Kent yoksulluğu ve toplumcu seçenek… -Mahmut Üstün

Geniş toplumsal kesimlerin yoksullaştırıldığı, dolayısıyla talep unsuru olmaktan çıkarıldığı küreselleşme sürecinin sürdürülemez olduğu son on yıldır yaşanan gelişmelerle çok daha açık biçimde görülmeye başlandı. Bu durum sol-toplumcu politikaların yeniden güncelleşmesi için uygun bir siyasal ortamın oluşmasına da zemin hazırlamaktadır.

Kent yoksulluğu kavramı
Kent yoksulluğu kavramı, ilk olarak kent nüfusu içinde gerekli istihdam ve gelir olanaklarından yoksun olduğu için “onurlu yaşam” olanaklarına sahip olmayan bir kitlenin varlığını tanımlamaktadır.

Kavramın ikinci anlamı ise, içme suyu, kanalizasyon, çöp toplama, elektrik, ulaşım vb. gibi teknik donatılardan ve kişi başı kaliteli yeşil alan miktarı, kamusal açık ve kapalı kaliteli alanlara erişebilirlik gibi sosyal donatı olanaklarından gerekli düzeyde yararlanılmaması durumudur.

Biz bu yazımızda sorunun birinci boyutunu, yani gerekli istihdam ve gelir olanaklarına sahip olamadığı için “onurlu yaşam” olanaklarından yoksun bırakılmış olma durumunu mercek altına alacağız. Sorunun ikinci boyutu da başlı başına çok önemlidir ve kentsel dönüşüm konusu ile yakından bağlantılıdır. Bu nedenle bu konu ayrı bir yazı konusu olmayı hak eder niteliktedir.

Kent ve yoksulluk
Aslında kent ve yoksulluk tarihsel anlamda bitişik kardeşler gibidir. Kentlerin ortaya çıkışı ile tarımsal artı ürünün ortaya çıkışı bir ve aynı sürecin ürünüdür. Bu durum kent içinde ciddi eşitsizliklerin oluşmasına da yol açmıştır. Bu kentlerde yoksulluk adeta doğal, daha doğrusu tanrısal bir gerçeklik olarak olağan görülmüştür. O dönemlerde hakim olan dinsel anlayışa göre eşitsizlik ilahi bir durumdu ve bunun ortadan kalkışını beklemek için öte dünyayı beklemek dışında bir çare yoktu. Öte dünyaya kadar bu konuda yapılacak olan tek şey hayırseverlerin yapacağı yardımlara razı ve duacı olmaktı. Sanayi öncesi kentlerinde var olan eşitsizliğin ekonomik, siyasi-hukuki, sosyal ve kültürel boyutların tümünü birden kapsayan bütünsel bir eşitsizlik olduğunu söylemek mümkündür.

Sanayi kenti ve yoksulluk…
Kapitalizmin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan sanayi kentlerinin ise geçmişteki kentlerden en önemli farkı, “birey” olarak herkesi eşit kabul etmesidir. Zaman içinde, bu eşitlik yasalar önünde eşitlik ve biçimsel de olsa siyasete katılım hakkı ile tamamlanmıştır. Fakat ekonomik ve sosyal eşitsizlik devam ettiği için siyasal-hukuki eşitlikler biçimsel olmaktan öteye gidememiştir.

1789 Fransız İhtilali’nden sonra düzenlenen yasalarla mülkiyet, devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Ancak, mülkiyeti güvence altına alan liberal demokrasi anlayışı, yaşamını sürdürmesini sağlayacak bir mülkiyete sahip olamayan kesimler için herhangi bir güvence mekanizması oluşturmamıştır. İş bulabilenler son derece kötü koşullarda çalışmayı kabullenmek zorunda kalmışlar; iş bulabilme olanağına sahip olamayanlar ise bütünüyle yoksulluğa ve sefalete sürüklenmişlerdir.

Bu tarihlerden sonra kentler çalışanların ve yoksulların ekonomik ve sosyal eşitliklerin elde edilmesi için mücadelelere tanıklık etmeye başlamıştır. Nitekim bu mücadelelerin en yoğun olduğu coğrafyaların biri olan Almanya’da, Bismarck döneminde, sosyal güvenlik konusunda ilk kurumsal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

Sosyal devlet ve yoksulluk
20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar büyük ölçüde işçi sınıfının mücadelesi ile gelişme gösteren sosyal haklar, 1929 yılında kapitalist sistemin içsel çelişkileri nedeniyle ortaya çıkan krizle birlikte yeni bir boyuta taşınmıştır. 1929 krizinin ardında artan üretime yeterli talep oluşturulamamasının yattığı anlaşılınca, krizi aşmak üzere talep yönlü ekonomi politikaları benimsenmiş ve II. Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen politikalar uygulamaya konulmuştur. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) aracılığıyla talep arttırıcı politikalar bütün ülkelere yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Yine aynı dönemde Lord Beveridge tarafından hazırlanan raporla sosyal güvence, sadece çalışanlar için değil, tüm yurttaşlar için bir hak olarak öngörülmüştür.

Böylece devlet, mülkiyetin teminatı olmanın yanı sıra sosyal hakları da güvence altına alan “sosyal devlet” kimliğine bürünmüştür.

“Onurlu yaşam hakkı”da ilk kez bu dönemlerde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Birleşmiş Milletler Teşkilatı çerçevesinde kabul edilen İnsan Hakları Beyannamesi’nde hukuki-siyasal çerçevede kalan sivil hakların yanı sıra ikinci kuşak haklar olarak kabul edilen sosyal ve ekonomik hakların da insanların onurlu bir yaşam sürmesi için zorunlu olduğunu vurgulanmış ve bunları sağlamanın devletin görevi olduğu açıkça ifade edilmiştir. İnsan Hakları Beyannamesi ve daha sonra gündeme gelen Avrupa Şartı gibi insan hakları belgelerinde, “onurlu yaşam hakkı” insanın biyolojik varlığını idame ettirme hakkının çok ötesinde kendini ifade edebilme, yaratıcılığını geliştirme ve gerçekleştirme, hoş ortamlarda yaşamını sürdürme hakkı olarak tanımlanmaya başlanmıştır.

Küreselleşme ve yoksulluğun kronikleşmesi…
Ancak, 1970’li yıllarla birlikte kapitalizm yeni bir krize girmiştir. 1929 krizinde talep eksikliği krizin nedeni olarak görülüp, çalışanlar başta olmak üzere tüm yurttaşların sosyal güvence altına alınması yoluna gidilmişken; bu kez yüksek ücretler ve geniş sosyal güvenceler krizin baş sorumlusu olarak görüldüğü için, ücreti baskılamaya ve sosyal güvenceleri minimum düzeye çekmeye dayalı neo-liberal politikalar çare olarak görülmüştür.

Teknolojik gelişmenin vardığı düzeyin kaçınılmaz bir sonucu olarak sunularak ve “bilgi toplumu”, “küreselleşme” vb. gibi olumlu ya da nötr isimler verilerek meşrulaştırılmaya çalışılan bu yeni sürecin, kuşkusuz teknolojik olanakların genişlemesiyle de bağlantısı olmakla birlikte, temelde sınıfsal bir tercih olduğu perdelenmek istenmiştir.

Sonuç olarak kapitalizm mevcut krizini, sanayi başta olmak üzere genel olarak üretimden kaçışı derinleştirerek, hizmet sektörünü ve tüketimi, çok daha önemlisi de finansallaşmayı artırarak çözmeye çalıştı. Bu koşullarda da orta ve üst sınıflar dışında kalan kesimler, kapitalist pazarın büyük ölçüde dışına, bir başka açıdan ifade edecek olursak, kronikleşmiş bir yoksulluğun içine itildiler.

Küreselleşme süreciyle birlikte zaten son derece sınırlı kalan üretici faaliyetlerin yarattığı istihdam biçimleri de yoksulluğun önlenmesine yol açmamaktadır. Çünkü, üretimin küçük ve orta boy işletmelere kaydırılması, aynı üretimin farklı yönlerinin dünyanın çeşitli yörelerine yayılabilmesi, fason üretimin yaygınlaşması, taşeron sisteminin kullanılması, esnek çalışmanın yaygınlaştırılması vb. gibi değişimler istihdam alanında kayıt dışı, düşük ücretle ve güvencesiz çalışmayı artırmıştır. Bu uygulamaların sonucu da yoksulluğun azalması değil kronikleşmesi olmuştur. Öte yandan, sosyal devletin tasfiyesi ile birlikte eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut gibi temel gereksinimlere ulaşmada önemli sıkıntılar yaşanmaya başlamıştır.

Böylece yoksulluk ve güvencesizlik, insanlığın çok büyük bir bölümü için 18. ve 19. yüzyıla benzer biçimde tekrar yaşamsal bir tehdit haline gelmiştir.*

Küreselleşme ve kentler…
Küreselleşme ile kentler ulusal bir ekonominin organik bir parçası olarak değil tekil birimler olarak önem ve değer kazanmaya başladıl
ar. Hizmet sektörünü geliştirerek tüketim olanaklarını yaygınlaştıran ya da kar bulabileceği alanlar arasında sürekli hareket halinde olan finansal sermaye için cazip duruma gelebilen kentler “dünya kentleri” olarak varlıkları sürdürme ve hatta yer yer geliştirme olanaklarına sahip olabildiler.

Küresel sistem içinde kentler açısından ayakta kalabilmenin diğer yolu da, üretici bazı sektörleri kendine çekebilmek için hem az sayıda nitelikli işgücüne hem de yaygın bir ucuz işgücüne sahip olabilmeleriydi. Bu kentlerde de taşeronlaşma, fasonlaşma, kayıt dışılık çok yaygın bir nitelik kazandı. Bu gelişmede kentin üst ve orta tabakalarının ve nitelikli işgücünü oluşturan çok az sayıdaki insanın dışındaki çok geniş bir kesimin yoksulluklarının artışına yol açtı.

Bu iki alanda da tutunmayı başaramayan kentler açısından ise kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi tablo çok daha karanlık oldu.

Ücretli çalışma ve sosyal güvenceler en başta ve en fazla kentlerde yaşayanların sorunu olduğu için, kürselleşmenin bu alanlardaki olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenende kentler oldu. Kentler yoksullaşmanın ve dışlanmanın temel merkezleri haline geldiler…

Yoksulluğun önlenmesi, azaltılması, yönetilmesi ve dışlanma kavramları
Yoksulluğun önlenmesi kavramı, zaman zaman uluslararası metinlerde de geçmiş olmakla birlikte, sistemin yeniden üretimi açısından daima yedek işgücü ordusuna gereksinim duyan kapitalizm koşullarında olanaklı olmayan bir içeriği tanımlamaktadır.

Kapitalizm koşullarında bugüne kadar yoksulluk konusunda iki eğilim hakim olmuştur. Sosyal devletin hakim olduğu dönemlerde vatandaşlara talep artırıcı unsurlar olarak bakıldığı için iş ve gelir düzeylerinde iyileşmeler olmuş, işsiz kalan insanlar ise etkin bir sosyal güvenlik mekanizmasıyla desteklenmiştir. Bu dönemde hakim olanın yoksulluğun azaltılması anlayışı olduğunu söylemek olanaklıdır.

Gerek sosyal devlet uygulamalarından önce gerekse de küreselleşmenin ilk süreçlerinde hakim olan anlayış ise, yoksulluğun yönetilmesidir. Yoksulluğun yönetilmesi, yoksulluğu azaltma gayretinin olmadığı ama yoksulların sistemin başına dert olmaması için bazı politikaların geliştirilmesi gerektiğinin kabul edildiği bir yaklaşımdır. Sosyal devletin tasfiyesinin yarattığı boşluğun ardından bir çok ülkede ve bu arada ülkemizde de, kavramın içini de boşaltan bir şekilde “sosyal belediyecilik” adıyla yerel yönetimlerin düzensiz, kuralsız ve şarta bağlı yardımlar yapmasının yasal bir zorunluluk haline getirilmiş olması, yoksulluğu azaltmaya değil de yönetmeye çalışan anlayışın en net uygulamalarından biri olmuştur. Yine yoksula yardım alanının dinsel içerikli kurumlar başta olmak üzere gönüllü kuruluşlara devredilmesi de aynı anlayışın bir başka dışa vurumudur. Bu uygulamalarla yoksulun durumunda “onurlu insan yaşamı”na ulaşmak açısından hiçbir ciddi ilerleme olmadığı, yani yoksulluk aynı ya da benzer ağırlıkta bir sorun olmaya devam ettiği halde, yoksullar var olan yardımdan mahrum olmamak için seslerini çıkaramaz, “onurlu-insanca yaşam” talebini seslendiremez hale getirilirler…

Ama küreselleşme sürecinin amentüsü olan neo-liberal ekonomi politikaların içeriğine baktığımızda bu dönemin yoksullara ilişkin temel yaklaşımının yoksulluğu yönetmekten ziyade dışlama olduğu rahatlıkla görülebilir. Üretici ekonominin zayıflaması ve ekonominin finansallaşması süreciyle birlikte yoksul kesimlerin önemli bir bölümüne artık yedek işgücü ordusu olarak da gereksinim azalmakta, neo-liberal anlayış tarafından adeta yok edilmesi gereken bir “parazit” muamelesi gören bu kesimlere yapılan yardımların kaldırılması gündeme getirilmekte ve uygulanır olmaktadır.
Bu gelişmelerin sonunda ilk başta farklı etnik ya da dini kesimlere sahip olanları olmak üzere bu kesimler hem işgücü pazarından hem de sosyal ve kültürel alanlardan dışlanmaktadır.

Küreselleşmenin krizi
Geniş toplumsal kesimlerin yoksullaştırıldığı, dolayısıyla talep unsuru olmaktan çıkarıldığı küreselleşme sürecinin sürdürülemez olduğu son on yıldır yaşanan gelişmelerle çok daha açık biçimde görülmeye başlandı.

Küreselleşme sürecinde yalnızca ülkeler ve kentler arasında değil ülkelerin ve kentlerin kendi içinde de eşitsizlik son derece derinleşmişti. Fakat son dönemde küreselleşmenin nemalarını en fazla yaşayan ülke ve kentlerin içinde de küreselleşmenin yarattığı sorunlar derin bir kriz öğesine dönüşmeye başladı. ABD, Avrupa ülkeleri gibi gelişkin kapitalist ülkelerde de küreselleşmenin yol açtığı ekonomik ve toplumsal ahrazlar kendini açık biçimde ortaya koymaya başlayınca sosyal devletin bazı kurum ve uygulamalarına yeniden dönülmesi yolunda tartışmalar ve hatta uygulamalar görülmeye başlandı.

Bu durum sol-toplumcu politikaların yeniden güncelleşmesi için uygun bir siyasal ortamın oluşmasına da zemin hazırlamaktadır.

Kent yoksulluğu ve Toplumcu Belediyecilik
Üretime ve istihdama önem veren; Toplumda zayıf durumda olan yoksullar, özürlüler, yetim çocuklar, sahipsiz yaşlılar vb. gibi kesimler için destekleyici politikalar uygulayan; yoksul kesimlerin yaşadığı bölgelere öncelik veren bölgesel kalkınma planlarına dayalı o bölgenin teknik ve sosyal donatı olanaklarını iyileştirmeyi hedefleyen insancıl kentsel yenilenme çalışmaları yürüten; kentsel tarım faaliyetlerini destekleyerek kırlık alanlardan kente göçü önlerken kentlilerin ucuz ve sağlıklı beslenmesini güvence altına almaya çalışan, kadınlara istihdamda öncelik tanıyan, yoksulluğun mekansal olarak ortaya çıkan ve paylaşılan bir olumsuzluk olduğu gerçeğinden hareketle yoksul bölgeleri değişik örgütlenmeler altında birleştirerek hem ekonomik üretkenlik sürecine dahil etmeye çalışan hem de bu örgütlenmeleri neo-liberal yoksullaştırıcı uygulamalara karşı direnç örg��tleyen ve üretimci-paylaşımcı toplumsal talepleri dillendiren yapılanmalar haline getirmeyi amaçlayan politikaları ile neo-liberal yerel yönetim anlayışlarına yaklaşımlarına karşı toplumcu bir program oluşturmak bugün çok daha olanaklıdır.

*Freeman ve Kagarlitsky, son yüzyılda zengin ve yoksullar arasındaki uçurumun artan grafiğini şu şekilde ortaya koymaktadır;
“Yirminci yüzyılın başlarında (klasik emperyalizmin en tepe noktasına ulaştığı zamanlar), kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasılada en zengin ile en yoksul ülke arasındaki fark 22’ye 1’di. 1970 yılına gelindiğinde ise bu fark 88’e 1 olmuştur. 2000 yılına gelindiğinde ise -yani piyasa, tarihteki en geniş sınırlarına ulaştığında- aradaki fark 267’ye 1’e çıkmıştır. Bu sürecin, piyasanın kendisinden başka bir kaynağının olması düşünülemez” (Freeman ve Kagarlitsky, 2008: 19).
Bauman’a göre eski zenginler zengin olmak ve zengin kalabilmek için yoksullara ihtiyaç duyuyordu. Bu bağımlılık, her zaman, çıkar çatışmalarını yumuşatmış ve belli belirsiz de olsa fakirlere özen gösterme çabalarına neden olmuştu. Yeni zenginin artık yoksula ihtiyacı yoktur (Bauman, 2006: 84).