İşyerleri işçiler için tabuta dönüştü- Hatice Eroğlu Akdoğan

Sermaye için Türkiye tam anlamıyla bir cennet! “Gülme sırası bizde” diyerek on yıllardır, emekçilerden somurdukları kan-irinin keyfiyle kahkahaları, renkli hayat görüntüleri her geçen gün ayyuka çıkıyor. Gerçekten de bu bir laf-ı güzaf değil… Ülkemizde öylesine çok, öylesine trajik iş kazaları yaşanıyor ki, kazaların ‘neden’ ve ‘niçin’lerine bakıldığında olanların adının “cinayet” olduğunu söylemekte, insan bir an bile tereddüt etmiyor.

Antalya’nın Yeşilbayır Belediyesi’ne ait taş ocağında kazı makinesi operatörü olarak çalışan 43 yaşındaki işçi, kayan onlarca ton toprağın altında can verdi.(24 Temmuz 2007) Tekirdağ’da bir yağ fabrikasında, yağ kazanının patlaması sonucu 2 işçi öldü, iki işçi yaralandı. (25.Temmuz 2007). Bursa’nın Kestel ilçesinde kanalizasyon çalışması sırasında toprak altında kalan bir işçi öldü, 3 işçi yaralandı.(29 Temmuz 2007) Konya’nın Ahırlı İlçesi’nde yokuş aşağı giderken freni boşalan çöp kamyonu dönemeçte bir eve çarptı ve içindeki 3 işçi öldü. (1 Ağustos 2007) Antalya’da TOKİ inşaatında çalışan 23 yaşındaki işçinin üstüne kolon demirleri düştü ve demirlerin sekizi işçinin sırtına saplandı.( 23 Ağustos)… Ve tersane işçilerinin son on gün içinde dört işçiyi iş cinayetine kurban verişi örneklerinde olduğu gibi, kısacık bir zaman diliminde yaşanıp kamuoyuna yansıyabilen kısmıyla bile devlet dahil bütün işverenlerin, işçilere karşı gün geçtikçe ne denli pervasızlaştığını, vurdumduymaz davrandığını göstermektedir.

Sermaye gülüyor, işçiler ölüyor… Çünkü patronlar ucuz işgücü, çocuk işgücü, örgütsüz işgücü, uzun saatlere yayılan işgücü, ucuz sağlıksız ve güvenliksiz iş koşullarına sahipler. Maliyeti işçinin canından, kanından bir parça kopararak düşürmekteler. İşçiler “aman iş olsunda ne iş olursa olsun” deyip, bir parçacık ekmek için çalıştıkları alanlarda zaten ‘yarın ne olurum’, ‘ burası güvenli mi’ gibi yaşamsal kaygılar taşımayacak kadar köşeye sıkıştırılmış durumda. Ölenlerin, yaralananların anaları, eşleri, çocukları ağladıkça patronların yüzü daha bir aydınlanıyor, yüksek kârlarla ellerini ovuşturuyor; patronların sözcüsü boyalı medya kimsesiz bir kediyi ana haber bültenine flaş yaparken vahşi iş cinayetlerine karşı kılını kıpırdatmıyor.

Türkiye, iş cinayetlerinde Avrupa birincisi, dünya üçüncü bir ülke. Peki neden? Çünkü ülkemizde her şey sermayenin daha çok kâr sağlamasına göre yapılandırılmıştır. Örgütlenme üzerindeki yasak ve baskılar gününü kurtarmak derdinde olan işçinin kendi can güvenliğini sağlayacak haklar konusunda bilinçlenmesi ve kazanımlar elde etmesi doğrultusundaki hareketini başından boğmaktadır. Sigortalı iş bile onun için lükstür. Bu hak patronların cebindedir. O yüzden işçi arayan kimi işverenler “SSK+Yemek+….” diye başlayan ilan verirler. Bir bakıma bu işçiye başından meydan okumadır. Devlet de nasıl olsa onun kılavuzu, onun yasa koyucusudur.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın geçen yılki verilerine göre, iş müfettişleri 2006 yılında 26 bin 614 iş yerinde teftiş gerçekleştirmiş. Bu teftişlerin 4 bin 887’si iş kazaları nedeniyle yapılan teftişlerdir. Söz konusu kazalarda ölen işçi sayısı 4 bin 983, yaralanan işçi sayısı ise 3 bin 233. Rakamlar işçiler açısından, iş güvenliği açısından korkunç bir rakamdır. Oysa SSK istatistiklerine göre 1994-2003 yılları arasındaki iş kazalarında (831.248 iş kazası) ölen işçi sayısı toplam olarak 10.084’tür. Sonuçta bugüne bakarak, eskiye iyi demek gibi bir yanlışa saplanamayız. Aslında karşılaştırmalı bu rakamlar Türkiye’de sömürünün, örgütsüzlüğün, çalışma standartlarının gittikçe daha kötü duruma düştüğünü ya da bir kez daha yinelersek; işçiler ağladıkça, patronlar daha çok gülüyor!…

Çalışanlar açısından ülkemizde çalışma saatleri de gittikçe, yuvarlak, bulanık bir kavram haline dönüşmekte. Belli bir saatte işi bırakma yerine, özellikle sendikasız ve sigortasız işyerlerinde “eldeki işi bitirme” zamanına dönüşmektedir. Eldeki iş akşam 10, 11 gibi saatlere dek kayabilmektedir. Sabah ise başlama zamanı hiç sekmeyecektir. Bazen hafta sonu tatili bile, çoğu zaman elde işin olup olmamasına bağlıdır. Bayramlarda çalışmamak mı? Eğer bayramda çalışılmayacaksa, patron öncesinde cumartesi, pazar dâhil işçileri geç saatlere kadar çalıştırır. Yani bayram tatilleri de patronun lütfüne dönüşmüştür. Avrupa’da haftalık ortalama çalışma süresi 43.8 saat iken, Türkiye’de 52.3 saattir.- Ki Türkiye’de denetim dışı, kayıt dışı irili ufaklı binlerce işyeri bu çeteleye dâhil değildir.- Bu tür işyerlerinde yukarıda belirtildiği gibi çalışma süresinin bir hak olarak görülmesi değil, işin bitiriliş zamanı önem kazanmıştır. Böylesine uzun çalışma ortamında iş kazalarının, iş hastalıklarının her geçen yıl artışını görmek de kimseyi hayrete düşürmemelidir. Hani ekonomik olarak büyüyoruz, ulusal gelirimiz artıyor, kalkınmada bilmem kaç basamak yükseldik gibi veriler sermaye sınıfının hanesinde, onların işine yarayan artılar sadece.

İş sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili verileri göz önüne alan Prof.Dr. A.Gürhan FİŞEK, konuya odaklı bir gösterge tablosu oluşturup, göstergedeki maddelere Türkiye açısından 5 üzerinden not vermektedir. Buna göre:

-Çağdaş Sağlık Anlayışı-2
-Öngörü-0
-Katılımcılık-1
-Sürdürülebilirlik ve Kurumsallaşma-1
-İnsan Odaklı Yaklaşım ve Tüketici-0
-Birbirini Denetleme-0
-Uluslararası Denetim Mekanizmaların Ağırlık Kazanması-2

Prof.Dr. A.Gürhan FİŞEK, böyle devam ederse sonraki yıllarda en sondaki gösterge maddesi notunda 1 puan bir artışın olacağına da işaret etmektedir(*)

İş cinayetleri işçilerin, iş koşullarının gün geçtikçe kötüye giden durumunun bir aynası haline gelmiş durumda. Devlet bütünüyle olay karşısında timsah gözyaşı akıtarak, ‘sen işveren, o işçi, ben devlet’ der gibi üçüncü bir tarafmış gibi davranmaktadır. Oysa işveren ister kendisi olsun ya da olmasın işçileri sigortasız, örgütsüz, yarını olmayan bir sefalet ücretine, tekellerin geleceği için mahkûm eden başta kendisidir.

*İş kazası haberleri Sendika.Org ve Cumhuriyet gazetesinden alınmıştır.
*Prof.Dr.A.Gürhan FİŞEK-İşveren:TİSK Aylık Dergisi Mayıs-2002