Mevzilerimizin ardı cennet bahçesi – Mahir Dönmezer

Yine en sondan başlamalı.

Süngüsü iyice düşmüş Başbakan yorgun argın memlekete avdet etti. Yorgunluğunun asıl nedeni bizzat kendisinin akıllara zarar bir inat ve kibirle büyüttüğü isyan karşısındaki mutlak yenilgi duygusu…

Tüm siyasi kariyeri boyunca şansı yaver gitmiş ve bu isyana değin yenilgi tatmamış ulu hakan bu kez karizmayı fena çizdirdi. Döner dönmez yaptığı konuşma tam bir moral toplama ve en geri mevzilerden başlayarak saflarını yeniden tahkim etme çabasıydı. Çizdiği görüntü ise bir ülkenin seçilmiş meşru Başbakanından çok,  uğradığı mutlak yenilgiden sonra güç toplamak için kendi kabilesine seslenen, onların varlığı ile moral kazanmaya çalışan bir kabile şefi görünümündeydi.

Gerek havaalanındaki karşılamanın organize edilme biçimi (bir yandan vallahi biz organize etmiyoruz derken el altından en son örneğini Reyhanlı’da gördüğümüz taşıma kitle, diğer yandan metronun sabah dörde kadar çalıştırılması gibi her adımlarında ellerindeki sınırsız imkânın varlığına karşın üzerlerinden akan sakillik) gerekse konuşmasının içeriği yenilginin tescilinden başka bir anlam ifade etmiyor.  

Yeniden en gerideki siperlerine sığınmaya çalışıyor; faiz lobilerine, emperyalizme direnen, direndiği için saldırıya uğrayan zavallı, mazlum bir Başbakan ve onun arkasındaki saflarında medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavara imanını siper eden mazlum ve masumlar.

Hiç kimse hatırlamak bile istemiyor Irak’ı işgal edecek Amerikan ordularına yataklık etmek için gereken tezkereyi nasıl savunduklarını, Suriye’yi kana ve ateşe bulayan emperyalistlerin kapısında yatıp kalktıklarını da kimse hatırlamıyor. Mazlum olmak onların gerçekten ilgilendiği bir şey değil, kendilerine siyasal güç devşirmek için kullandıkları mümbit bir maden o kadar.

Zevahiri kurtarmak için elinden geleni ardına koymayan iktidar cephesi, eylemleri itibarsızlaştırabilmek uğruna,  ‘saygın devlet televizyonu’  TRT’den İçişleri Bakanı’na ve elbette Başbakan’a değin topyekûn,  Akit asparagasları seviyesine inmekte tereddüt göstermemişler. Bu da yetmemiş belki de dünya tarihinde bir ilke imza atarak 7 gazete aynı manşetle yayınlanmış. Bütün bunlar paniğin ne denli büyük olduğunu göstermekte.

Başdanışmanın veciz ifadesiyle Tayyip Erdoğan’ı (sayesinde yumulduğumuz iktidar rantını) yedirtmeyeceğiz mesajı bütün iktidar bloku tarafından doğru okunmuş ve apar topar saflar sıklaştırılmıştır.  Çünkü artık ‘buz gibi hazan rüzgârları’ esiyor.

Nitekim AKP iktidarı tarihinde ilk kez MKYK toplantısı kararı alıyor…

Ancak içinde bulunduğumuz momentumun siyasal dinamikleri ve olası sonuçlarını şimdilik bir yana bırakarak Direniş’in ışığında bir kez daha açık biçimde gözlenen bir sosyolojik olguya değinmek tartışmalara katkıda bulunabilir.

Gece yarısı operasyonuyla havaalanına taşınan bindirilmiş kıtaların kalabalığından yayılan husumet, sözlerinde, sloganlarında cisimleşen saldırganlık; görünümlerindeki, kendilerini ifade edişlerindeki matlık ve ne yaparsanız yapın yenilip yutulması namümkün bir yavanlık… Kendinden hoşnutsuzluk hali neredeyse elle tutulabilecek bir yoğunlukta.

Bu bilinmedik bir olgu değil elbette, lakin Direniş’in yarattığı kültürün;  hepimizi heyecanlandıran yardımlaşma, dayanışma, özveri örneklerinin, kolektif eylem becerisinin, örneği görülmemiş hoşgörü atmosferinin, eylemin içinde oluşturulan ve icra edilen sanatın ve illaki,  en olmadık yerlerde, en üzüntülü anlarda bile kahkahalarla gülmemize neden olan ince, keskin, acımasız bir mizahın ışığı altında bambaşka görünüyor.

İşin aslı, direnişin yarattığı aydınlık altında her şey ama her şey bambaşka görünüyor. İktidarın ceberrutluğu, devletin kanlı baskı aygıtı, piyasanın açgözlülüğü, burjuva siyasetinin sırtlan dişleri karşısında insan olmanın hali pürmelali çok daha başka görünüyor. Ve ilerleyen zamanlarda bu manzaraya defalarca dönüp bakmamız ve sık sık birbirimize hatırlatmamız gerekecek…

Gözümüzü, ülkenin bütününü bir işaret fişeği gibi aydınlatan direnişten ayırıp, iktidarın tabanına baktığımızda, hissettiğimiz rahatsızlık duygusu bir ötekileştirme  vesilesi olmamalı.

Kültürel kodlar üzerinden ötekileştirmeye dayalı bir kutuplaştırmayla yürütülen politika aslında Kemalistler ile gericilerin ortak noktası. Özü itibariyle sisteme (neoliberal-emperyalist politikalara) eklemlenerek egemenlerin temsilcisi olabilmek  için birbiriyle rekabet halinde olan bu iki siyasal kutup arasındaki fark bir madalyonun iki tarafına benzetilebilir. Topografik olarak birisi için negatif olan diğeri için pozitif bir anlam ifade etmekte.

Tayyip Erdoğan’ın her şeyi ‘Cehape’ ile açıklaması gerçekte buna inandığı için değil, kendi kitlesi için gereken somut argümantasyonu sağlamak için. Böylece sistemin özüne hiç dokunmadan bir kayıkçı kavgasını sonsuza kadar sürdürmek mümkün olabilmekte.

Bu ikileme düşmeden, gördüğümüz şeyin bizi neden rahatsız ettiğini anlamak şimdi daha büyük bir ihtiyaç  ama mevcut şartlarda  bunun için daha çok imkâna sahibiz. On yıllardır süregelen söz konusu kayıkçı kavgasının yarattığı toz duman, karanlık ve yağmurlu bir gecede el yordamıyla aynı yerlerde dönüp dolaşılan bir ortamın oluşumuna katkıda bulunuyor.

Hiç umulmadık bir zamanda patlayan bu isyan ise, deyim yerindeyse, kısacık bir an için bile olsa karanlığı yırtan ve her şeyin apaçık görülmesini sağlayan bir şimşek misali ortalığı gündüz gibi aydınlattı.

Henüz içinde bulunduğumuz bu aydınlanma anında gördüklerimizi, mevcut siyasal sahnedeki pozisyon alışları, sınıfsal dizilimi, toplumsal kompozisyonu ve görünenin ardındaki dinamikleri anlamamızı kolaylaştıracak sosyolojik veriyi zihnimize kazımamız gelecekteki muhtemel karanlık dönemler içinde yolumuzu bulmamızda benzersiz bir rehber olacak.

Bu çerçeve içerisinde düşünüldüğünde  “Yol ver gidelim Taksim’i ezelim”  diyen kitlelerin niteliğini, zihniyet yapısını, motivasyonunu anlamamız oldukça önemli.

Elbette bu,  böyle bir yazının boyutlarını çok aşan ve nitelik olarak sürekli kendini yeniden üretmesi gereken kapsamlı ve çok yönlü bir çabanın konusu olmaya devam edecek.

Dinci gericiliğin birleştirici unsuru olması bakımından her defasında neredeyse bir sihirli değnek gibi kullanılan ve hemen daima işe yarayan ‘mağdur ve mazlum dindarlar’ klişesi bu çerçevede ele alınabilir.

Türkiye siyasal tarihinde 1970’lerin başından günümüze kadar dönem dönem farklı biçim ve karakterlerde sürekli kullanılmasına karşın hiç eskimeyen “mağdur ve mazlum müslümanlar” temasının bu denli etkili olmasını sağlayan sosyolojik olgu; Müslümanlığın sünni, selefi yorumunun, müminleri kendi inançlarının zorunlu/doğal mağduru haline getirmesidir

Sünni/selefi müminleri, birey/insan olarak en çok mağdur eden şey kendi iddia ettikleri gibi dini vecibelerini yerine getirmelerini engelleyen pratiklerden çok bir mikro iktidar alanı oluşturmak, kendi otoritelerini sağlamlaştırmak isteyen, bunun için İslamiyeti neredeyse insan doğasına aykırı bir yasaklar ve  kurallar silsilesi olarak tarif eden sofu din adamları ve cemaatlerdir.

Bu amaçla inancı, Allah ile kul arasındaki rızaya dayalı bir gönül bağı, aşkınlık ve erdem olarak değil, çileci, ruhsuz ve yeknesak bir  itaat/ibadet, sonu gelmez bir endişe ve yetersizlik hissiyle damgalanmış her türlü haz arayışın[1]ı katı bir şekilde yasaklamaya/ bastırmaya çalışmışlardır.

Müminlerin yüreğine korku salıp, kendilerini yetersiz hissetmelerini sağlandıkça konumlarını pekiştiren bu ruhban takımı, endüljansa olan talep arttıkça prim yapan ruhani borsa simsarları gibi, müminlerin çaresizlikleri ve korkuları üzerinde yükselen imparatorluklar inşa etmekteler.

Daha çocukluktan, ergenlikten başlayarak kendi bedenlerini bir günah kaynağı olarak tanımlayarak büyüyen, resimden heykele, müzikten edebiyata, rüyadan kahkahaya kadar her şeyin günah, hiç değilse şaibeli hale getirildiği bir atmosferde insanın kendisini mağdur ve mazlum hissetmemesi mümkün olamayacağı için söz konusu kitle sonsuz bir mağduriyet hissiyle yaşamaktan kurtulamıyor.

Hal böyle olunca mağduriyet en kolay özdeşleşilen bir duygu olarak iktidar sahiplerinin elinde sınırsız bir enerji kaynağına dönüşüyor.

Ancak sorunun en önemli yanı yine de burası değil. Direniş’in inanılmaz bir hız ve zenginlikle ortaya çıkardığı yaşama kültürü, direnme estetiği ve mizah kapasitesi, söz konusu kitle için ekstra bir rahatsızlık kaynağı anlamına geliyor.

Çünkü kendi inançları uğruna mahrum kaldıkları envai türden insani hazzın böyle ‘duvarsız ve sınırsız bir kardeş sofrası’nda benzersiz bir şölene çevrilmesi, kendi çırılçıplak mahrumiyetlerini görmezden gelemeyecekleri devasa bir boy aynası oluyor onlar için.

O yüzden “İzin ver gidelim Taksim’i ezelim” kuru kuruya bir siyasal bağlılıktan çok daha fazlasını ifade ediyor.

Bu tablonun en paradoksal kısmı işte burası. Bu onların hem en tehlikeli hem de en zayıf noktası.Tehlikeli çünkü Tayyip Erdoğan’ın literatüründeki en yeni sözcük olan vandalizmin asıl kaynağı işte bu sonsuz mağduriyet duygusu; kendilerinden esirgenmiş olanı hiç kimseye yar etmemek.

Öte yandan en zayıf tarafı; çünkü topyekün bastırılmış güdük, kavruk ruhlarıyla birlikte mizah duygularını, yaratıcı kapasitelerini, zıpırlığı, neşeyi, esrimeyi, estetik bakışı kısacası insanı insan yapan değerli ne varsa hepsini bastırıyorlar.

Tarafsız bir gözle üstünkörü bakıldığında ortaya çıkan tablo nasıl ele alınırsa alınsın çok eşitsiz ve adaletsiz.

Direniş sonrasında ortaya çıkan herkesi ya duygulandıran ya da kendini tutamayacak kadar güldüren bu patlamayı hiç dikkate almasak dahi, insanların yaşamlarını katlanılır kılan, yaşadıklarının yavanlığını ve monotonluğunu unutmalarını sağlayan, zeka, yaratıcılık ve yetenek ürünü şiirleri, şarkıları, filmleri gösterileri, kitapları, dergileri, futbolu ve diğer sporları, efsane Çarşı grubu, TekYumruk, SolAçık ve daha burada sayamayacağımız kadar çok unsuruyla hayatın tadı, tuzu ve rengi olan herkes ve her şey direnişe destek verdi, direnişi daha dumanı üstünde tüterken bir efsaneye, izleri asla unutulmayacak bir fenomene dönüştürdüler.

Sadece zihin jimnastiği yapmak için soralım kendimize; eğer dedikleri gibi Taksim’i ezmeyi başarsalar, kendilerine yar olmayanı yok etmeyi becerseler geriye kalana kendileri katlanabilirler mi dersiniz?

Mevzilerimizin ardı cennet bahçesi

Üzerimize serpilmiş ölü toprağını pudra şekeri gibi dağıtan bu eşsiz isyan, her duvarda, her kaldırım taşında, her tweette kendini gösteren keskin zekâ, yaratıcılık ve mizah.

Bir suyun akıp yatağını bulması gibi hiç zorlanmadan kendiliğinden gelişen, sanki yıllardır birlikteymişler gibi uyumlu, hoş görülü sosyal ilişki biçimleri, sokaklarda yazılan şiirler, tencere tava ile yapılan müzik, kaldırım taşlarıyla ve çıplak bedenlerle tarihe kazınan cesaret, iktidarın TOMA’sını rüsva eden POMA, biber gazını ağlatan direniş.

Bizimkisi fikir değil, inanç değil… Bir şeyi iddia etmemize de gerek yok. Ne yarını beklememiz gerekiyor bunun için ne de öteki dünyayı.

Biz yaptık oldu: Mevzilerimizin ardı cennet bahçesi.

Mahir Dönmezer

[email protected]

[1] “Evet, içim yanarak söylemek zorundayım, neş’eden ve hüzünden uzak bir dindarlık bu. Farklı olanı (hoş)görmeyetisinden neredeyse mahrum. İlmihal sadeliğinde, ve namaz hocası katılığında.” Diyerek yakınan Dücane Cündioğlu’nun yazısı için http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot.com/2013/05/tanriyi-sehre-cagirmali.html