Haziran Ayaklanması’na dair tespitler, öngörüler ve çıkarımlar – Sertan Batur

Öncelikle Haziran Ayaklanması ve sonrası ile ilgili bir dizi tespitle başlayalım:

1. Devrimci yükselişe katılan toplumsal sınıfların ve kesimlerin kimler olduğuna dair yeterince şey yazıldı. Esas olarak bunları beyaz yakalı emekçiler, beyaz yakalı emekçi olmaya aday öğrenciler, işsizler, işçi sınıfının sistemle ikiye katlanmış bir sorun yaşayan Kürt ve Alevi kesimleri ve küçük burjuvazinin daha çok ideolojik sebeplerle direnişe katılan bir kısmı olarak özetlemek mümkün. Her ne kadar harekete emekçi sınıfların bir kısmı damgasını vurduysa da, emekçi sınıfların geniş bir kesimi ve köylüler halen tarafsızlıkla, taraflardan birini (ama ağırlıklı olarak AKP’yi) pasif olarak desteklemek arasında bir konum alıyor. Kazlıçeşme mitingini bu anlamda paranteze almak gerekir. Çünkü Kazlıçeşme mitingine çeşitli teşviklerle katılan kitle, süreç boyunca Erdoğan’ın çağrılarına ve kışkırtmalarına rağmen kendiliğinden sokağa dökülme konusunda çok da istekli görünmedi. Devrimci hareketin sınırlarını belirleyen ve ayaklanmanın devrime dönüşmesini engelleyen en önemli nokta ise, devrimci hareketin işçi sınıfının mücadeleden uzak kalan, hatta karşı devrime yakın duran bu kesimlerine yeterince ulaşamaması oldu.

2. Mustafa Sönmez’in çok yerinde tespitiyle[1], AKP’nin desteği sadece belediyelerin sosyal yardım adıyla işçi sınıfının en yoksul kesimlerine dağıttığı yardımlara dayanmıyor. AKP büyük çaplı inşaat projeleri başta olmak üzere giriştiği projelerle işçi sınıfının yoksul kesimleri arasında istihdam yaratmayı ve hatta bu projelerin ihalelerinde düstur edindiği kayırmacılık yöntemleriyle tümüyle kendi politikalarına bağımlı bir küçük burjuvazi devşirmeyi başardı. Kredi kartlarına, yani borçlanmaya dayanan tüketim, toplumun geniş bir kesiminde, özellikle de küçük burjuvazi içinde göreli ama sahte bir refah sağladı. 1980 sonrası kurulan bütün hükümetlerin istikrarlı bir şekilde sürdürdükleri sendikaları etkisizleştirme ve toplumsal muhalefeti ezme politikaları ile sınaî üretimin ağırlıklı olarak küçük ve orta büyüklükteki işletmelere kayışının sendikal örgütlenmeyi geriletmesi muhafazakâr iane ve bağış politikalarına zemin oluşturdu. İşçi sınıfının cumhuriyet tarihi boyunca dışlanmış bu kesimleri, AKP iktidarı sayesinde, doğru politik ilişkiler kurmak suretiyle refahını arttırma, en azından sosyal güvencenin tümüyle ortadan kalktığı bir dönemde, iane ve bağış politikaları ve kayırmacılık sayesinde ayakta kalma umutları geliştirdi. Yoksulluktan çıkıp “doğru ilişkiler” üzerinden ülkenin sayılı zengin aileleri arasına giren Erdoğan ailesi de bu umutların gerçekleşme olasılığı olduğuna dair canlı bir örnek teşkil ediyor. AKP’nin en militan kadroları da bir kısmı işçi sınıfından devşirilmiş küçük burjuvaziye dayanıyor. Bir anlamda AKP döneminde “ayaklar baş oldu” ve cumhuriyetin dışlananları kendilerini rejimin sahipleri gibi görmeye başladı. Yoğun dini propaganda ve sürekli altı çizilen “biz ve onlar” ayrımları da bu ideolojinin çimentosunu oluşturuyor.

3. ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’nin 19 Haziran’da yaptığı 2014’te tahvil alımını sonlandırma açıklaması sonrasında büyük çaplı bir ekonomik kriz riski gayet somut bir olasılık olarak belirginlik kazandı. Merkez Bankası’nın sürekli dolar satmasına karşın doların fiyatı halen artma eğiliminde. Eğer hükümet ülkeye para girişi sağlayamazsa kriz engellenebilir olmayacak. AKP gayrimenkul satışları üzerinden özellikle Ortadoğu ülkelerinden ve Rusya’dan para girişi sağlamayı umut etse de, bu umudun ne kadar gerçekçi olduğunu zaman gösterecek. Bu süreci bir ihtimal sadece emlâk fiyatları değil, Türkiye, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasındaki değişen ittifaklara ve rekabete dayalı ilişkilerin alacağı biçim de etkileyecek. Bu politika şu anda AKP’nin cari açık sorununa yanıt bulmak için geliştirdiği tek reçete gibi görünüyor. AKP’nin Suriye politikasında yaşadığı büyük başarısızlıksa bu süreci iyiden iyiye zora sokmuşa benzer.

 

Bu tespitler üzerinden şimdi bir öngörüde bulunabiliriz: Eğer beklenen ekonomik kriz gerçekleşir ve AKP’nin yabancı sermaye girişine dayalı mali politikası iflas ederse, AKP’ye ekonomik olarak bağlı sınıflar büyük bir darbe yiyecekler ve 2001’deki ekonomik krizin mevcut siyasi partileri paramparça etmesi gibi AKP de toplumsal desteğini tümüyle yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Üstelik AKP’nin monolitik bir yapı olmadığını, her yağmacı grup gibi, hâsılatın nasıl paylaşılacağının parti içindeki ve çevresindeki güç dengeleri tarafından belirlendiğini unutmamak gerekiyor. Yağma çevresinde kurulu bu çok kutuplu ve çelişkili koalisyon, kriz ortamında dağılmaya bir hayli yatkın. Haziran Ayaklanması süresince yaşanan iç gerilimler, koalisyonun dış çeperlerinde bulunan kimi liberal kesimlerin dökülüvermesi de bu öngörüyü destekliyor.

Şimdi buradan hareketle birtakım çıkarımlar yapmaya çalışabiliriz:

1. AKP’nin büyük çaplı inşaat projeleri, bütün kartlarını gayrimenkul satışlarına oynamasıyla ilgilidir. Bu yüzden Haziran Ayaklanması bu projeleri ciddi bir tehlikeye soktu. AKP’nin sınır tanımaz saldırganlığının başlıca nedeni bu. Halkın devrimci tepkisi AKP’nin tek dayanağı olan büyük projelerin fütursuzca yapılabilirliğini tehlikeye düşürdü. Bunun iktidar bloğundaki çatlağın büyümesine yol açması da sürecin tuzu biberi oldu. Erdoğan’ın ayaklanmanın ilk günlerinde beti benzi atmış bir şekilde ekranlara çıkması muhtemelen bununla ilgiliydi.

2. AKP yaklaşan felaketin farkında ve önlem arayışında. Tedbirlerinden biri toplumsal muhalefeti mümkün mertebe bastırmak ve kendi projeleri önüne çıkabilecek her türlü engeli bir an önce bertaraf etmek yönünde. Bu uğurda hukuk kurallarını da hiçe sayması çok da şaşılacak bir şey değil. TMMOB’ye yönelik saldırının bir “intikam eylemi” olmanın ötesinde, geleceğe yönelik bir tedbir eylemi olduğunu düşünmekte fayda var. Sonuçta hem toplum üzerinde etkili olabilecek ve kitleleri seferber edebilecek, hem de hükümet projeleri üzerinde bir denetim sağlayarak bu projelere engel olabilecek, en azından projelerin kârlılığını düşürebilecek örgütleri dağıtmak, hükümet açısından gelecek kriz için önemli bir yatırım.

AKP’nin aldığı tedbirlerden bir diğeri ise dayandığı kesimlerin, özellikle de kent yoksullarının devrimci hareketle ilişki kurmasının önüne geçmek. Erdoğan’ın sürekli artan bir tonda “biz ve onlar” vurguları yapması ve toplumu polarize etmesi de bu amaca yönelik bir yatırım olarak okunmalı. Bu “biz” kesinlikle Sünni İslam’ı barındırmakla birlikte, AKP’nin emperyalizm hayallerinden müteşekkil dış politikasının da etkisiyle zaman zaman Türklüğü de içine alıyor. Zaman içinde bu “biz”e kimlerin dâhil olup, kimlerin dışarıda kalacağı muhtemelen mevcut dengelere göre değişim gösterecek. Kürtlerin “biz”den sayılıp sayılmayacağı ise AKP için bir ilke meselesi değil, bir günlük politika meselesi. Barış sürecinin de AKP’nin ilkeleriyle değil, Rojava’daki fiili durumla ve Türkiye’deki Kürt hareketinin gücüyle ilgili olduğunu unutmamak lâzım.

AKP bu politikalarıyla bir yandan dış çeperinde kim varsa döküyor, ama diğer yandan çekirdek kitlesini daha da içe kapatıyor. Erdoğan’ın ısrarla tekrarladığı yalanlar ve AKP medyasındaki Haziran Ayaklanması hakkında olumlu tek bir kelime söylenmesine karşı tahammülsüzlük de, bu içe kapatma sürecini medyadan çıkacak çatlak seslerle tehlikeye atmamaya yönelik bir çaba olsa gerek. AKP’nin ihtiyacı olan şey, Erdoğan çevresinde mümkün mertebe iç çelişkilerden arınmış ve taşlaşmış geniş bir taraftar kitlesi yaratmak. Eğer AKP’nin bu çabaları başarılı olursa, yaklaşan krizde AKP, kitleleri devrimci harekete karşı seferber edip, en azından kendi şiddet politikalarına karşı tarafsızlaştırıp, yöneldiği faşizmi tamamına erdirme potansiyeline kavuşacak. O zaman AKP’nin 2023 vizyonu, Nazi devletinin bin yıllık imparatorluk vizyonuyla bile yer değişebilir.

Bu noktada devrimci hareketin imkânlarını ve önündeki tehlikeleri nasıl tanımlayabiliriz?

Harekete en fazla zarar verme riski taşıyan şeylerden biri, beyaz yakalıların devrimci hareket tarafında duran kimi kesimlerinde yaygın olan, eğitim sayesinde kazanılan toplumsal statü üstünlüğünü kent yoksullarının AKP’ye yakın duran kesimleri üzerinde bir iktidar gösterisine dönüştürme ve bu kesimleri mizah malzemesi yapma çabası. Tam tersine, bu kitlelerin alaya alınan eğitimsizliğinin ve yoksulluğunun tam da AKP öncesi ve sonrasıyla önemli bir sistem sorunu olduğunun altını çizmek gerekiyor. Her şeyden önce bu insanların AKP’ye yönelişlerini cehalet ve düşünme yeteneğinin yoksunluğuyla açıklamaya çalışan elitist anlayışa karşı açık bir tavır almak, bu tür bir şiddet gösterisine karşı bu insanları savunmayı AKP’ye bırakmamak, eğitimli insanların ulaştıkları toplumsal statüyü devrimci bir şekilde dönüşüme uğratmak için yoğun çaba sarf etmek gerekli. Kent yoksullarının AKP iktidarında ne gibi bir fayda gördüklerini bizzat bu insanların ağzından dinlememiz ve her şeyden önce onların çıkarım yapma yeteneklerine saygı göstermemiz gerekiyor.

En yoğun ideolojik propaganda ortamında bile, insanlar hiçbir zaman propagandası yapılan ideolojiyi pasif olarak bire bir benimsemez, aktif olarak söz konusu ideolojinin neden iyi olduğuna dair kendi temellendirmelerini inşa ederler. Yani kendilerine verilmeye çalışılan ideolojiyi yeniden üreterek benimserler. Bu yüzden bu insanlarla konuşulması gereken şey, ulaşmış oldukları sonuçlar değil, onları bu sonuçlara vardıran temellendirmeleri, yani ideolojiyi yeniden inşa ediş süreçleridir. Bu inşa sırasında varılan sonuçlar insanlara genellikle varılabilecek tek mantıksal sonuç olarak görülürler. Oysa eleştirel ve devrimci bir dönüşüm, insanların bu tek mantıksal kurtuluş yolu olarak görülen kendi eylemlerinin (örneğin AKP’yi desteklemenin) kendilerini yoksulluğa hapseden toplumsal ilişkileri nasıl yeniden ürettiğini görmeleri ve her zaman başka eylem olanaklarına sahip olduklarını kabul ederek, bunları aramaya koyulmaları ile mümkündür. Bu yüzden karşılıklı deneyimlerin aktarılması, ortaklıkların altının çizilmesi ve kolektif mücadele araçlarının bulunabilmesi AKP’nin toplumsal polarizasyon politikasını boşa çıkartabilecek yegâne silah gibi görünüyor. Bu tür bir diyalogun kurulabilmesinin tek koşuluysa, bu kitlelerle yukarıdan değil, eşit seviyeden ilişki kurmakla mümkün. Bunu başarmanın yöntemlerinden biri yoğun bir mahalle çalışması yapmak. Tabii bu tür bir çalışmanın yoğun bir devlet terörüyle karşılaşacağını da hesaba katmak lâzım.

Sonuç olarak: Abbasağa ve Yoğurtçu Parklarındaki forumlar her ne kadar çok önemli ve merkezi bir durumda bulunsalar da, devrim Sultanbeyli ve Sincan gibi semtlerde de forumlara geniş halk kesimlerinin katılması ve sorunlarına çare aramasıyla başlayacak gibi görünüyor.



[1] Mustafa Sönmez: Rejimin Ekonomik Zemini Çöküyor, http://www.sendika.org/2013/06/rejimin-ekonomik-zemini-cokuyor-mustafa-sonmez-yurt/