24 Ocak Kararları ve Halkın Hakları -Ergin Yıldızoğlu

Hafta sonu Ankara’da düzenlenen “Halkın Hakları Forumu“na katıldığım için pazartesi yazımı yazamadım. Ama gelecekteki yazılarımı zenginleştirecek bir deneyim edindim: Forumda tartışılan konular, 31 yıldır bu ülkede halkın haklarına yönelik olarak süren acımasız ve kararlı saldırının ürettiği acı meyvelerle çok yakından ilgiliydi.

‘Kapitalist gerçekçiliğin’ restorasyonu
“Kapitalist gerçekçilik”, “toplumsal adaletsizlikleri” ortadan kaldırmaya yönelik her türlü dönüşüm projesini, kapitalizmin ufkunun içine hapseder, liberal demokrasiyi tek siyasi rejim olarak kabul eder. “Kapitalist gerçeklik” altında yaşayanlar, başka bir dünya olasılığını, hiçbir üretim tarzının ebedi olamayacağını unuturlar; tüm teknolojik “ilerlemelere” karşın, adeta 19. yüzyılın, sosyal demokrasi, sosyalizm öncesi toplumsal gerçeklik algısına geri dönerler.

24 Ocak kararları, tarıma, sanayiye, günlük yaşamda halka sunulan hizmetlere yönelik mali destekleri, elde edilmiş hakları, sendika, örgütlenme haklarını kısa sürede imha etti. Ülke ekonomisinin kaynakları özelleştirmelerle, uluslararası mali sermayenin denetimsiz kullanımına açıldı, o zamana kadar geçerli olan “sosyal devlet” (halkın refahından sorumlu devlet) anlayışına son verildi, sermayenin verimlilik ve rekabet ilkesine tabi bir devlet biçimi inşa edildi.

Böyle bir restorasyon kolay başarılamaz. Bu yüzden bu Restorasyonun programını Türkiye’ye getiren 24 Ocak kararları ancak bir askeri diktatörlüğün eliyle uygulamaya konulabildi. Bir kez önceki dönemin vatandaşlık ruhu, kapitalizme, emperyalizme direniş geleneği imha edildikten sonra, postmodernizmin, insanları kendi bedensel hazlarına odaklanmaya, hakikate ilişkin tüm tartışmaları, önerileri yadsımaya yönlendiren söylemi devreye girerek, bu acılı sürece uyum sağlayacak, bunu savunacak insanı inşa etmeye başladı.

Restorasyon ve düş kırıklığı
Restorasyonun ürettiği insan, “değişim“den yanadır, “satüko“ya karşıdır; ama kapitalizm içinde kalmak koşuluyla. Çok demokrattır, devlete karşı bireysel özgürlükleri savunur, ama tüm özgürlükler sermayenin özgürlüğüne tabi kalmak koşuluyla. Bu özgür, demokrat birey bürokrasiye karşı yaratıcılığı, özgünlüğü savunur; ama bu yaratıcılık, özgünlük pazarlanabilir metalar üretebildiği, sermayenin rekabet gücünü ve verimliliği arttırabildiği sürece… Bu yeni insan ulus devlete karşı olduğu için, “farklılıkları“, “öteki“nin (“başka”nın) özgünlüğünü “yadsıyan“, vatandaşlık kurumuna da karşıdır. Toplumdaki tüm “başka“ların (“öteki“lerin) haklarının ve özgünlüklerinin tanınmasını savunur; ama sermayenin, “Büyük Başka/Öteki” (yasa koyucu) olarak kalmaya devam etmesi koşuluyla. Bu yeni birey, mutlak hakikatlere, büyük projelere, büyük söylemlerin, bireysel özgürlükleri sınırlayan “ilkelerine” de karşıdır. Önemli olan bireysel hazlar ve özgün perspektiflerdir; sermayenin projesi tek büyük söylem, tek mutlak hakikat olarak kalması koşuluyla.

Bu yeni insan, Restorasyon sürecini ilerici ve devrimci, karşı çıkanları, haklarını korumaya çalışan emekçileri, sosyalistleri gerici, tutucu ilan etti, hem de hiç utanmadan, sosyalizmin tarihinden çaldığı kavramlarla, simgelerle…

Böylece, toplumda, neo-liberalizmden başka hiçbir ekonomik modeli, sermayenin verimlilik ve rekabet ilkesinden başka hiçbir ahlaki ilkeyi, sermayeden başka hiçbir “hakikati” kabul etmeyen, totaliter bir egemenlik yerleşti. Daha sonra, terorizme karşı savaş retoriği, siyasal İslamın, AKP hükümetinin iktidarı, totaliter egemenliğin otoriter özelliklerini de güçlendirmeye başladı.

Kamusal alanlar sermayenin kullanımına açıldıkça vatandaşlık kurumunun maddi temeli çöktü: Vatandaşların eşitliği ilkesi, yerini tüketicilerin eşitliğine, özgürlük ise tüketim ve kâr yapma özgürlüğüne indirgendi. Bu dünyada vatandaşların verdikleri vergilere dayanan sosyal hizmetlerin yerini de hayır kurumlarının sadaka sistemleri almaya başladı. Devlet sosyal hizmetlerden çekilirken oluşan boşluğu sivil toplum örgütleri, siyasal İslam, bu totaliter rejiminin sadaka düzeninin kurumları olarak, doldurmaya başladılar.

Restorasyonun, bedensel hazlarının tatminine, tüketim nesnelerine odaklanmış bireyi şimdi, özgürleşemediğini, dahası, sermayenin soğuk hakikatine, ahlakına, yıkımına karşı bir tepki olarak canlanan dini hakikatlerin ve ahlakın bireylerinin, yaşam alanına tecavüz etmeye başladığını görerek dehşete düşüyor. Sermayenin, emekçilerin, barınma, sağlık, eğitim, ulaşım gibi haklarına, özelleştirmeler yoluyla yönelttiği saldırılar artık tepki çekiyor, direniş, haklar mücadelesi yaratıyor, sosyalistlerin toplumsal saygınlığı yeniden artıyor. Bu koşullarda sermaye de bu tepkiye direnebilmek için dayanacak bir “büyük söylem” ararken, dini “hakikat rejimiyle” uzlaşmaya başlıyor. Restorasyonun birey, tarihin çöplüğüne her gün biraz daha yakınlaşıyor.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur