noktasında net bir bakış açısına sahip olmadığı görülüyor. Kılıçdaroğlu Genel Başkan olduğundan beri, CHP’yi klasik Demirel’in Adalet Partisi’ne benzetmeye çalıştı. Ancak bu politikanın Türkiye’nin toplumsal politik yapısı içerisinde hiçbir şekilde başarılı olmayacağı görüldü ve bu nedenle politik yönünü yeniden belirlemek zorunda kalacaktır.

Kılıçdaroğlu, CHP içerisindeki politik dengeler nedeniyle politik söylemlerinde tutarlı bir pozisyonda bulunmuyor. Türkiye’nin önünde duran çok önemli sorunlarda kararlı bir strateji oluşturamıyor. Burada iki temel nokta bulunuyor. Birincisi, Türkiye’nin sosyal ve politik gerçeğine uygun yeni politikalar oluşturması ve pratik olarak yaşama geçirmesidir. Türkiye’nin CHP’nin ırkçı ve milliyetçi söylemler üzerinde sömürgeciliği esas politikalardan bütünüyle kurtulması gerekir. Bu olmadan CHP’nin hiçbir şekilde sistem içi alternatif güç olma şansı bulunmuyor. Örneğin Kürt ve Alevi sorununa dair çok net çözüm politikaları oluşturmadan toplumsal tabanını güçlendiremez. Demirel’in etkisiyle oluşturan sağa dayanan politik perspektifleri terk edilmeden ve 21. yüzyılın gelişmelerine uygun “sosyal-demokrat” bir perspektife sahip olmadan Türkiye’nin politik dengelerinde etkili olma şansı bulunmuyor.  İkincisi ise kadro yapısını ve yönetimini bu gerçeğe göre yeniden örgütlemesi gerekiyor. CHP yöneticileri toplumsal dinamiklerden kopmuş, elitleşmiş baronlardan oluşuyor. Bu sadece genel merkezden değil, özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep, Adana, Mersin, Antalya gibi mega kentlerde, elitleşmiş tabakalar CHP’ye egemen olmuş durumdadırlar. Bunların halkla ilişkileri yok denecek kadar azdır. Yerel seçimlerde 29 ilde CHP’nin oy oranı % 5’in altında bulunuyor. Burada en önemli faktörlerden biri CHP’nin elitleşmiş ve toplumdan soyutlanmış yönetimlere sahip olmasıdır. İdeolojik olarak sistemin en gerici kesimini temsil eden, toplumun genel ihtiyaçlarına yanıt vermeyen politikalara sahip olan bir partinin kadroları ve örgütsel yapılarının da böyle olması kaçınılmazdı. Kılıçdaroğlu’nun ısrarla örgütleri gençleştirme ve kadınların ön plana çıkartılması çabası, örgütsel yapılarını yenilemeye yönelik bir politika olarak ön plana çıkıyor. Ancak bunun başarılı olmasının ön koşulu, ideolojik-politik değişimin olmasıdır. Kılıçdaroğlu, ulusalcı olarak tanımlanan ‘neo-faşist’ kliğe karşı, Tekin, Sarıgül, Koç ekibiyle hareket ederken, Bekaroğlu, Tuncay Özkan, Mansur Yavaş gibi kamuoyunda tanınmış olanları parti merkezine alarak daha güçlü  bir kadro oluşturmaya çalışıyor.

Bugünkü dengeler içerisinde Kılıçdaroğlu’nun CHP içerisinde önemli bir güç olduğu ve kazanacağı biliniyor. Ayrıca CHP’de Alevilerin toplumsal gücü hem parti içinde hem de genel seçimlerde dengeleri çok açık olarak etkileyebileceğini gösterdi. Ulusalcı kanadın CHP yönetimini ele geçirmesi, Alevilerin CHP’den kopuş sürecini hızlandıracaktır ve yeni politik dengelerin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu bakımdan Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başında bulunması, Türkiye’de önemli bir muhalif güç olan Alevilerin kontrol altına alınmasıdır. Alevlerin sistemden kopuşu ve yeni politik arayışlara yönelmesi, sistemin iç politik dengelerini etkileyecektir. Bundan dolayı büyük bir sürpriz olmazsa Kılıçdaroğlu en azından Haziran 2015 Genel Seçimleri’ne kadar kalacaktır.

CHP’nin Olağanüstü Kongresinde farklı politik eğilimlere sahip klikler arasında saflaşma kaçınılmaz olarak yaşanacaktır. Geçmiş kongrelerden farklı olarak daha ‘saflaşmış’ bir CHP oluşturulacaktır. Ulusalcı kanadın belki de son kongresi olacağı için kazanmak adına bütün güçlerini kullanacaklardır. Kılıçdaroğlu’nun kazanma şansı çok daha yüksektir. Bunun politik anlamı da, CHP içindeki dengeciliğe esasen son verilecek ve ulusalcı, neo faşist kanat fiilen tasfiyesi edilecektir. Bunların önemli bir kesimi Haziran 2015 seçimlerden milletvekili olamayacaklarını biliyor. Bu nedenle 6 Eylül’den sonra “ulusalcı” kanat yeni bir politik süreç başlatarak farklı bir oluşuma gidebilir. Bu olasılık her zaman gündemde olacaktır. Kurultaydan güçlenerek çıkacak olan Kılıçdaroğlu ise CHP’nin politik çizgisini ve örgütsel yapısını yeniden oluşturacaktır. Bu yönelim “sosyal demokrat” bir çizgide ilerlerse ve Türkiye’nin sosyal ve toplumsal sorunlarını çözecek gerçekçi politikalar üretirse, örgütsel yapısını da bu gerçekliğe göre yeniden örgütlerse, baronlardan kurtulursa sistem içinde daha güçlü alternatif bir güç olabilir.

CHP, kendisini 21. yüzyılın toplumsal ve politik gelişmelerine göre yeniden organize edemezse, Haziran 2015 seçimlerinden sonra, sistemin değişen güç ilişkileri içerisinde kendi tarihsel misyonunu tamamlamış olacaktır. Bu bakımdan 6 Eylül’den sonraki düğüm noktası önümüzdeki 10 ay içinde CHP’deki değişimin toplumun fraklı kesimleri tarafından çok belirgin olarak görülmesi ve hissedilmesi gerekir. 10 ay kısa bir süre olarak görülebilir ama bu süreçte oluşturulacak politikaların toplum tarafından kabul görmesi, iktidar dengelerini değiştirebilir.

[email protected]