Bu medya bir harika dostum! – Esra Güven

Uyumaya geçmiş, yatakta kıvranıyordum ki bir arkadaşımın telefonuyla kalktım. Konu dönüp dolaşıp medyaya geldi. Yandaşı, yandaş olmayanı, taraftarı… Malum Gezi Direnişleri başladığından beri en büyük sorunlarımızdan biri medya. Derken Alper Görmüş’ün yazdığı “Yine de soracağım: Taksim Dayanışması’na çıplak sorular” yazısına yapılan okur yorumlarına karşılık bir cevap yazdığını söyledi.

Kalkıp bu yazıyı okumak ve karşılık vermek ihtiyacı hissettim. Sorumluluk duygusu gerçekten beter bir şey. Alper Görmüş iyi bilir. Söz konusu yazıya, benim de arada kaynamış olduğunu düşündüğüm, 3 satırlık bir yorumum olmuştu. Buna belki döneriz.

Öncelikle hiç beklemediğini veya kendisini şaşırttığını anladığım bir infialle karşılaştığından bahsediyor yazıda. İki sebeple bu söylemde bazı tutarlılık sorunları var. İlki, önceki yazısında başlık aynen şuydu; “Yine de soracağım: Taksim Dayanışması’na çıplak sorular”
‘Yine de soracağım’, demek zaten böyle bir infial yaratmaya hazırlıklı olunduğu, hatta istendiği anlamına geliyor. Beklenmedik hiç bir şey olmasa gerek bu noktada. Normalde Alper Görmüş’ün okuru değilim, başlığı görünce ben bile okudum.

İkincisi bu infialle ilgili verdiği gazetecilik örneklerden anladığım, zaten beklediği tepkilere hazırlıklı olduğunu beyan etmesine rağmen yine de içerlemiş görünmesi.

Ben de bunu izah etmekte zorluk çekiyorum. Üstelik bu direnişin muhatablarının çok açık olan öfke dozunu da hiç hesaba katmamış görünüyor. Kolay değil, insanlar hayatlarını, gözlerini kaybetti. Yaralandı, coplandı, gözaltına alındı, tutuklandı, kimyasal sulara ve aşırı doz biber gazına maruz kaldı. Buna rağmen elinde kalan tek şeye, sokağa sahip çıktı. Ne demişti Burhan Kuzu, “Bir tek sokak kaldı.” Alper Görmüş ise kısa bir süre önce barometresi vasıtasıyla bu insanlara “artık evinize dönün, zaten kazandınız” demişti. Yine aynı doğruculuk refleksiyle olsa gerek. Ve başlık yine çok dikkat çekiciydi. Böylece okuduğum Alper Görmüş yazısı 3’ü buldu.

Barometrenin yazısıyla ilgili eleştirilecek çok şey var elbet. AKP’nin demokratik adımları faslı örneğin. “Bu eylemler oluyorsa, bu ne kadar demokratikleştiğimizin göstergesidir” diyenlerin faslından. Aynı fasıl askerlerin tutuklanmasını da demokratikleşme göstergesi olarak piyasaya sürmüş ama bazı 12 Eylül’e benzeyen askerlerin neden tutuklanmadığı konusunda bizleri ikna edememişti.

Selahattin Demirtaş’ın 2012’de yazdığı bir yazıdan aktarmak gerekirse, KCK davası kapsamında “6 milletvekili; 94 gazeteci ve 30 gazete dağıtımcısı; 36 avukat; 31 belediye başkanı; 7 belediye başkan yardımcısı; 5 belediye başkan vekili; 183 parti yöneticisi; 28 Parti Meclisi üyesi; 6 MYK üyesi; 2 eşgenel başkan yardımcısı; 400’e yakın öğrenci…

 

Öte yandan, 140 sendikacı gözaltına alındı; 49’u halen savcılıkta ifadelerini veriyor. Gözaltına alınan ve tutuklananların bir bölümü ise parti üyeleri, sempatizanlar ya da bizimle hiçbir örgütsel bağı olmayan vatandaşlar… Toplam tutuklu ve gözaltı sayısı:  6300”

Arada 5-10 kişi bırakıldı tabi. Yiğidi öldür hakkını inkar etme.

Tarafları bir monolog içinde olsa da, cesur barışsever hamlelerin nasıl olup da 6300 kişiyi tutukladığı ve gözaltına aldığı, 402 karakol kurmaya kalktığı, Medeni Yıldırım’ı, Ceylan Önkol’u, Roboskili 34 can’ı öldürebildiği de aklımıza takılan bazı sorulardan. Tutuklama ve gözaltıların hedefi olan insanların unvanları da bu hamlelerin ne kadar “cesur” olduğunun başka bir ispatı. Bazen insan düşünüyor, gerçekten ayrı gezegenlerde yaşıyor olabilir miyiz diye.

Mesela ben tutuklu ve gözaltı sayısını başvuru kaynaklarımdan birinden aldım. Düşünsenize Zaman Gazetesi’nden aldığımı… Birden sayı 1100 civarında seyredecekti muhtemelen. İndirim müthiş bence kimse kaçırmamalı. Medya insanı böyle çaresiz bırakıyor işte. Tutuklama ve gözaltı sayıları gibi “maddi” bir göstergede bile bütünüyle şüphedeyiz. Radikal’den Fatih Yağmur içine düştüğü çaresizliği şöyle anlatıyor:

KCK operasyonu dalga dalga KCK’nın sözde basın, hukuk, STK ve diğer alanlarına da yöneldi. Peki bugüne kadar gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklu sayısı kaç? Bu konuda kesin bir rakam belirtmek zor. Adalet Bakanlığı’nın geçen şubat ayında açıkladığı rakamlara göre gözaltı ve tutuklu sayısı 1100. BDP ’nin açıkladığı rakamlara göre bugüne kadar yaklaşık 7 bin kişi gözaltına alındı. Hafta içi KESK üyelerinin de tutuklanmasıyla KCK mensubu oldukları iddiasıyla tutuklanan kişi sayısı ise 1951’e yükseldi. Gerçek tutuklu sayısının ise tespit edilenden daha fazla olduğu konuşuluyor.”

Bu arada karakol sayısında da şüphedeyiz. Bu medya bir müthiş dostum!

Dönelim yazımıza;

Alper Görmüş bir gazeteci. İddialarını 5 kere düşünüp sonra yazması gerektiği, övünerek bahsettiği gazetecilik sorumluluğu içerisinde yer almıyor mu? Eğer bu bir günlük değilse… Gelen beklenmedik(!) tepkilere yönelik olarak yazdığı ikinci yazı da “Gazetecilik kuşku mesleğidir” başlıklı. Hatalarından bahis açmış, ancak insanların sırtına yüklediği bu ağır yük için bir “özür” dilemek maddi hatalarının yanında mini minnacık kalıyor. Maddi hata diyerek geçiştirilen töhmetin altında ben kalsam ölebilirdim. Neyse ki bu töhmeti yeterince küçük parçalara bölebilecek sayıda bileşeni var Taksim Dayanışma’nın.

Bu noktada “söylenecek söz yok” demiş. Olmaz mı? Bu o kadar ağır bir ihmal ki. Ne araştırmacı gazeteciyim ne de hukukçu. Ama bunun size “maddi bir dava” olarak dönmesini arzu ediyorum.

Şimdi bizim aklımıza takılan soruları sorabiliriz:

Zaman gazetesinden Kadir Kökten, Can Atalay’la yaptığı telefon konuşması kayıtlarını zaten yayınlamış köşesinde, bir açıklama da döşenmiş, sizin pekiştirmenizin ne anlamı olabilir ki? Asıl gazetecilik başarısı orada, linkini vermeniz yeterliydi. Bu konuşma kaydını dinleyince hepimiz sizin sorduğunuz soruları sorabilirdik kendimize.

Gazeteci olmasam da kuşkulandığım küçük bir ayrıntı daha var, bu telefon konuşmasının yayınlanabilmesi için Can Atalay’dan izin alınmış mıdır? Alınmıştır mutlaka, ama ben sorumlu bir gazeteci olsam yazının bir yerine bunu da not ederdim.

Ardından başka bir kuşku çörekleniyor insanın içine, o vakit neden siz bu yazının altını çizme ihtiyacı hissettiniz? Üstelik bir fikir ve içerik intihali de var işin içinde. Zannımca böyle soruları Zaman gazetesinde sormak yetmez, mümkünse T24 okurlarına sordurmayı becerebilmektir marifet. Şimdi kim Zaman’ı açacak bu ses kaydını dinleyecek ki, başvuru kaynaklarımız belli.

Başardınız. Yazınızı okuyan, ekosunu duyan herkes kendine o soruları sordu. Sözlerimi geri alıyorum, gerçek gazetecilik başarısı budur. Kendine bu soruları sormayanların, sorma gereği duymayanların arasında dolaşıma girebilmek.

Örneğin ben, kalkıp size cevap yazıyorum, olacak iş değil. Ama yazmak zorundayım. Sizin için mesajı netleştirmek açısından söyleyeyim, Akif Beki CNN Türk’teki çıldırtıcı programında yazınıza referans verdi. Esnafların ne kadar mağdur durumda olduğunu ispatla meşgulken Gezi’cilerin arasından da çatlak sesler çıkıyor, diyebilmek için. Aynı kefeye konduk iyi mi? Bu CHP’nin komünist sayılması gibi bir şey.

Hedef kitle kabilinden bir kuşkucu grubu yaratılıyor gözlerimizin önünde. İşin bir tarafı bu, diğer tarafı nereden bakıldığına göre açısı hiç değişmeyen bir ‘bence sen de haklısın’ perspektifi… Onu da yine T24 sayfalarında, AKP kurucularından olduğu söylenen Fatma Bostan Ünsal’dan dinledik. Bir de, Yeni Şafak’tan Radikal’e transfer edilen Murat Menteş’in “Öteki Y Kuşağı” yazısından. Birileri tereyağından kıl çeker gibi yaşamaya çalışıyor, mis.

Okurların büyük bir kısmı bence sorularınızı ciddiye almadı ama öfkelendi. Malum bir öfke patlaması yaşıyoruz. Siz de payınıza düşeni aldınız. Hepsinin birikip iktidarın yüzünde patladığını düşünsenize. Bence küçük gerilimleri böyle boşaltmakta fayda var.

Okurların ciddiye almaması ‘bizim cenahı karalamak ne haddinize’, diye düşünüldüğünden değildir, emin olun. Bu ülkede hukuk, demokrasi gibi kavramların pratikte bir karşılığı olmadığını bildiklerindendir en fazla.

Soruyorsunuz eğer gerekçesiz de olsa karar açıklansaydı, yüksek tansiyon düşmez miydi diye? Şimdi iki yazıya da bakalım. “Yine de soracağım: Taksim Dayanışması’na çıplak sorular” yazınızda “ciddi ciddi araştırdığınızı” gösterir ne vardı? Kadir Kökten’in yayınladığı ses kaydı tutanağı ve mahkeme kararlarının aktarılması dışında. Geri kalanı kişisel doğruların genelleştirilmesinden öte ne anlam ifade ediyor? Bu soruları ikinci yazınızdan çıkardığım sonuçlar üzerine söylüyorum. Çünkü kendi kaleminizle yazmışsınız;

1- Yukarıda da üstünden geçtik; “Maddi Hata” (Yani tüm faturayı Taksim Dayanışma’ya kestiğiniz, bence hem maddi hem manevi hata.)

2- Yine bu dayanışmanın bileşenlerinden bir arkadaşım 44 gün boyunca sokaktaydı. Ve bedeni iflas etti. Bu durumda Can Atalay’ın maddi hatası o kadar anlaşılır, o kadar kabul edilebilir bir hata ki. 18 diyecekken 22-23 demiş. Ama siz zaten sokaklardan çekilme kararınızı, barometreniz yoluyla açıklamış, evdeki ekrandan izliyordunuz olan biteni. “Maddi hata” yapma lüksünüz sıfır.

İnsanlar oturacak zaman bile bulamıyorken ve yorgun bedenlerini yataklarına zor atıyorken Taksim Dayanışma’nın o uzun bildirileri çıkarması bile mucize kabilinden görünüyor bana. Milyon tane sebeple kimsenin aklına gelmeyen sorulara cevap vermek, onların da aklına gelmemiştir.

Derken bütün özür kupleciklerinin altında, küçük biçim değişikliklerine uğramış sorunuzla tekrar karşılaşıyoruz: “Hangi ‘etik’ kaygı, açıklanması durumunda birçok şeyi önleyebilecek bir bilginin gizlenmesini haklı, anlamlı ve meşru kılar?”

Şimdi soruyu böyle sorduğunuzda yaptığınız özrü de geri almış oluyorsunuz. Çünkü soru gibi görünen hala bir suçlama cümleciği: “…bilginin gizlenmesini haklı kılar” Gizlenen bir bilgi olduğundan eminsiniz yani. Bu durumda Can Atalay’a inandığınızı söylediğiniz cümleyi de geri alıyorsunuz. Ve burada “sistem sonsuz döngüye giriyor”. Kapatıp yeniden açmak zorundayız.

Can Atalay’ın ve Eyüp Muhçu’nun argümanları kullanışlı görünmüyor size. Tek doğru söylediğiniz şey bu. Size kullanışlı görünmemesi kadar doğal bir durum düşünemiyorum.

Sizin argümanlarınızın ne kadar kullanışlı olduğunu ise bir kaç gün sonra Akif Beki’den öğrendik. Geçenlerde sosyal medyada “Yorgo Angelopoulos” diye bir adamın blogunda yayınladığı bir yazı dolaştı. Yine gezi eylemleri üzerine, kendine, doğruları söyleme misyonu biçmiş bir adamcağızdı. Bilin bakalım bu yazıyı kim ciddiye aldı? Yeni Şafak ve tıpkı basımları… Bir argümanın kullanışlı olup olmadığı kadar onu kimin kullandığı da önemli. Gazetecilik başarısı açısından birlikte anılmayı hak ediyorsunuz. Girip bir okumalısınız yazıyı, orada da kullanışlı argümanlar var. O da özür diledi, özrünü aşan bir itham yazısıyla. Niyetinin kimseyi suçlamak olmadığını, harekete zarar vermek gibi bir amaç gütmediğini, bu yazının bu kadar dolaşıma gireceğini tahmin etmediğini, aslında blogu takip eden bir avuç arkadaşını haberdar etmek isteğiyle yazdığını söyledi. Ama nedense böyle yazılar hemencecik dolaşıma giriverir. Belki ‘kuşkuculuk’ toplumsal genetiğimizde vardır, kim bilir.

Gezi, başından beri iktidar söylemleriyle veya iktidar söylemine öykünen söylemler yoluyla “3-5 ağaç meselesi”ne hapsedilmek isteniyor. Kararın erken açıklanması “bu” gönüllü mahpusların işine yarayabilirdi. Ama zaten o sıra “sokaklardan çekilmişlerdi.” Ve hemen “aman bir tatsızlık çıkmasın” makamına bağladılar. Aslına bakarsanız ben gerginliğin bu kadar taşınabilmesine bile hayret ettim. Örneğin Can Dündar Divan Oteli’ndeki tanıklığını anlattığı yazısından hemen önce pes etmişti. Cüneyt Özdemir, iki farklı kişilik sergilemeye devam ediyor, twitter’daki ve köşedeki olarak. Akif Beki’nin söz konusu programında başvurduğu ikinci kaynak olma şerefine de erişti. Kaçırdığım muhteremlerden özür dilerim.

Ama bakın, karar açıklanabileceği maksimum seviyede açıklandı ve hala sokaktayız. Bir de ısrarla “bu 3-5 ağaç meselesi değil” diyenler var. Orta yaşlılar ve ermişler ajanlıkla suçlanıyor. Gençler de faiz lobisinin ayartmalarına kandıkları söylenerek şefkatle öldürülüyor. Daha 8 Temmuz’da 16 yaşında bir gencin 10 metreden kafasına bir gaz kapsülü sıkıldı ve kafatası dağıtıldı. Üstelik, ‘tatsızlık çıkmasın’ makamına bağlayan Cüneyt Özdemir’in, hallerine çok üzüldüğü esnaflardan biri kaçmasın diye kolundan tutuyordu. İşte bunlar hep doğruculuk eğilimi.

Bu ülkede her kesimin milis güç olarak iktidarın yedeğine alınabileceğini biliyoruz. Erdoğan, iktidar olalı beri yolunu iki kere kazdığı, soylulaştırma projesi sebebiyle her yere aşılmaz bariyerler diktiği, gitmeyi insanlar için zahmete dönüştürdüğü, esnafın masa ve sandalyelerini toplattığı Taksim’de – onlar için de polisle biz dövüşmüştük- birden yandan esnafsever önden polissever bir profil vermeye başlıyor. Konu dışına çıktık gibi görünüyor ama inanın bunların hepsi bizim eve girmemizle, evde bizi beklediği iddia edilen huzurla ilgili.

Bu doğruculuk eğiliminin iki tehlikeli tarafı var. Birincisi tarafsız bir kelime olabilirmiş gibi, tarafsız bir cümle kurulabilirmiş gibi davranıyor.

İkincisi aynı Erdoğan’da ki gibi kendisi için doğru olanı herkes için doğru ilan ediyor. Pratikte bu şöyle bir şey; “insan türü benim” Sahlins’in aktardığı kadarıyla Fransızcası da “l’espece c’est moi“*

Kimsenin sormadığını, sormaya cesaret edemediğini sormak gerçekten büyük meziyet. Ve bence burada sorulması gereken en önemli soru şuydu; İnsanlar neyi beklemekten vazgeçtiler? Bence siz de beklemeyin, Godot gelmeyecek.

Bu vebali iade etmeme de izin verin, eğer ağır gelirse elden ele dolaştırabilirsiniz. Evet, ‘tatsızlık çıktı’. 4’ü doğrudan hedef alınarak, 2’si dolaylı olarak öldürülen 6 can.  Bir de meslek kazası**. Ama bizim yüzümüzden değil, sizin yüzünüzden. Atıldığını iddia ettiğiniz demokratik adımların altında ezildiler.

* Marshall Sahlins, “Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması”

** Doğrudan hedef alınarak öldürülenler Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz ve Medeni Yıldırım. İki dolaylı ölüm Mehmet Ayvalıtaş ve İrfan Tuna. Bir meslek kazası polis Mustafa Sarı.

Kaynaklar:

Adı geçen 1 numaralı Alper Görmüş yazısı; http://t24.com.tr/yazi/yine-de-soracagim-taksim-dayanismasina-ciplak-sorular/7028

2 Numaralı özür görünümlü itham yazısı;  http://t24.com.tr/yazi/gazetecilik-kusku-meslegidir/7042

Barometre’nin yazısı: http://t24.com.tr/yazi/barometremin-kizimin-karari-sokaktan-cekiliyorum/6910

Fatih Yağmur yazısı; http://www.radikal.com.tr/turkiye/kckda_2000_tutuklu-1092791


Okur-yazar