Meclis için sahiden ufuk lazımmış -Ali Ergin Demirhan

Ufuk Uras, “sosyalist” bir milletvekili olarak Meclis’e girerken zorlama benzerlikler kurmaya çalışanlar olsa da, herkesin malumuydu ki, bunun ne Türkiye İşçi Partisi’nin 1960’larda meclise girişiyle alakası vardı ne de Uras ilkeli sosyalist bir aydının Meclis’e kazandırabileceği ufka sahipti. Bu yargının nedenleri vardı. Uras gerçek bir toplumsal muhalefet hareketinin temsilcisi olarak Meclis’e taşınmamıştı. Liberal solun siyaset sahnesine taşıdığı “şirin bir akademisyendi” ve siyasal ufku da “liberal solun” siyasal ufku ile önemli çakışma noktalarına sahipti. “Politikacılar sınıfına” özgü bir seçim süreciyle meclise taşındığını ise bizzat seçim kampanyasını yürüten çevreler ve parti arkadaşları dillendirmişti.

Yine de “Vakit, meclise girmiş bir solcuyla uğraşma vakti değil” diyen iyi niyetlerimizin bu kadar kısa sürede katledileceğini hesap etmemiştik doğrusu. İlk başlarda, Meclis’te iktidar vekillerine yapılan şirinlikleri, milli maçların diğer vekillerle “şeref” tribünlerinden izlenmesini dişimizi sıkarak izledik. Ne var ki bunda demeyin! Devasa toplumsal hareketlere dayanan sol partilerde bile, halktan kopma ve çürüme süreci ile yaşam alışkanlıklarındaki biçimsel değişim arasında önemli bir paralellik olduğu, Brezilya İşçi Partisi örneği başta olmak üzere pek çok ülkede kanıtlanmış bir gerçek. İş “şekille” sınırlı kalsa, dostane eleştirilerle ele alınabilecek bir durumdan söz ederdik ama bilindiği gibi ne yazık ki öyle de olmadı.

Uras evvela yabancı sermayenin istihdam yaratanına karşı çıkmamaktan söz etti. Sonra “Küba lideri Fidel Castro’nun izlediği politikayı beğeniyor musunuz?” sorusuna “Ben, demokratik çoğulcu bir siyasi yapıyı tercih ederim. Basın özgürlüğünün olduğu, siyasi partilerin özgür olduğu bir yapılanmayı tercih ederim. Dolayısıyla tek partili rejimlere özel bir hayranlık duymuyorum” cevabını verdi. Son olarak da ABD Büyükelçiliği’nin daha sonra iptal ettiği davetini kabul etti. Daveti kabul gerekçesi de şöyleydi: “ABD Büyükelçiliği’nden beni de aradılar ve yarın öğle yemeğine davet ettiler. Ben de tezlerimizi kendilerine ifade edeceğim. ABD’nin bu dönemdeki politikaları konusundaki eleştirilerimizi sunacağız. Anladığım kadarıyla zamana yayılan bir görüşme olacak. Bizim için önemli olan, Bush sonrası ABD dış politikasının ne olacağıdır.”

Bu üç vakanın her biri geniş birer tartışma konusu ya, kısaca değinerek asıl tartışmamıza geçelim.

Yabancı sermayenin yerel üretimi tahrip ederek istihdamı daralttığını, doğrudan yatırımlarında ise Wall-Mart örneğinde olduğu gibi ücret vermeden işçi istihdam ettiğini Uras da biliyordur herhalde.

Küba demokrasisinde halkın yönetime katılım kanallarının çok partili burjuva demokrasileriyle kıyaslanamayacak kadar zengin olduğunu ve bu durumun “Küba’da vatandaş sayısı kadar siyasi parti var” sözüyle özetlendiğini de biliyordur Uras. ABD’nin Küba’da karşıdevrim çağrısı yaparken “eğitimden, sağlıktan, bağımsızlıktan” değil de “tek parti yönetiminden ve basın özgürlüğü önündeki engellerden” şikayet ettiğini de biliyordur.

ABD Büyükelçileri’nin büyükelçi değil sömürge valisi işlevi gördüğünü, tez dinlemek değil benimsetmek için çalıştıklarını da bilir Uras. ABD’nin emperyalist bir ülke olduğunu, kimin yönetiminde olursa olsun politikasının nihayetinde emperyalist bir politika olacağını da bilir. Bilir de niye yapar, diye sorarsanız yanıtı basit.

İşte bunları bile bile yapmaya”özgürlükçü solculuk” ya da gerçek adıyla “liberal solculuk” deniyor. Sosyalizme karşı eleştirel; sermayeye ve emperyalizme karşı ılımlı.

Ama bu açıklamaları ve hareketleri üzerinden Uras’ın şahsıyla sınırlı bir eleştiri yapmak, at izini it izine karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Çünkü Uras’ın takip ettiği liberal sol rotanın asıl mimarları da, Uras’ı sağcılıkla, liberallikle eleştiren koroya katılmış durumdalar. Uras’a yabancı sermayeden fazilet umma cesaretini veren şey, merkezi planlamayı ve kamusal mülkiyeti sorgulatan “özgürlükçü sosyalizm” icadı değil mi? Küba karşısında geliştirilen eleştirilerin temeli de, “özgürlükçü sosyalizmin” dramatik bir biçimde CIA-NED propagandalarıyla örtüşen, sosyalizmde yeterince özgürlük bulunmadığı iddiası değil mi?

Uras’a ABD Büyükelçisi’nin davetine icap etmekte fayda gördüren şey, savaş karşıtı harekete musallat edilen BAK çizgisi değil mi? Hafızalarınızı tazeleyin. NATO zirvesinin Türkiye’de toplandığı 2004 yılında savaş karşıtı muhalefete parçalılık hakimdi. ÖDP’nin ardından yürüdüğü ya da öne doğru iteklediği BAK (Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu) savaşın asıl müsebbibinin “emperyalist politika” değil “Bush politikası” olduğunu savunarak, savaş karşıtı hareketin sloganının da “Gelme Bush” olarak belirlenmesi gerektiğini savunuyordu. BAK çevresi anti-emperyalizm vurgusunu öne çıkaranları da “muhtelif yamukluklar” yapmakla suçlamıştı. O dönemde küresel Bush karşıtı kampanyanın, ABD seçimlerinde Demokrat Parti adayı John Kerry’yi (solcu aday Ralph Nader aleyhine) destekleyen bir “sol” kampanyayla paralel sürdürüldüğü açığa çıktı. Bu “solcular” Bush’tan sonra seçilmesi muhtemel olan Kerry’yi desteklediklerinde onun fikirlerini etkileyebileceklerini düşünüyorlardı.

Sol kendini sağın öteki yüzü için kurban etti, Kerry seçilmedi ve ikinci Bush dönemi başladı. Vaktiyle, BAK tarafından doğrudan dillendirilemeyen bu “Gelme Bush, Gel Kerry” mantığı, şimdi Uras tarafından herhangi bir sıkıntı duyulmadan dillendirilebiliyor. Düşünce temeli aynı: “Anti-emperyalizm bir ‘yamukluk’, emperyalist sistemle de bir uzlaşma zemini yakalanabilir.”

Uras’ın Meclis’e girdikten sonra sergilediği saçmalıklar, “şeflerden şeftali yapalım” diye kadeh kaldıran Uras muhiplerine sinirlenip birden bire çok devrimci kesilen bir kısım ÖDP’lilerce yolu açılan liberal solun kitabına uygundur. Eleştirilmesi gereken de es kaza Meclis’e girdikten sonra ne yapacağını bilemez hale gelen şaşkın bir milletvekili değil, 15 yıldır başımıza musallat olan liberal sol çizgidir.