Yedikule bostanıyla güzel, bostanlar da yerinde güzel! – Beste Bal (Yeşil Gazete)

Yedikule Bostanları’nın yıkımına direnen Tarihi Yedikule Bostan Okulu, Chantel White ile Arkeobotani Atölyesi düzenledi. Atölyede hem birçoğumuzun yabancısı olduğu “arkeobotani” ile tanıştık hem de Yedikule Bostanları’nın arkeobotani açısından değerlendirilişine tanıklık ettik.

yedikule atölye

İstanbul’da bulunduğu kısıtlı süre içerisinde Yedikule Bostanları’ndaki tohumları inceleme imkanı bulan White, arkeobotaninin hangi tohumların bu topraklarda yeşerdiğini takip etmeyi kolaylaştırmakla kalmayıp insanların nasıl beslendiğini karşılaştırma imkanı sağladığını vurguladı. Kendisi yalnızca tohumlarla değil insanların bu tohumlardan nasıl faydalandığı ile de ilgileniyor.  White, ‘Ekinlerin hangi zamanda ve mevsimde oluştuğunu takip etme imkanım oluyor. Antik çağlarda insanların doğal yaşamının nasıl olduğunu görerek tarihe katkı sağlayabiliyorum’ diyor.

Arkeobotani, tarih öncesi ve tarihi dönemlere ait yerleşim yerlerinde korunan toprağı ve tohumlarını incelerken burada yaşayan bir toprakta tarihin izini sürmenin White’ta yarattığı heyecan, bizi de heyecanlandırdı.

Gelelim Bostanların bilgisine

İstanbul’da yetişen bitkiler 10. yüzyılda hazırlanan, Bizans İstanbul’undaki tarımsal ürünlere yer veren  Geoponica isimli dokümanda yer alıyor. 10. yüzyılda hazırlanan bu dokümana bakıldığında Yedikule bostanlarında üretilmekte olan ürün çeşitliliğinin benzerine rastlanıyor: roka, pırasa,  soğan, pancar, dereotu, kırmızı turp. Dokümanda 400 yıllık bir bahçeden bahsediliyor. Bizans’tan kalma bu bahçe, bugünkü Bayrampaşa Bostanı. Bostanlarda yer alan büyük su kuyuları da mevcut zirai kaynaklarca doğrulanıyor.  Bu bostanlarda bilinçli bir şekilde ekilmemiş olan ama varlığını sürdüren farklı bitki türlerine de rastlanıyor. Bunların varlığı ‘yer altı filizlenmesi’ ile sağlanıyor. Bostancılarla artık üretmedikleri bitkiler üzerine konuşuyor olmanın ilginç olduğunu vurgulayan White, bu bitkilerin genellikle son 50 yılda kaybedilen ürünler olduğunu söylüyor.

Bu ürünlerin artık var olmamasını beş temel nedenle açıklıyor:

1- Artık büyük oranda maddi gelir sağlamayan ürünler olmaları. Karnabahar misal, geniş alan istiyor üretim için ama ona uygun alanı ayırdığınızda diğer ürünler için yer kalmıyor.

2- Ekim ve sulama teknikleri değişiyor. Bu değişiklikler daha özenli üretim süreci gerektiren ürünlerin belirli bir standardizasyona uyum sağlayamamasına yol açıyor ve onların üretiminden vazgeçilmek zorunda kalınıyor.

3- Hava kirliliği bir diğer unsur. Önceden bostanların etrafında yer alan dere yatağı, yerel yönetim tarafından dere kapatılıp yol yapılıyor ve haliyle işlekliği tartışılabilecek olan bu yol ürünlerin yetişmesi için elverişli ortamı olumsuz etkiliyor.

4- Hava kirliliği, tohumları da deforme ediyor, hatta yok ediyor. Önceden yetişen pek çok ürünün tohumu zaman içerisinde yok olmaya yüz tutuyor.

5- Pazar da başka bir etken. Eğer talep yoksa eskiden yetiştirilen bir ürün artık yetiştirilmiyor. Örneğin zamanında yetişen Hindiba,  Rumlar tarafından tüketilirken Rumlar’ın göçünün ardından talebin ortadan kalkmasıyla Hindiba da üretilmez hale geliyor.

Bostanların yalnızca bir ‘ekim alanı’ olarak görülmesi oldukça eksikli. Bahçeler/Bostanlar yok olunca yalnızca toprak kaybedilmiyor, bir bostan kültürünü/geleneği de kaybediliyor.  Bu kültür, bilgiyi de içeren bir kültür. Tarihsel açıdan ciddi bir kayba tekabül ediyor. Yalnızca burada yetişen/üretilen ürünler var. Onları ve bilgisini de kaybediyoruz. Örneğin Geoponica’da yer alan ebegümeci artık üretilmiyor. Zamanında özel olarak üretilirken şimdilerde bostanların kenarlarında yabani ot olarak varlığını koruyor. Hangi dönemde neden ekiminin durdurulduğu bilinmiyor. Langa hıyarı ve Yedikule marulunu da ne yazık ki kaybettik..

Zamanında “bayramı” kutlanan Yedikule marulunun hikayesini üç kuşak boyunca aynı bostanda ekim yapan Bostancı Ahmet Bey’den dinledik: “ Tohumumuzu kendimiz saklıyorduk. Ben marullara yetişemedim. O zamanlar bostanların altındaki bu yol yokmuş, 10bin metrekare alandan bahsediyoruz. Hava kirliliği de tohumların yapısını çok etkiledi. O dönemde bostanlarda yapılan sulama da çok farklıymış. “Dönme dolap” dediğimiz usulle sulama yapılıyor, ürün ihtiyacı olan bol suyu alabiliyormuş. Üretimde pazar kaygısı arttıkça ürün çeşitliliğine gitmek ve sulamayı değiştirmek zorunda kalınmış. Şu anda bu bostanlarda üretilen ürünlerin yazık ki yarısından fazlası organik değil. Alıcılarımız çok çeşitli; hal, esnaf, marketler… Ama pazar ihtiyacını karşılayabilmek için kullandığımız tohumlar da değişiyor yazık ki.” Bu arada ekimde kullanılan tohum ve gübre sorulduğunda öğreniyoruz ki  önceleri gübre için inek yetiştirilirken çevreden kokudan dolayı şikayet ediliyor belediyeye. Belediyenin itirazı üzerine hayvan yetiştiriciliği ortadan kaldırılıyor, dışarıdan gübre getirilmeye başlanıyor ve tarımsal ilaçlar kullanılıyor.

Yedikule Bostanları’ndaki üretim geleneğinin izini nasıl sürebileceğimizi tartışıyoruz. Bir katılımcı büyük dedesinin Osmanlı döneminde kurulan Halkalı Ziraat Okulu*’na gittiğinden, okul varlığını koruyorsa arşivinden faydalanabileceğimizden bahsediyor. Osmanlı’da tarımın izini süren tarihçiAleksandar Sopov ise cumhuriyet döneminden önce bostanlarda Makedonya ve Arnavutluk’tan gelen bostancıların ekim yaptığı bilgisini paylaşıyor ve ekliyor: “Tarih, tarımdaki teknolojinin nasıl değiştiğini ve bunun yaşama nasıl yansıdığını anaakım bir konu haline getirmemiştir. Osmanlı’nın zirai teknolojisi ile ilgilenen yok. Bu toprağı işleyenler, geldikleri yerden getirdikleri tohumları ekiyorlar. O nedenle bu bostanlar biraz da deneysel alanlar. Bundan 5 sene önce Silivrikapı tarafındaki bostanlardan birinde hala çalışan Arnavut Bostancı 18 armut çeşidi sayıyordu”.

Belgrad Kilisesi Bostanı da yok olmak üzere

yedikule bostanı

Atölye, bostanları gezdiğimiz ve yerinde bilgilendirildiğimiz bir tur ile devam etti. Bostanlar arasında mesafe kat ettikçe fark ediyoruz ki her Bostan aynı zamanda kendi mikroklimasını yaratıyor. Bostanların yok olması demek bu etkilerin de ortadan kalkması demek.

Yok olma tehlikesi altındaki bostanlardan biri de Belgrad Kilisesi bostanı. 30 senedir Mehmet Bey tarafından ekilip biçiliyor. Günümüzde 100 yaşında olanFoti Bey’den devralıyor bostanları ekim işini. Bu bostandaki en derin kuyu 20 metre, 8 metre de sondaj var. En yüksek teras burada. 4 teras var ve kuyudan çıkan su hepsini sulamaya yetiyor.

White; araştırma yaptığı birkaç gün içerisinde Kilise bostanında farklı bir nane türüne rastlıyor. Bizim alışık olduğumuz sivri yapraklı nanelerin dışında yuvarlak yapraklı bir türün yine yer altı filizlenmesi ile yer yer varlığını sürdürdüğünü keşfediyor. Bostanlarda ekinleri toplayan kadınlar da bu nanelerin varlığını fark ettiklerini, ama diğer nanelerle birlikte durdukça onların da sivri yapraklı olmaya başladıklarını doğruluyor. Yalnızca Kilise Bostanında olan bu nanenin nereden bakılsa 50 senedir var olduğu sanılıyor.

Belgrad Kilisesi’nin bostanlara özgü bir ritüeli de var! Her sene 8 Eylül’de bostancıları ve ekinleri kutsama töreni gerçekleşiyor ve töreni Patrik yönetiyor. Bostanlardan eser kalmayınca bu ritüel de yok olacak elbette…

Bostanların anlamına bakarken de ‘dönemlendirme’ işlevsel bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor.Her bostanın her dönemde farklı niteliğe ve halkta farklı öneme sahip olduğunu böylece görmek mümkün oluyor. 1950’lerde bostanların etrafındaki dere yatağı kapatılıp yol yapılmasına rağmen yer altı suyu varlığını koruyor. Bu yer altı suyu da tarihi kuyular vasıtası ile 1980’lerde ve 1990’larda su kıtlığı yaşandığında Yedikule ahalisi tarafından içme suyu olarak kullanıyor.

Bostanları da ziyaret ettiğimiz, ürünlerin arasından geçtiğimiz, nanenin kokusunu da içimize çektiğimiz ve üstüne moloz dökülen bostanların tarihini içimiz acıyarak dinlediğimiz atölyenin ardından, içinde ‘hobi bahçesi’ olacak bir park projesine daha karşı daha yüksek sesle HAYIR demeye çağıyorum herkesi. Yalnızca tarihimize değil geleceğimize de sahip çıkmak için…

Yedikule bostanıyla güzel, bostanlar da yerinde güzel!

 

*Bahsedilen okul 1892 yılında Halkalı Ziraat ve Baytar Mekteb-i Âlisi olarak eğitime başlayan okuldur. Günümüzde binası Sabahattin Zaim Üniversitesi’nin kullanımında olup herhangi bir arşivi – var ise – devredip devretmediği bilinmemektedir.

Fotoğraflar: Eda Çakmakçı, Sevgi Ortaç

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur