Ergenekon ve sosyalistler -Alper Erdik

AKP’nin, 2007 yılındaki genel seçimlerden, tekrar ve daha da güçlenerek, tek başına iktidar olarak çıkmasından, 12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişiklik paketine dair referanduma kadar geçen süreyi, bu sürenin teşkil ettiği süreci; bu partinin, ülkemizde öznesi olduğu sivil darbenin, ikinci dönemi olarak tespit edebiliyoruz. Şu an, üçüncü dönemdeyiz ve önümüzdeki seçimlerden sonra da, eğer ki büyük bir sürpriz olmazsa, dördüncü ve son ve “asıl” döneme gireceğiz. Zira AKP, anayasayı tümüyle değiştirip, “yeni rejim”i tartışılmaz kılacak ve “yarı resmi”likten kurtarmış olacak o zaman. Konumuz olan ikinci döneme dönersek, bu dönemin belirleyeni, bilindiği üzere, sivil darbenin önünde engel olan, olabilecek, olması muhtemel politik çevrelerin; çeşitli dava, komplo, plan, tertipler ile yıpratılması, dönüştürülmesi, olmazsa da tasfiyesi idi. Bunların içinde de, en gürültülüsü, bilindiği üzere, gerek operasyon gerek iddianame gerekse de dava süreci ile, Ergenekon oldu. Geçmişte, buna dair konuştuğumuz için, burada, başlıktan da anlaşılacağı üzere, sivil darbenin ikinci ve üçüncü döneminde, Türkiye solunun, Ergenekon’a dair söylediklerinin, söylüyor olduklarının üzerinden geçeceğiz. Bu da elbette ki, bu yazı kapsamında, hem görüş hem kişiler açısından, bir sınırlama yapmamıza, bizi mecbur kılıyor ve fakat, soldaki en hâkim ve genel bakışları ele alarak bu sorunu aşmaya çalışacağız.

Konuya dair çok fazla şey yazıldı ve söylendi. Yine bunların hepsine değinmek elbetteki zor. Bu yüzden, hem çıktığı dönemin kritikliği hem de sağlam bir referans olduğundan, Merdan Yanardağ’ın derlediği ve solun birçok temsilcisinin görüş bildirdiği, (Ömer Laçiner hariç) yazımızın başlığını da belirleyen, Ergenekon ve Sosyalistler (SiyahBeyaz Kitap, 2. Baskı, Ocak 2009) adlı kitaba başvurdum. Kitap, ilk olarak, 2008’in sonbaharında yayımlandı ve tam da bu süreçte, bugün, okumayanların, mutlaka okuması gerektiğini, şahsi düşüncem olarak not etmek isterim. İçinde dokuz makale var; bunlardan iki tanesini, ki “en ilginç”lerinden iki tanesini, burada ele alacağız.

Hatırlanacağı üzere, Ergenekon mevzuunda, o dönemin, en ses getiren söylemi, “Yiyin birbirinizi!” idi. Bu ses getirme, tespitin kendisinden ziyade, konunun ele alınış biçimi ve tespitin pratiğe yansımasına dair biçimsel özelliktendi. Tespitse, Ergenekon’un, egemenler arası bir mücadelenin, ayaklarından, aşamalarından biri olduğu ve solcuların, buna hiç karışmaması gerektiği tavsiyesiydi. Aslına bakılırsa, bu tarafsızlık beyanı; ortada bir haklı ve haksızın olmadığını söylemek, dolayısıyla, her iki kesimin de aynı nitelikte olduğunu dile getirmek demekti. Ancak ortada, bir galip ve bir de mağlup olduğuna göre, ki bunlar varsa kavga mevcuttur, çıkarları ve durdukları yerleri, mevzileri birbirinden farklı iki grup var demektir. Grup derken, bunu en genel anlamda söylüyorum, grubun içerisinde de, birçok farklı grup bulunuyor elbette. O halde, demek ki, ortada, aynı niteliklere sahip iki taraf yok. Olsaydı eğer çünkü, bunlar, savaşmaz, kavga etmez, sadece tartışırlar, sonucunda da uzlaşırlardı. Dolayısı ile, bu savaşa dair, çekimser kalmak, tarafsızlık bildirmek, güçlü olan tarafa, istemeyerek de olsa, daha yakın düşme sonucunu doğuruyor. Buna, “utangaç taraf”lık da diyebiliriz sanıyorum.

Şimdi, “utangaç” biçimde falan değil, açık açık, bu mücadelede, AKP’yi destekleyenlere, en azından, sanık sandalyesinde oturanları ve onların temsil ettiği her şeyi, AKP’den evvel mahkûm edenlere bakalım. 2008’in yaz aylarında, Abdurrahman Dilipak ve Nazlı Ilıcak’ın da bulunduğu, Sorosçu liberallerin düzenlediği “darbe karşıtı” yürüyüşlere katılan, biz bunu dile getirdiğimizde de, öfke ve çaresizlikten söyleyecek söz bulamayıp kişisel saldırıya geçen, kendini Marks zannedip, bize hakaret ederek polemik yaptığını sananları; Yalçın Küçük’ü faşist ilan edip devrimciliğini pekiştirdiğini düşünenleri falan bir kenara bırakıyorum. Ve artık, bahsi geçen kitapta, değineceğimi söylediğim makalelere, “üçüncü yol”culara geçiyorum.

İlk olarak Ertuğrul Kürkçü’ye bakıyoruz. Yazısında, iki tane “önemli” tespit var yazarın. İlki şu: “Elbette, seçilmiş bir hükümeti, seçimler yoluyla alaşağı etme kapısı siyaseten ve hukuken açık olduğu halde gözlerimizin önünde, darbeyle devirmeye kalkışan, bunun için tedhişe, cinayete, sabotaja girişen ‘Ergenekon’ çetesi cezasını çekecek. Elbette ‘sol’ herkes için olduğu gibi onlar için de adil yargılamanın garanti edilmesini isteyecek, ama hak ettikleri gibi cezalandırılmaları için… İçine düştükleri açmazdan onları nasıl çıkaracağını avukatları Deniz Baykal düşünsün!” (Sf. 43) Görüldüğü üzere, Kürkçü, Ergenekon sanıklarına isnat edilenlerin tümünün doğru olduğunu, iki buçuk yıl önceden görmüş! Henüz mahkeme ve Fethullahçı savcılar bile, işin içinden çıkamadılar, her geçen gün de batağa saplanıyorlar, o ayrı konu! Yok, yazarın bu söylediklerine katılmaz da, olaya farklı bir yerden bakarsanız, anında Baykalcı olursunuz; Kürkçü, eleştirilmemek için de gereken önlemi almış. Bir de, konumuzla ilgisi yok; ancak, değinmeden geçemeyeceğim, Kürkçü’nün, “darbeci”lere tavsiyesi, sizce de ilginç değil mi? Diyor ki, bırakın hu işleri, hükümeti devirmek için seçimlere hazırlanın, hukuka uyun!.. Yarın öbür gün, devrimci mücadele yükselir de, iç savaş koşulları oluşursa, burjuva medyasının “duyarlı ve demokrat” yazarları hiç yorulmayacak; Ertuğrul Kürkçü’nün bu satırlarını aynen alıntılayıp devrimcilere seslenecekler: Bırakın bu tedhiş, sabotaj, cinayet işlerini ey sosyalistler; sandığa güvenin!..

İkinci “önemli” söylem de, AKP’nin bu “darbecileri, çetecileri” yargıladıktan sonra, onların yerini alacağı, hatta şimdiden alıyor olduğu tespitinden hareketle: “Üçüncü bir kutba işte tam da bunun için ihtiyaç var: Sırf var olan askeri vesayet rejimini sürdürebilmek adına bütün bu ‘Ergenekon’ faciasını milletin başına musallat eden asıl failleri, yani son 10 yıl boyunca, ellerindeki gücü kötüye kullanarak, görevlerini savsaklayarak binlerce insanın hayatının sönmesine, sonsuz büyüklükte maddi ve manevi kaynak ve enerjinin israf edilmesine yol açan tüm askeri ve politik kudret sahiplerini yargıç önüne dikmek için.” (Sf. 45) şeklinde. Ortada bir çete, çeteciler olduğu iddiası tekrarlanıyor ve laf yine, liberallerin ağzından düşmeyen ve AKP’ye yıllardır yaptıkları yalakalığı meşrulaştırmak adına kullandıkları, askeri vesayete geliyor. Dikkat edilirse, sekiz yıldır en çok duyduğumuz şey bu: Askeri vesayet! Ülkemizdeki her türlü sorunun kaynağı, başımızın belası, sosyalistlerin güçlenememe sebebi, yoksulluk üreticisi, Ergenekon’un yaratıcısı… Yahu, yeter artık, bir patron devletinde, toplumsal-politik tüm ilişkileri sermaye belirler, vesayet de baskı da bela da sermayeye aittir. Kapitalizm, ihtiyaç hâsıl olursa, askeri de polisi de sivili de kullanır, bir dönem askeri kullandı, şimdi diğerlerine sardı; bunu görmek neden bu kadar zor? Tarihselliği, teoriyi, çelişkileri; aynen liberallerin ağzıyla konuşarak, bu denli tahrif etmenin anlamı ne?.. Her neyse, o kadar çok yanlış, eksik bulabiliyoruz ki, kısacık alıntılarda bile; asıl konumuza gelemiyoruz, görüldüğü üzere. Diyor ki yazar, son on yılda sönen binlerce hayat… İşte AKP de aynen bunu söylüyor, son on yıl! Bu binlerce hayatın sahibi kimlerdi, sanıyorum ki, Kürtleri kastediyor Kürkçü; peki bu on yılın büyük bir bölümünde AKP iktidar değil miydi, bu ülkenin karar alma, yasa yapma yeri o p
artinin elindeki Meclis değil de neresi? Öyleyse, o binlerce kişinin hayatını söndürenler, bu ülkenin idarecileri, patron vekilleri, AKP’lileri olmuyor mu?

Fazla söze gerek yok. Kürkçü ve üçüncü kutup dediği bileşenler, iktidar olurlarsa, ki sandığa güvenmelerini öneriyorum(!), AKP’nin “içeri tıktığı” bu “çeteci”leri yargılayacak; iktidar olamazlarsa da, AKP’ye, onları doğru düzgün cezalandırmaları için destek vereceklermiş. Bunu öğrenmiş bulunuyoruz. Ne kadar güzel değil mi? Son olarak, geçenlerde, Ankara’da bir etkinlikte, Ertuğrul Kürkçü, ulusalcı muhalefetin, AKP tarafından, sürekli darbecilikle özdeşleştirildiğini söylüyordu, tıpkı diğer muhaliflere yapıldığı gibi… Peki ya şimdi ne etmek lazım? 2008’de söylenenleri geri almak da mümkün değil, tüh!

Geçiyoruz, Sungur Savran’ın “tez”lerine. Yazardan, ilk önce, Ergenekon’un ne olduğunu öğreniyoruz. Diyor ki: “Ergenekon, Türkiye burjuvazisinin yaşadığı derin yarılmanın sonucu olarak gün yüzüne çıkan pisliğin adıdır. Türkiye’nin burjuvazisi ve bu sınıfın siyasi ve askeri temsilcileri, bugün keskin biçimde bölünmüştür, deyim yerindeyse siyasi bir iç savaşa tutuşmuştur… Batıcı-laik kampın ardında TÜSİAD burjuvazisi ve müttefikleri vardır, İslamcı kampın ardında önce Anadolu kentlerinde palazlanan, ama sonra kendisi de holdingleşerek tekelci sermaye haline gelmiş olan bir MÜSİAD burjuvazisi. İlkinin vurucu gücü, devletin kurulu düzeni ve en başta Türk Silahlı Kuvvetleri’dir, ikincisinin AKP.” (Sf. 65-66) Tekrarla; burjuvazimiz, laik ve İslamcı olarak, ikiye bölünmüş, onlar adına da, TSK ve AKP savaşıyormuş, Ergenekon buymuş. Demek, her şey bu kadar basitmiş, ortadaki binlerce sayfalık iddianameler, binlerce gündür süren mahpusluklar, MÜSİAD burjuvazisinin gelişmesi içinmiş. Gerçekten de, Mustafa Balbay örneğin, içeride olmasaydı bugün, İslamcı iş adamlarının hali nice olurdu?.. Yahu, böyle bir şey mümkün müdür, milyonlarca insanı, 2007 seçimleri öncesi, sokağa döken ulusalcı kesimin siyasal önderlerinin, AKP’nin yürüttüğü dönüşüme, nicelikli bir engel teşkil ediyor olması sonucu, Silivri’ye gönderilmeleri, yıllardır ince ince planlanan, projelendirilen tertiplere maruz kalmaları; nasıl olur da, burjuvazinin iç savaşı diye anlatılabilir? Son sekiz yılda, bize, TÜSİAD ile MÜSİAD’ın ve AKP’nin, üstünde farklı düşündüğü, farklı konuştuğu tek bir konu gösterebilir misiniz? Evet, hangi konu? IMF, Dünya Bankası politikalarında mı, AB-ABD ilişkilerinde mi, Kürt açılımında mı, referandumda mı, seçimlerde mi, türbanın üniversiteye sokulmasında mı; hangi konuda, “laik” patronlar ile AKP ters düştü? Elbette, danışıklı dövüşün bir gereği olarak, basına da yansıyan, gerginlikler oldu; ancak, biz sonuca bakalım. Sabancı’nın, Koç’un, Karamehmet’in, Boyner’in; son dönemde, zarar gördüğünü, zarar ettiğini ispatlayın, o zaman biz de kabul edelim, Ergenekon’un, burjuvazinin iç savaşı olduğunu. (Ergenekon meselesi bir yana, TÜSİAD ve MÜSİAD arasındaki ilişkiye dair, Sendika.org’da yayınlanan, Mahmut Üstün’ün, “Taşra burjuvazisi” efsanesi!.. başlıklı dizi-yazısı okunabilir.)

Devam edelim. Bu var olduğu iddia edilen iç savaşta, solcuların ne yapması gerektiğine dair, ne düşünüyor yazar, buna bakalım: “Biz Ergenekon davasında taraf olmak gerektiğini savunuyoruz. Bu bakımdan ‘tarafsızlık’ cephesinden bütünüyle farklı bir yaklaşıma sahibiz. Ama liberallerden farklı olarak bunu bütün burjuva güçlerden bağımsız, Türkiye işçi ve emekçileri ile Kürt halkını bir araya getirecek bir Üçüncü Cephe temelinde yapmak gerektiğini savunuyoruz. Bu bakımdan Ergenekon’un avukatlarından da, AKP destekçilerinden de, kendi köşesine çekilerek beklemeyi savunan tarafsızlardan da farklılaşıyoruz.” (Sf. 79) Buradan da, kolayca anlaşılacağı gibi, Savran da, Kürkçü gibi, çoktan, Ergenekon sanıklarının suçluluğuna karar vermiş. Ancak, AKP’ye güvenmediğinden, bunların cezasını, ancak bizler, üçüncü cepheciler verebiliriz, diyor. Meseleye, tarafsız kalanları eleştirerek yaklaşıyor. Tabii, sorulabilir, madem Ergenekon, burjuvazinin iç savaşı, size, solculara ne oluyor, diye. Ama boşuna uğraşıyorsunuz, yazar, bunun cevabını çoktan verdi, yukarıdaki alıntıda var, burjuvazinin iç savaşından pislik çıktı ya; üçüncü cepheyi teşkil edenlerin asıl derdi onlarla!

Peki, kim bu pislikler; uzatmaya hiç gerek yok, Veli Küçük ve diğer askerler, onların sivil destekçileri. Bundan sonra, yine sorulabilir, koskoca derin devlet, JİTEM, bu kadar az sayıda kişiden mi müteşekkil, nerede diğer derin devletçiler? Buna da yazar, elbette, ezilenlerin iktidarının, üçüncü cephenin, bu üç beş kişiyle değil, tüm derin yapılanma ile derdinin olduğunu, her şeyin tam anlamıyla, üçüncü cephe iktidarı ile aydınlatılacağını söyleyerek cevap verir.

Devam edilir ve yine sorulabilir, üçüncü cephe, iktidarı alana kadar ne yapacağız, bu süreçte, tavrımız ne olacak? Yazarın makalesinden yapacağımız şu son alıntı, sanıyorum, bu soruyu soranların merakını giderir: ” Marksist Enternasyonalizm… Liberal solun yücelttiği demokrasinin burjuvazinin bir hâkimiyet biçimi olduğunu, daha derin bir demokrasiye ihtiyaç olduğunu ileri sürer, ama aynı zamanda işçi ve emekçilerin çıkarları açısından bu demokrasinin, belirli mücadele mevzileri sağladığı ölçüde askeri diktatörlüğe ve faşizme karşı savunulması gerektiğini vurgular.” (Sf. 65) İşte, açık bir cevap. Yazının bir yerinde, “utangaç taraf”ların aksine, onları eleştirenlerin de, bu konuda, AKP’ye daha yakın bulunduğunu söylemiştim. Kastediyor olduğum buydu. Eğer ki siz, Ergenekon sanıklarını, yargıçlardan evvel, suçlu ilan etmişseniz, zaten, AKP’den uzak kalma ihtimaliniz de yok. Alıntı gayet net, AKP’nin inşa ediyor olduğu “yeni rejim”, her ne kadar geri olsa da, bu, bize, kimi kazanımlar sunar ve biz, buna direnen ulusalcıları, faşistlik ve darbecilikle etiketler, “yeni rejim” inşacılarını, bu konuda destekleriz, deniyor. Bunu, bu alıntıdan çıkarmak, gayet basit ve ben, pek kibar bir üslupla, görüldüğü üzere, bunu yaptım. Evet, sadece bunu yaptım, fazlasını değil!

Şimdi, Ergenekon nedir, neyin bir parçasıdır, sosyalistler bu konuda ne söylemeli, ne yapmalıdır, sorularına ve bunların cevaplarına geçmeden evvel, yukarıya dair, birkaç şey eklemek isterim. Alıntılar çok berrak ve soldaki pek çok kesimin, genel olarak görüşlerini yansıtıyor. Bu kişi ve kesimler, kendilerine bu konuda yöneltilen en ufak bir eleştiri sonrası, anında hiddetleniyor, herkese, Baykalcılık, ulusalcılık, Kemalistlik, sosyal şovenlik payesi biçiyorlar. Söylemleri çok kalıp, aynı şeyleri sürekli tekrar ediyorlar. Değişimler, dönüşümler; onları hiç ilgilendirmiyor. Düşmanın ataklarına, politik ve pratik alanlarda, doğru karşılıklar veremiyorlar. Refleksleri çalışmıyor. Örnek mi, işte konumuz olan Ergenekon. AKP, bu operasyonla, çok geniş bir toplumsal tabanı olan muhalif kesimi tasfiye etti, bir; katil faşistleri, ülkücüleri “ak”ladı, ülkenin bütün pisliğini Kemalistlere ve sosyalistlere yıktı, iki; en önemlisi, görüldüğü üzere, Türkiye solunun kafasını, iyice allak bullak etti, solcuları iyice birbirine düşürdü ve böylece, onlar farkında bile değilken, bir kısım solcuyu, kendi yanına çekti. Türkiye solu olarak, şu uğradığımız zararı hesap edebiliyor musunuz? Bu, çok ama çok, ciddi bir yaralanmadır.

Bu sürecin, alınan yanlış tavırların kaynağı ise, yukarıdaki alıntılarda da görüldüğü üzere, Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik-politik yapıyı, tam olarak anlayamamak. Örneğin, siz hâlâ, askeri
vesayet diye bir şeyin var olduğunu düşünüyorsanız, AKP’yi elbette doğru düzgün analiz edemezsiniz. Keza, ülkemizin en önemli meselesinin Kürt sorunu olduğunu iddia ediyorsanız, bu tip kritik mevzularda, yönünüzü Kürt hareketine bakarak bulmak zorunda kalırsınız ki, bu da, son süreçte, sizi asla doğru yere götürmez. Nitekim, Ergenekon’da böyle olmuştur. Hatırlanırsa, bu konuda, Kürt hareketi de, AKP’ye destek veriyor, fakat, soruşturmalar genişletilip, “Fırat’ın doğusu”na da el atılması gerekir, diyordu. Çok kısa bir süre sonra ise, işlerin öyle olmadığını, olmayacağını gördüler ve bu bahiste, pek de kelam etmediler.

Geçtiğimiz günlerde ise, ilginç bir gelişme oldu ve bahsettiğim süreci, Abdullah Öcalan, kendi ağzı ile özetledi, “özeleştiri” yaptı: “Bugüne kadar Ergenekon yargılamalarıyla birlikte devletteki Gladio’nun, Jitemvari yapıların tasfiye edildiği söyleniyordu. Biz de biraz böyle düşünüyorduk. Aslında olanlar tam da böyle değildir. Bu konu üzerine sürekli düşünüyorum. Geçenlerde buradaki arkadaşlarla da tartıştım. Nasıl fark etmemişiz bugüne kadar? Bu nedenle özeleştiri diyorum. Sanırım Hanefi Avcı’nın kitabında da geçiyormuş. O da çözüm konusunda benimle görüşülmesi taraftarıymış, bunu öneriyormuş ve şimdi içeride ve Ergenekon’dan yargılanıyor. Yine geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen bazı isimler de Ergenekoncu diye yargılanıyor. Aslında Ergenekoncu diye tasfiye edildiği söylenenlerin bir kısmı çözüm yanlısı isimlermiş. Ama asıl Gladio’nun çözümü istemeyen kesimleri, dışarıda bırakılmıştır, onlar hâlâ dışarıdadır ve AKP bunlarla uzlaşmıştır.” (www.firatnews.nu, 9 Ocak 2011) Yanlış anlaşılmasın, Öcalan’la aynı şeyleri söylüyoruz, işte kanıtı, diye alıntılamadım bu sözleri. Tersine, Öcalan, bizim çok çok önceden yaptığımız tespitleri, bugün, benimser durumda. Ve üstelik, bunu, bir özeleştiri olarak dile getiriyor. Ve eklemeliyim, Kürt hareketinin, geç de olsa, Ergenekon konusunda, doğru şeyleri söyleyecek olması veya bunun ihtimali, bizi ancak sevindirebilir.

Burada, artık “Ergenekon’un avukatlığı”nı bırakalım, kimseyi daha fazla “kızdırmadan”, konunun “öz”üne geçelim. Sosyalistler olarak, Ergenekon’da, nasıl tavır almamız gerektiğini, evvela, elbette, bunun ne olduğunu, temiz biçimde, çözümleyerek belirleyebiliriz. Bu vesile ile, geçmişte, çok kez söylediklerimizin üzerinden geçerek diyebiliriz ki; emperyalist kapitalizmin, hayatın her alanını kapsayan bir sistem olarak üretildiği Batı’da, bu sistemin kriz, bunalım, panik ataklarını bertaraf etmek için, on yıllar boyunca, “teorik” çalışmalar yürütüldü. Son olarak, yeni muhafazakârlık veya yeni sağ denilen, neoliberalizm ve dinciliği, birbirini tamamlar ve birbirini teşkil eder biçimde, siyaset alanına sokan akım, yetmişli yıllardan beri piyasada. Zaten, sosyal özellikleri bulunmakla beraber, kapitalist olan ulus-devletlerin, geleneksel sağ siyasetlerinin anlayamadığı, kavrayamadığı ve bu nedenle çözüldüğü bir süreci de başlatan; bölgemiz ve ülkemiz özelinde konuşursak, savaş gerekiyorsa savaş, “barış” gerekiyorsa “barış” üreten, siyasal İslam’ı, başat ve tartışılmaz bir konuma yükselten bir politikadan bahsediyoruz. Bunun yaratıcıları, 12 Eylül faşist darbesinin ardından, Turgut Özal ile yola çıkmış ve fakat, asıl iktidarı, iki binlerde, AKP ile tatmıştır. Yani ABD’nin Bush’u, Türkiye’nin Tayyip’ine mukabildir.

Denilebilir ki, “eski rejim”ler de geri, “eski rejim”ler de sermayenin aracı idi; doğrudur. Zaten, kafaları asıl karıştıran yer de burası. Bugünün bazı solcuları, kurulan “yeni düzen”le, “eski”si arasında bir fark olmadığı iddiasından hareketle ve hatta, bu “yeni düzen”in eskisine oranla, biraz daha ileri olduğu gerekçesi ile, ortada, çok da büyük bir değişimin olmadığını söylüyorlar. Oysaki, beğenilmeyen ve değişmesi için mücadele edilen ulus-devletler, tarihsel bir eşik olarak, devrim yapacak zemini teşkil ederken; “yeni düzen”, devleti ve toplumu, etnik ve dini farklara göre tasnif ediyor ve bunları, piyasa ve cemaat yapısının üzerinden “eşitliyor”. Bu “eşitlik”e ulaşılana dek de, halklar, birbirine düşman edilip, birbirlerinden sosyal, siyasi, kültürel; her açıdan uzak düşürülüyor. Ve bu sürecin sosyalistleri olarak biz, ne yazık, devletin kolluk devleti Emniyet teşkilatının kendisini değil, dini ve siyasi karakterini; burjuvazinin nasıl alaşağı edileceğini değil, burjuvaların iç savaş yapıp yapmadığını; toplumsal alandaki ilericiliğin nasıl daha yükseğe taşınacağını değil, halkı, gün gün, gericileşmekten nasıl koruyacağımızı tartışıyoruz. Ortadaki vahameti görebiliyor musunuz?

Ergenekon ise, bu, rejimi, devleti, toplumu değiştirme, dönüştürme operasyonun, en büyük tezahürüdür. (Buna, KCK ve Devrimci Karargâh operasyonlarını ve, hemen her hafta, üçer beşer, devrimcilere yapılan tutuklamaları da ekleyebiliriz. Zaten, geçmişte de çok söyledik; nitelik olarak, bunların Ergenekon’dan hiçbir farkı yoktur.) Öyle, yukarıda söylendiği gibi, burjuvazinin iç savaşı, egemenlerin it dalaşı falan değildir. Evet, bu, egemenleri de belki kapsar; ancak, bu, o dönemki politika ile ilgilidir; sürecin amacı, bundan çok başkadır. Ergenekon, AKP’yi Truva atı seçen AB-ABD emperyalizminin, NATO’nun, Gladyo’nun; kendisini Kemalist, ulusalcı, Cumhuriyetçi, laik olarak tanımlayan halk kitleleri ve onların siyasi önderlerine çektiği kılıçtır. Ancak kılıç, en genel ve büyük amacı ile, sadece bu kesime değil, Türkiye halkına vurulmuştur. Bunda, iki ana gaye vardır: Bir, muhalifleri bertaraf etmek; iki, bertaraf olmayan muhalifleri dönüştürüp, “yeni düzen”e alıştırmak. Yansımaları nedir, Kürtler ve Kemalistleri, Kemalistler ve komünistleri, komünistler ile Kürtleri birbirlerinden uzak tutmak; muhtemel bir emek ve laiklikten, bağımsızlık ve işçi demokrasisinden taraf olan birlikteliği önlemek; sonucunda da, kesin amaç olarak, mevcut politik kaostan, çelişki ve çatışmalardan faydalanıp sivil darbeyi nihayetlendirmek.

Özetle, AKP ve arkasındaki uluslararası sistem, liberallerin de sıklıkla ve “nazikçe” dile getirdiği üzere, andığımız kesimlerin en uzlaşmazlarının kalemini kırmıştır. Meselenin bu yönü ile değil de, tutukluların kimlikleri ile ilgilenirseniz, yani resmin tümüne bakmayı, ısrarla reddederseniz; yarın başınıza gelmesi muhtemel, ki bugün de geliyor, tehlikelere göğüs gerecek, güç ve iradeniz olmaz. AKP’nin dinci-liberal darbesine, öyle veya böyle, direnen yüzde kırk ikilik, Kürtleri de eklersek, yüzde ellilik kitleyi umursamaz, azıcık aşım kaygısız başım, mantığı ile, her şeyden bağımsız siyaset ve siyasi odaklar inşa etmeye çalışırsanız, ancak tribünlerde ıslık çalarsınız, asla sahaya inip burjuvaziyle kıran kırana bir maç yapamazsınız. Bu, açık ve net; bunu görmek için, olağanüstü çabaya falan da gerek yok, gözleri kapatmamak yeterli.

Üçüncü cephe deniyor, tüm ezilenleri bir araya getirecek, güçlü bir sosyalist oluşumdan bahsediliyor ki önemlidir. Bunu önemsiz görecek hiçbir devrimci yoktur. Ancak, reel alanda, işler, sürekli plan, proje üretmekle yürümüyor. Ayrıca, mevcut koşullar da, bu tespiti geçersiz kılıyor. Siz isteseniz de istemeseniz de, bugün, iki tane cephe var. Bunları biz yaratmadık. Süreç ve koşullar yarattı, ve biz, evvela bunu görebilmekle mükellefiz. Nitekim, Yavuz Alogan, Ağustos 2008’de, herkesin kafasının karışık olduğu, hayli erken bir dönemde, durumu şöyle anlatmıştı: “Yani şu aşamada, bir yanda olası bir darbeye karşı mücadele etmekte olan demokrasi güçleri; öte yanda, Kemalist bir darbe yapmak için
fırsat kollayan bir TSK yok. Peki, ne var? Bir yanda ABD ve onun resmi ve sivil işbirlikçileri, liberaller ve tarikat erbabı; öte yanda, resmi ve sivil ulusalcılar ve anti-emperyalist sosyalistler var. Bu bölünme bütün sendikaları, emekçileri, üniversiteleri ve sivil toplum kuruluşlarını da ortadan ikiye ayırıyor ve daha da ayıracak. Bu ayrımda, anti-emperyalist sosyalist solun bu cepheleşmeden sıyrılarak ve kendisini özellikle liberallerden ayırarak, bağımsız kitlesel bir örgütlenmeyi başarması gerekir.” Önemli olduğu için tekrarlıyorum. Alıntıda, ortada üç cephe falan olmadığı, olamayacağı, bunu teşkil etmek için, önce, yaratılan ikiliğin taraflarını tespit ve bu bilinçle hareket etmek gerektiği söyleniyor. Ortada, ulusalcılar ve liberaller arası bir kutuplaşma değil, emperyalizm ve emperyalizmin düşman belledikleri var, deniliyor.

Pekâlâ, bu işi nasıl yapacağız, irademiz dışında yaratılan cephelerden bağımsız, gelecekteki ve devrim savaşımının bir aşaması ve aracı olacak sosyalist cephemizi nasıl inşa edeceğiz? Bunun yanıtını da, Alogan, henüz Nisan 2008’de vermişti: “Kimse bu çatışmanın dışında kalamaz. Kendi yolunuzda giderken, önünüzde açılan cephenin etrafından dolaşmanız, ‘Atlar tepişiyor, bize ne!’ diyerek tertemiz ellerinizle hayalinizdeki cepheyi kurmaya çalışmanız mümkün değildir. Yolunuza çıkan cephenin içine girip mücadele etmeniz, kazığı şu noktaya saplayıp bu noktada durmanız gerekir. Hayalinizdeki cepheye yaklaşmanız ya da ondan uzaklaşmanız bu mücadele içindeki gücünüze ve yerinize bağlı olacaktır. Bu sizin hayat tarzınızla ilgili bir mücadeledir; memleket kavgasıdır; sınıf mücadelesini de içerir. Ya emperyalizmin şeriatına razı olacak ya da tarikatlardan arınmış tam bağımsız Türkiye için çalışacaksınız…”

Evet, bu kadar, yeter. Geçenlerde yazdığım bir yazıda da söylemiştim. Artık, hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır ve satıh, bütünüyle bu memlekettir! Emperyalist kapitalizm, AKP aracılığı ile, sadece ağaçlarımızın gölgesine değil, ağaçlarımızı diken halkımızın onuruna, namusuna, insanlığına, aklına, vicdanına, geleceğine göz dikti. Parayı pulu, fabrikalarımızı, kamu kurumlarımızı, bağımsızlığımızı falan geçiyorum bakın; onur diyorum, şeref diyorum, namus diyorum! Herkes net biçimde seçsin artık yerini; yaşananları, bugüne kadar olduğu gibi, uzaktan mı izleyeceksiniz, yoksa Cemaat yayınlarında yazılanlara benzer söylemlerle, sahte belgeler, uydurma deliller üzerinden, çeteci dediklerinizin peşine mi düşeceksiniz, yoksa yoksa, barbarlığa karşı, tüm muhalif kesimleri içimize alarak büyütmeye çalışacağımız, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesine mi katılacaksınız?

Biz, dün de, bugün de, üçüncüsünün peşindeydik, peşindeyiz.

[email protected]