Küresel Ekonominin Hassas Dengeleri-Erinç Yeldan(Cumhuriyet)

Küresel finans piyasaları iki haftadır çalkalanıyor. Amerikan ihtiyari fonları (hedge funds ) ve kalitesi düşük ( sub-prime ) kredilerinde gözlenen çöküşün ardından patlak veren kriz kısa sürede Avrupa ve Asya piyasalarına da sıçramıştı. Uzak Asya’nın finans piyasaları 1997’deki krizden bu yana en keskin daralmayı yaşadılar. Küresel finans piyasalarındaki çalkantılar geçen hafta içerisinde Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) Avrupa para piyasalarına 10 milyar dolar üzerinde likidite sağlaması ve Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) Amerikan bankalarına acil durumlarda sunduğu kredi faizini iki puan düşürmesiyle şimdilik hafiflemiş gözüküyor. Öyle ki yakın geçmiş tarihin deneyimlerine gözlerini kapamayı yeğleyen “piyasa oyuncuları” şimdiden “krizin aşılmış” ve “eski düzenin tekrar kurulmuş olduğunu” müjdelemeye koyuldular.

Aslında Ağustos 2007’de (ve geçen yılın mayıs-haziran aylarında) yaşananlar küresel ekonominin ne derece kırılgan ve hassas dengeler üzerinde işlemekte olduğunu gösteriyor. 2002’den bu yana son dört buçuk yıldır dünya ölçeğinde gözlenen para (likidite) bolluğu ve düşük faiz maliyetlerinin uyardığı harcama furyasının söz konusu kırılganlıkların gerçek nedenini oluşturduğu anlaşılıyor. Büyük ölçüde, finans piyasalarının spekülatif “oyunlarına” ve sorumsuz borçlanmaya dayalı tüketim dünyasının, Lale Devri’ni andırırcasına tatlı yaşam tarzının da, aslında Ağustos 2007 ve Mayıs-Haziran 2006 benzeri finansal çalkantıların bizzat ana nedeni olduğu belgeleniyor.

Dolayısıyla, finans piyasalarındaki çalkantıların aslında bir iki hisse senedi ya da kalitesi düşük kredilendirme araçlarının sınırlı etkilerinden ziyade, doğrudan doğruya küresel ekonominin dayanmakta olduğu dengelerin yapısal sorunlarından kaynaklandığını gözlemekteyiz. O yüzden de Avrupa Merkez Bankası’nın ve Amerikan FED’inin geçen hafta içinde can havliyle uygulamaya koydukları “genişleyici” para politikalarının sorunun yapısal nedenlerini çözmekten çok uzakta olduğunu söylemek gerekiyor.

***

Küresel ekonominin son dört buçuk yıldır dayanmakta olduğu dengelerin yapısal özelliklerini kısaca hatırlayalım:

Amerikan ekonomisi 2002’den bu yana dünya finans piyasalarından giderek artan ölçekte dış finansman talep etmekte ve kullanmaktadır. ABD bir yanda küresel ekonominin yaklaşık üçte birini üreten devasa bir üretici olmasına karşın, bir yandan da ulusal gelirinin yüzde 7’sini aşan boyutta dış açık (cari işlemler açığı) veren dev bir dış-borçlanıcıdır. Dolayısıyla Amerikalılar üretmekte oldukları ulusal gelirden yüzde 7 daha fazla harcama yapmaktadırlar.

Amerikan ekonomisinin gereksinim duyduğu dış fonlar çoğunlukla (Çin ve Japonya başta olmak üzere) Asya ekonomilerinin merkez bankalarının rezerv biriktirmek üzere satın aldıkları Amerikan hisse senetlerine olan talep ile karşılanmaktadır. Dolayısıyla Amerika, Asya ekonomilerine finansal varlıklar ihraç edip borçlanırken, elde ettiği dış kaynakları da söz konusu ülkelerden ithalat yapmak suretiyle harcamaktadır. Böylece Amerika finansal varlıklarını satıp borç biriktirirken, Asya ekonomileri de rezerv biriktirip “mal” satmakta, yani ihracat yapmaktadır.

Bu karşılıklı alışverişin “dengeli” olarak süregitmesi, açıktır ki ancak ve ancak Amerikalıların ulusal gelirlerinden daha fazla harcama yapmayı sürdürmelerine ve Asya merkez bankalarının da rezerv biriktirmeye devam etmelerine bağlıdır. Ancak söz konusu karşılıklı alışverişin gerektiği ölçüde “dengeli” olmaması, finans piyasalarında çalkantılar yaratmakta ve tüm küresel ekonominin geleceğini de tehdit etmektedir.

“Kriz aşılmıştır; eski düzen yeniden sağlanmıştır” şeklindeki duygu yüklü haberlerin, küresel ekonomideki bu hassas dengenin kırılganlıkları çözülmedikçe gerçeği yansıtmayacağı ortadadır.

***

Merkez bankacılığı açısından son bir gözlem ve bir soru: “Modern” merkez bankalarına sadece ve sadece “fiyat istikrarını sağlama ve enflasyon hedeflemesi” görevi veren kesimler, Avrupa Merkez Bankası’nın ve FED’in geçen hafta izlediği aktif genişleyici para politikaları karşısında acaba neden “görev dışına çıkılmıştır” suçlamaları yöneltmemişlerdir?