Son tahliyeler ne anlama geliyor? – Ercan Geçgin (BirGün)

Anayasa Mahkemesi’nin kararı sonrası, başta İlker Başbuğ olmak üzere Ergenekon ve diğer davalardan tutuklu Ulusalcıların serbest bırakılması güç dengelerinde yeni bir sürece işaret ediyor.

ilker-basbug-tahliye

17 Aralık 2013 Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu enerji-maden-inşaat-medya (EMİM) dörtgeninde yoğunluk kazanıyordu. Ortaya çıkan belgelerden ve ses kayıtlarından AKP Şirketokrasisinin yatırım ve kar alanlarının dayandığı ilişki ağları tüm çıplaklığıyla ortaya serilmeye devam ediyor. AKP Şirketine mühendislik hizmeti sunmuş olan Gülen Cemaatinin bugün AKP’ye açtığı savaş, sadece yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla değil siyasetin, bölgesel ilişkilerin ve en önemlisi sermaye birikimi boyutuyla da sürdürülüyor.

Eski mühendisler yerine Ulusalcı mühendislerle geçici ortaklık kurmaya çalışan AKP Şirketi ve Patronu böylelikle rakip konuma düşen Cemaatle mücadelede de yeni bir cephe kazanmış oluyor. Dolayısıyla Ergenekon Davasındaki tahliyeler yerel ve bölgesel denklemindeki AKP-Cemaat vekâletinde sürdürülen güç ilişkilerinde anlam kazanıyor. Şirketokrasi, kendi güvenliği ve sürekliliği için karşısında oluşmakta olan muhalefet bloğunu yarmak için bunu yapmak zorunda. Şirket için en önemli şey kar olduğundan, ideolojik olarak uyuşmasa bile çıkar temelli pragmatist birlikteliklere her zaman sıcak bakılıyor. İçerideki pragmatizm bölgesel ve küresel pragmatizmle de at başı gidiyor bu yüzden.

AKP Şirketinin muhalefete karşı işletim mantığının “çarpıştır-aradan sıyrıl” olduğunu daha evvel dile getirmiştim. Küresel düzeyde taşeronluğu kazanç kapısı haline getiren şirket, bölgede ve yerelde ise başka taşeronları, sadece belirli işlerle sınırlı yatırım ortaklığına alabiliyor ve kullanabiliyor. BOP’un eşbaşkanlığı sürecine itiraz eden Ulusalcılara karşı Ergenekon davasında Gülencileri kullanılan bu mantık, bugün Gülencilere karşı Ergenekon’dan yatan Ulusalcıları kullanmak istiyor. Ancak serbest bırakılan Ulusalcıların ödeyeceği diyet bununla da sınırlı değildir. Cemaat ile girilen kavganın emperyal bir boyutunun olmasından da dolayı AKP için Ulusalcılarla yapılan flörtün getirileri, götürdüklerinden daha fazladır şimdilik. Söz konusu olan geçici bir iş ortaklığıdır sadece.

AKP Avrasyacılığa Mı Kayıyor?

Erdoğan son olarak Kasım’da Rusya’ya yaptığı gezide Şangay Beşlisine girmek istediklerinden söz etmişti. Rusya ile sürdürülen nükleer enerji projesi ile enerji, turizm ve diğer ticaret açısından ilişkilerin geliştirilmesi gerekliliği de önemle vurgulanmıştı. Öte yandan 17 Aralık’ı “darbe” girişimi olarak kamuoyuna sunan AKP, bu darbeyi Cemaat görünümlü ABD stratejisi olduğunu da dillendirmişti. Ancak ABD’ye yönelik eleştireler, bazı açıklamaların ötesine gidemedi. AKP daha fazlasına cesaret de edemedi. Buna karşın Rusya ve İran’la ilişkiler ise derinleştirildi.

Bilindiği üzere Ergenekon ve buna benzer davalarda yargılananların ortak noktası Avrasya Stratejisini savunmuş olmalarıydı. ABD ve AB’ye karşı Rusya-Çin-İran hattını benimseyen bu strateji doğal olarak NATO’dan çıkılması gerektiğini de sıklıkla dillendiriyordu. ABD, Türkiye’deki Avrasyacıları Cemaatin emniyet-yargı ağlarıyla ve AKP’nin konjonktürel çıkarına uygun şekilde tasfiye edebilmişti. İlk yıllarda AKP’nin iktidara taşınmasında önemli rol oynayan taşra burjuvazisinin (MÜSİAD) yerini giderek daha hızlı ve daha fazla para kazanmayı seçen ve bunu AKP sayesinde elde eden EMİM ağları Anadolu’da emek-yoğun üretim yapan ve ihracat yoluyla kazanç elde eden taşra burjuvazisinin örgütlenmesini ise fiili olarak Cemaate bırakmıştı. Geçen hafta Erdoğan’a meydan okuyan Cemaatin TUSKON’u, böylesi bir dinamiğin ürünüdür. AKP ise ortaya serilen yolsuzluk dosyasından ve olası diğer dosyalardan dolayı hem Cemaatle kamuoyunda mücadele edecek hem de karşı cephesini bölecek tek alternatif olarak Ulusalcıları gördüğü için gerekli yasal düzenlemeleri yapıp tahliyelerin yolunu açtı. Böylece hem Rusya’ya bölgedeki nüfuzu için daha fazla güven verilmiş oluyor hem de ABD+AB bloğuna karşı pazarlık şansı daha fazla arttırılıyor. Azerbaycan’da Cemaatin okullarının kamuya devredilme girişimi de Avrasyacı hattın bu doğrultudaki önemli girişimlerinden biri olarak okunabilir.

Bir diğer önemli boyut da Ukrayna ve Kırım’daki gelişmelerdir. Ukrayna’da ABD’ye yakın kesimin iktidara gelişi, buna karşın Rusya’nın Kırım’a girişi, Türkiye’deki güç çekişmesiyle de paralel ilerliyor. Erdoğan’ın NATO/ABD ile gireceği pazarlık, muhtemelen Gülen’in ABD’den çıkartılması veyahut ABD’nin Cemaatle en azından daha soğuk ilişkiler yürütmesi üzerine olacaktır. Diğer taraftan AKP’nin Cemaate karşı attığı her adım, Rusya’ya Karadeniz’de, hatta Ortadoğu’da daha fazla özgüven kazandıracaktır. Önemli diğer aktörlerden İran’la bağlantılar ise Cemaat tarafından daha çok deşifre edilmeye çalışılacaktır. İran-Suriye ortaklığında AKP’nin yeniden konumlanışının tekrardan “Kardeşim Esad” düzeyine dönmesi hiç de şaşırtıcı olmamalıdır. Ergenekon davası için nasıl “Cemaat bizi kandırdı” diyebiliyorlarsa Suriye konusunda da benzer şeyler neden söylemesinler ki! Söz konusu AKP Şirketinin çıkarıysa Makyavelizm’de sınır yoktur.

Cemaat AKP’yi kayıtdışı paradan ve ihalelerdeki rüşvetlerden (onlara göre zekât) kazanç elde etmekle suçlaması ile AKP’nin Cemaati kayıtdışı siyaset yapmakla suçlamasını bütün bu denklemler içinde değerlendirdiğimizde rantın da, siyasetin de bölgesel düzeyde olduğu bariz ortaya çıkacaktır.

Ulusalcı Havuzu

Şirketokrasinin yeni yatırım ortaklığına alınan Ulusalcıların iç siyasetteki işlevleri bir taşla birden fazla kuş vurma cinsindendir. Örneğin İlker Başbuğ’un başta İşçi Partisi olmak üzere Ulusalcılar tarafından Cumhurbaşkanlığına aday gösterilme ihtimali, CHP bloğunu şimdiden bölecek bir AKP hamlesi olarak okunabilir. Cemaat 17 Aralıkla muhalefete bir pas vermişti. Şimdi ise AKP tahliyelerle Ulusalcılara bir pas vermiş oluyor.

AKP nasıl kendine uygun bir medyayı işadamlarından kestiği paydan meydana getirdiği “havuz sistemi” ile şekillendirdiyse, siyasal alanı da benzer havuz sistemi ile kontrol etmek istiyor. Ulusalcıların yeni işlevi sadece CHP bloğunu bölmekte değil, sola karşı manipülatif siyasette de kendini gösterecektir. Sözgelimi anti-emperyalist bir siyasetin sol tarafından örgütlenişi, Ulusalcıların önderliğindeki siyasal havuz sayesinde boğulmak istenecektir. Benzer işlev barış sürecindeki Kürt sorunundaki olası krizinde açığa çıkacak milliyetçi bir dalgalanma için de geçerlidir. BBP’nin Cemaat kontrolüne girmiş olması, AKP’yi yeni taşeron milliyetçilere yatırım yapmaya itmektedir. Dolayısıyla AKP için Ulusalcılara açılım yapmak, hayat öpücüğü kıvamındadır. Son olarak, Öcalan’ın 1999’daki gizli sorgusunun İşçi Partisi’nin yayın organlarında neden geçen ay verildiğini de bütün bu gelişmelerin bütünselliği içinde yeniden düşünüp yorumlamak gerekir.

Ercan GEÇGİN

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur