Aktüel Gündem

Geleneksel tekelci sermaye gruplarının AKP ile yaşadıkları sürtüşme halk oylaması yoluyla ‘çözülmüş’ oldu. AKP’nin yükselişi uluslararası sermaye ile AKP iktidarına dayanan yeni sermaye gruplarının geçici uzlaşısı ile sağlanmıştı. Yaşanan sermaye içi rekabetin öldürücü olmaktan çıkartılması her iki tarafın da yüksek nakdi çıkarlarının hayrına olduğu anlaşıldığında AKP kendisinin hala seçeneksiz olduğunu gösterdiği referandumu gündeme getirdi ve ispatladı. Referandumda “evet” galip geldi, yani sermaye AKP ile yola devam edecek.

Referandum iki işi aynı anda gerçekleştirmek üzere kurgulanmıştı: Güven oylaması ve AKP’nin güvenliğini sağlama bağlayan yasal değişiklikler ile neoliberal yapılanmanın gereği olan acil değişiklikler. Ancak süreç böyle tarif edilerek paket toplumun önüne sunulmadı. Tarihsel kural işledi: egemen sınıfların çıkarları toplumun büyük çoğunluğunun çıkarları olarak sunuldu.

Referandum kampanyası büyük bir yalan organizasyonu olarak gerçekleşti. Değişiklik 26 madde ile sınırlı olmasına karşın yalan 26 ile sınırlı kalmadı. Sağdan soldan devşirilmiş, aralarında solcu eskilerinin de bulunduğu toplumun okumuşlarından hatırı sayılır bir yalancı tanıklar ordusunun desteğiyle kurulan ‘hisseli harika yalanlar kumpanyası’nın desteğiyle de ciddi bir yalan üretimi gerçekleştirildi. Yurttaşların AİHM yoluyla devletten aldıkları tazminatların sanki AİHM’e ödeniyormuş gibi sunulmasından, kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı veriliyormuş gibi yapılmasına, oradan işçilerin SSK primlerini ve vergilerini çalıp ucuz kredi gibi kullanan patronları ‘cüzi bir vergi borcu olan işveren’ler gibi sunmaya varana kadar 26’yı kat be kat aşan sayıda yalan üretildi.

AKP, kendi belirlediği bir anda ve gündemle, toplumu bir güven oylamasına sürüklemeyi anayasa değişikliği üzerinden yaparak önemli bir başarı elde etti. Aslında neredeyse hiçbir siyasal aktörün arkasında durup savunamayacağı ’82 Anayasası’na savaş açmasının asıl meşru temelini ise 30 yıl boyunca devrimcilerin bıkmadan usanmadan yürüttükleri mücadele oluşturmaktadır. 12 Eylül faşizmine karşı devrimcilerin üniversite gençliğinden işçi sınıfına kadar her alanda ağır bedeller ödeyerek yürüttükleri mücadele 12 Eylül Anayasası’na ciddi meşruiyet kaybettirmişti ve kimse tarafından savunulacak hali kalmamıştı. Tayyip Erdoğan’ın 12 Eylül Anayasası’na laf ettiğinde, siyasi hayatı boyunca her tür kötülüğün kaynağı olarak gösterdiği devrimcilere atıf yapmak zorunda kalması bundandır; reformcu demokratlığından değil.

Aslında bir anayasa oylamasından çok AKP’nin güven oylaması olan Referandum, ülke çapında paranın gücünün konuşturulduğu bir kampanya oldu. U2 ve Bono’nun kim olduğunu bilmeyen Türkiye toplumu bir ay önceden izlemeye başladı; O’nun Rusya’da olduğunu ve Medvedev’le fotoğraf çektirdiğini öğrendi. Sonra ‘Fehmi Tosun’u unutma’ demiş olduğunu öğrendi gazetelerin manşetinden. Tabii sonra da bu insan hakları ve özgürlük savunucusu ‘büyük’ sanatçı, yine kendisi gibi ‘büyük’ insan hakları ve özgürlük savunucusu Tayyip Erdoğan’la referanduma destek pozu verdi. Birkaç gün sonra da “ABD Ulusal Anayasa Merkezi” Irak Savaşında öldürülen yüz binlerce insanın katili Tony Blair’e ‘özgürlük madalyası’ verirken de aynı Bono, törende Blair ‘onuruna’ şarkı söyledi. Dünya basketbol kupası da 28 milyon TL’lik iyi bir fiyatla aynı propagandanın parçası haline getirildi.

Referandum sonuçları üzerine çok şey söylendi ve söylenmeye devam edecek. Bunlardan en acıklıları İç Anadolu’da gericiliğin kalesi olan yerlerden çıkan evet oylarına bakarak buradaki demokrasiye olan tutku keşfedilirken uzun yıllar boyunca demokratların kalesi olan yerlerde çıkan hayır oylarına bakarak buraların askerci, otoriter yönlerinin keşfedilmesi oldu. Sivas’tan çıkan ezici ‘evet’ oylarının hangi ‘yakıcı’ siyasal eğilimi temsil ettiğini, her yıl 2 Temmuz anmalarında oraya gidenler çok iyi bilirler. Hopa’dan, Fındıklı’dan veya Tunceli’nden çıkan ezici hayır oylarının da hangi eğilimi temsil ettiğini de düzgün okumak için beyinlerin liberalizmle zehirlenmemiş olması yeterlidir.

Sonuçlara bakılınca ilk göze çarpanlardan biri de MHP seçmeninin, adeta üçe bölünmesidir. Üçte bir evet, üçte bir sandığa gitmeme, üçte bir hayır! Bu MHP seçmeninin, AKP’nin geleneksel sağ seçmeni toparlama politikasına uyum gösterdiği anlamına gelir. Geleneksel sağ seçmenin temel ideolojik harcını da sol, Alevi ve Kürt düşmanlığının oluşturduğu unutulmamalıdır. AKP’nin, MHP kadrolarına ve kitlesine dönük başlattığı, tadı damağında kalan ‘operasyon‘ seçime giden sürecçte de çeşitli yöntemlerle süreceğe benzemektedir. (Liberal işbirlikçiler aracılığıyla sola dönük benzer bir operasyonun maskesi, devrimci gençliğin basit bir hamlesiyle düşürülmüştür)

Türkiye tablosuna bir bütün olarak bakıldığında da sanayileşmiş, kapitalist ilişkilerin gelişkin olduğu illerde, dolayısıyla işçi sınıfının bütün örgütsüzlüğüne rağmen sınıf çelişkilerinin daha çıplak yaşandığı yerlerde hayır oyları (oransal olarak) yukarı doğru tırmanırken; toplumsal yapıda feodal kültürün ve geri kapitalist ilişkilerin hakim olduğu bölgelerde evet oyları yukarı tırmanmaktadır. Hayır oylarının yükseldiği yerler arasına kapitalizmin HES’ler, termik santraller, madenler yoluyla çevreyi talan ettiği yerler ile küçük ve orta ölçekli tarımsal yapıyı gerilettiği, yıktığı yerler de eklenmelidir.

Referandum skorunun kazananlarından biri AKP iken diğerinin Kürt Hareketi olduğu görülebiliyor. Ancak bu skorların siyasal sonuçları doğrusal olarak gerçekleşmeyebilir. Herkes skordan maksimum faydayı elde etmek üzere yeni taktikler geliştirecektir. AKP başladı bile. Erdoğan’ın Burhan Kuzu’ya,”Burhan Abi hazırlıklara başla” talimatıyla başlayan yeni bir anayasa tartışmaları ise tam bir komedi. AKP her genel seçim öncesi alışkanlık haline getirdiği ‘beni seçerseniz yeni bir anayasa yapacağım’ oyununu tekrarlıyor! Yeni bir anayasa yapacak biri bu değişiklikleri neden yapar ki? Ayrıca ‘ileri ve katılımcı demokrasiyi’ sağlayacak yeni bir anayasa, ağırlıklı siyasal yapısı gericilik ve Alevi-Kürt-sol düşmanlığı olan Orta Anadolu seçmenine dayanılarak yapılabilir mi? Mezhebini ve ırkını birinci aidiyeti olarak tanımlayan bu kitlenin otoriter çağrışımlarla başkanlık sistemi isteyeceği evrensel sosyolojik bir gerçekliktir. Medyanın yeni gündem ihtiyacı ile Erdoğan’ın manüplasyon ihtiyacı Başkanlık sistemi tartışmasını gündemin başına oturttu.

Kürt Hareketi, yaz başında eylemsizlik pozisyonunu bırakarak aldığı inisiyatifi referanduma gel gitlerle dahi olsa taşımayı başardı. Liberallerin ve kürt burjuvalarının AKP’ye ‘yakınlıkları’nın yarattığı olumsuz etki Öcalan’ın doğrudan müdahalesi ile dengelenebildi. Ancak ‘ulusal birlik çabalarının’ hareket yeteneğini ve yönünü nereye doğru sınırladığı, “14 STK”nın alelacele “evet” açıklamasıyla kendini gösterdi. Önümüzdeki dönem Kürt Hareketinde yol tartışmalarına Kürt yoksulları ve emekçileriyle, Kürt varsıllarının siyasal yönelimleri arasındaki çelişkiler damgasını vuracak. AKP’nin hangi tarafı güçlendirmeye ve öne çıkarmaya çalışacağı ortadadır. Bu süreçte bir yandan da Kürt Hareketinin ‘sol duyusu’nu daha ne kadar merkezde tutacağının sınandığı ve egemenlerin bunu liberallerin ‘özel’ desteğiyle de kırmayı özel bir iş edindiklerini de izleyeceğiz. Referandum süreci boyunca Kürt
Hareketinin AKP’den ciddi teminatlar aldığı herşeye rağmen misilleme yapmamasından rahatlıkla anlaşılabilir. Ancak, referandum boyunca rakiplerini PKK ile aynı tarafta olmakla itham etmekten kaçınmayan Tayyip Erdoğan pragmatizmine ne kadar güvenilebileceği çok yakında görülecektir. Bu pragmatizmin gerçek yüzü; Diyarbakır eski cezaevinin yıkılacağını söyleyerek alkış aldıktan sonra bunu, Kürtler için yapılan daha büyük ve daha modern cezaevinin bitmesinden sonra gerçekleştireceğini söylemesidir!

Referandum süreci sol için de bir çok sonuç ortaya çıkaracaktır. Başta KESK olmak üzere sendikalar, ilerici emek örgütleri, sol örgütler, partiler aldıkları tavırların sonuçlarını yaşayacaklar. Ekilen biçilecektir. Ürün de alan olacak ayrık otu deren de olacak. Hiç kimse başkasının kendi faturasını ödemesini beklememeli. Bu söylediğimiz sürece sosyalist bir müdahale zemini yaratmak amacıyla biraraya gelen EMEP, ÖDP, TKP, Halkevleri için de geçerlidir. Boykotçu diğer sosyalist örgütler için de. AKP kampanyasına sola küfrederek katılanlar için de geçerlidir.

Referandum boyunca ortaya çıkan önemli bir sonuç da burjuva siyasetlerin kitlelerin siyasal eğilimlerinde neredeyse hiçbir değişim yaratmadıklarıdır. CHP’nin hayır propagandası bir tane ‘evet’ oyunu ‘hayır’a çeviremedi. Oysa sosyalistlerin kendi hayırlarını anlatma olanağı yaratabildikleri her ‘evet’ büyük çoğunlukla ‘hayır’a dönüyordu. Özellikle hak mücadelesi veren kesimlerde bu çok kitlesel biçimlerde gerçekleşebiliyordu.

Yukarıda anılan sosyalist örgütlerce oluşturulan ‘hayır cephesi’ solun ana akımlarının tutumunu daha görünür ve ayırdedilir hale gelmesi açısından etkili ve anlamlı olmakla beraber bu örgütlerin toplam gücünü aşan bir sinerji yaratamadı. Daha önceki gündemlerle sınırlı denemelerimizden de bu sonuç bizim için öngörülebilir bir durumdu. Bu nesnellik bir süre daha bu tür birliklerin misyonlarının, gerçekçi hedeflere göre belirlendiğinde işlevsel ve anlamlı olacağını, ötesinin başarısızlık riski taşıdığını da gösteriyor.

AKP referandumda yalanla elde ettiğini talana tahvil edecektir. Seçim ekonomisi uygulanması ihtiyacı bunu ne kadar zora sokar göreceğiz; ancak IMF’nin de dikkat çektiği, piyasaların da şahlanmasına sebep beklentileri ortadadır: Bütçedeki gelir artışı gider artışını karşılamıyor. Mali kuralın getirilmemiş olması seçim ekonomisi uygulanacağı ve harcamaların artacağı tedirginliği yaratıyor. İşçi ücretlerinin yükselmemesi yani dondurulması gerekiyor, bunun için ücretler üzerindeki vergi yükü kaldırılabilir yani ücret artışı devletçe finanse edilmeli. Emeklilik yaşı arttırılmalı. Bankacılık sektörü iyi gidiyor, dış borç ödemesi iyi gidiyor ikisi de riske edilmemeli vb.

Onca yalan nedensiz söylenmedi. Çuvallarla para demokrasi için harcanmadı. Talana devam!

Önümüzdeki dönem, genel seçimlere oradan cumhurbaşkanlığı seçimlerine uzanacak bir dönemdir. AKP’nin yalanları ve talanları karşısında gerçekleri açığa çıkartacak somut çatışma alanlarına dayanan bir çizgiyi sürdürmeye devam edeceğiz. İşçilerin güvencesizleştirmeyle tetiklenen çatışma dinamikleri ve halkın hak mücadelelesi dinamikleri bu dönemi karşılayacağımız mevzilerdir. Diğer demokratik hak ve özgürlükler bu eksende kitlesel ve gerçek ilerici karakterini kazanabilir. Kürt halkı da gerçek müttefikini burada bulabilir. Okular açılıyor. Eğitimin piyasalaştırılması yeni bir yaşına daha giriyor. HES’ler çoğalmaya devam ediyor, taşeronlaştırma tüm hızıyla sürüyor, kentsel dönüşüm saldırısı yeniden hızlanıyor…