Eylüle haziran geldi – Barış Yıldırım (fraksiyon.org)

Faşizm, hele de onun demokrasi kozmetiğinden kolay vazgeçemeyen sömürge tipi, provokasyon mühendisliğinde özel bir uzmanlık geliştirmiştir. ODTÜ’de cemaatçi öğrencilerle demokrat öğrenciler arasındaki sıradan bir laf dalaşı bir anda cumhurbaşkanı ve başbakanın katıldığı bir kakofoniye döndü.

İnsanlar ölürken haber yapmaya eli varmayanların bu kadar keyfekeder bir olayı sütunlar ve saatler boyunca tartışmaları, provokasyon mühendislerinin görevleri başında olduğunu gösteriyor.

Gezi’ye özel bir kategori sayfası hazırlamış ve görece nesnel haberleriyle ana akım medyanın neredeyse boyalı kuşu olmuş Radikal gazetesi bir süredir hükümet söylemleri etrafında kanat çırparak, boyalarını dökmeye çalışıyor. Boya tehlikelidir: Emekli bir orman mühendisi “mahallesini güzelleştirmek ve insanların yüzünden bir gülümseme uyandırmak” için Karaköy’den Cihangir’e çıkan merdivenleri “güneş ışınlarının deniz tabanına bıraktığı gökkuşağıvari izlerden” esinlenerekrengarenk boyadı ve belediyenin –karikatür düzeyinde bir simgesellikle– merdivenleri gerisingerigriye boyama çabası tüm ülkede merdivenleri renklendirme seferberliğiyle yanıtlandı.

Halk, su bazlı plastik boyadan bile direniş çıkarırken Radikal’in grileşme çabası kendini mesela Deniz Zeyrek’in ODTÜ’ye yönelik sözde nesnelliğinde gösterdi: “ODTÜ’de o iki kadının, üç başörtülü kadını taciz etmesi, hedef göstermesi, rencide etmesi, çok büyük bir yanlıştı. Ancak bu yanlışı, bütün ODTÜ camiasına yıkmaya çalışmak … da en az o kadar büyük bir yanlış.”

Melih Gökçek, tehdit ve ön-ödeme yöntemleriyle başbakanı karşılamaya ve AKP mitinglerine görece kalabalık bir kitleyi dökünce “yıllardır nasıl tasfiye edeceğini bilmediği, partisine göz diktiğinden adı kadar emin olduğu Melih Gökçek’e gebe kalan” başbakan, Gökçek’in rant hırsıyla sol düşmanlığı arası bir ruh haliyle yıllardır diş bilediği ODTÜ’yü onun ayaklarının önüne serdi. Ama bilen bilir, ODTÜ yolları engebelidir.

Zeyrek ne şiş yansın ne kebapçılık oynarken, dozerler 7 Eylül günü gaz bombası bulutları arasından geçerek ODTÜ’yü çevreyelen 100. Yıl mahallesine girmişti bile. Bir öğrenci masası tartışmasına cumhurbaşkanı neden karışmış olabilir diye işkillenecek kadar araştırmacı olmayan TOMA’lara su taşıma gazeteciliğini bir kenara bırakalım.

ODTÜ ormanlarından esen direniş yeli tez zamanda rüzgarlaştı. Kadıköy’den Taksim’den ses gelmedi değil, ama asıl ses yoksul gecekondu mahallelerinden ve Akdeniz kentlerinden geldi. Adana’da Atatürk Parkı’nda toplanan yüzlerce kişiye Radikal’in layık gördüğü ad tanıdıktı: “Korsan gösteri.” Son iki gündür Okmeydanı halkı başından ağır yaralann Berkin Elvan’a destek için; Tuzluçayır halkı Fethullah Gülen-İzzettin Doğan işbirliğiyle yapılmak istenen Cami-Cemevi projesine karşı (“Mamağa sonbahar geldi.”); Dikmen ve Gazi kardeş mahallelerle dayanışmak için sokaklarda. Kadıköy, polis saldırıları durana kadar oturma eylemine başladı. Ülkenin her yerinde başka sesler yankılandı.

Direnişe biri Eskişehir’de biri Antakya’da iki hemşerisini şehit veren Antakya halkı 10 Eylül’ün ilk saatlerinde 22 yaşında bir evladını polisin hedef gözeterek attığı gaz kapsülüne şehit verdi. Ahmet Atakan son mesajlarında “Haksızlığa karşı eğilme,” diyordu. “Bu kan denizinin dalgalarıyla Yankee’leri boğacağız. Bağdat’ta yanan çocukların acısı kadar acımasız, ahı kadar adaletli olacağız.” Enternasyonal’den Grup Yorum’a uzanan devrim şarkılarının dizeleriyle dünyaya son şarkısını söyleyen Ahmet’e ülkenin kentleri, tam da Gezi tutsaklarının ilk mahkemesinin İzmir’de yapıldığı 10 Eylül günü ses veriyor.

Eylüle haziran geldi.