Bu kriz o kriz mi (I)-Ergin Yıldızoğlu(Cumhuriyet)

Dünya hasılasının on katına ulaşan 415 trilyon dolarlık, kredi köpüğünün ( Financial Times , 21/08) patlamasıyla başlayan kriz acaba, geçen hafta kimi analistlerin dikkat çekmeye çalıştığı gibi (Martin Walker, UPI, 20/08), 1930’lardaki kriz mi? Diğer bir deyişle dünyanın ekonomik, siyasi dengelerini değiştirmesi beklenen o büyük kriz başladı mı? Bu soruya tatmin edici bir cevap vermek çok zor. Resim henüz çok bulanık ve karışık.

Örneğin, merkez bankaları piyasaya para bastıktan ve FED (ABD Merkez Bankası) bankalara borç verme faizlerini düşürdükten sonra piyasaların iyi bir hafta geçirdiğine bakarak rahatlamak olanaklı değil; çünkü kredi krizi küresel çapta yayılmaya devam ediyor. IMF gibi, iflah olmaz iyimserler bile, dünya ekonomisinde yavaşlama tehlikesinden söz etmeye başladılar ( Financial Times, 22/08).

Bu madalyonun öbür yüzündeyse, dünyanın ekonomik merkezindeki kaymaya ilişkin tezleri destekleyen ilginç bir resim var. Geçen hafta dikkatler yine Çin üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Ama bu biraz da endişeyle karışık ilginin esas kaynağı, gittikçe NATO’ya karşı bir birlik oluşturma çabaları olarak görülen Şanghay İşbirliği Örgütü toplantısı değildi. ŞİÖ’nün bir rolü oldu, ama esas neden ekonomikti: Birincisi Batı’da yaşanan ekonomik şokların aksine Çin mali piyasaları güçlü bir performans sergiliyordu. İkincisi, Çin’in elindeki mali kaynakları kullandığı takdirde bu mali krizin içinden uluslararası dengeleri altüst edecek düzeyde güç biriktirerek çıkabilirdi. Bu gerçeğin, ayırdına, tam da ABD hegemonyasının durumuna ilişkin tartışmaların yeniden yoğunlaştığı sırada varılıyor olmasıysa tabii ki bir rastlantı değildi.

Kriz yayılıyor

ABD ev piyasasından kaynaklanan, hızla kredi daralmasına dönüşen krizin, küresel çapta yayılmaya başladığının en güçlü kanıtı, son 25 yıldır birinci görevi enflasyonu engellemek olan merkez bankalarının (FED, Avrupa MB, Avustralya, Tokyo) hep birlikte, The Times ‘ın deyimiyle “uygun adım”, mali piyasalara müdahale etmeye başlaması, “böylece bir eşiğin aşılmış olmasıydı” (21/08). Daha somut örnekler de var: ABD ve Avrupa, Avustralya bankalarının yanı sıra, Rus bankaları ülkedeki tüketici kredilerini uluslararası piyasalardan, fütursuzca finanse ederken büyük risk altına girmişler ( Financial Times , 23/08), Çin merkez bankası bile ABD ipotek piyasalarında para kaybetmiş ( Reuters, 24/08).

Ancak, merkez bankaları ne kadar müdahale ederse etsin (ki bunun enflasyonist yan etkilerinden dolayı belli bir sınırı var), en az iki nedenden bu kez krizi yarıda kesmek çok zor. Birincisi, belirsizlik: Bu büyük/küresel kredi zincirinin, hangi halkasında ne kadar risk (batık kredi) olduğu belli değil. İkincisi, karmaşıklık: Köpüğü yaratan bu yeni enstrümanların gerçek değerini kimse tam olarak hesaplayamıyor. Nihayet, bu kredi krizini önümüzdeki aylarda daha da derinleştirecek bir etken geliyor: Ekonomik yavaşlama . Google Business ‘de geçen cumartesi, “recession” sorusuna yaklaşık 4 bin 500 sayfa gelirken bu pazar günü 9 bin 772 sayfa geliyordu. Kaygıların arttığını göstermesi açısından ilginç.

Financial Times ‘a göre IMF’in iki numaralı ismi John Lipsky , krizin ekonomik büyümeyi, yalnızca ABD’de değil küresel çapta mutlaka yavaşlatacağına inanıyor (22/08). ABD “mortgage” piyasasının büyük şirketi Countrywide’in Finans Müdürü Mozilo da aynı fikirde; CNBC ‘de yapılan söyleşide, “bu tür bir kriz nasıl resesyona yol açmaz” (23/08) diyordu. Nobel ödüllü ünlü iktisatçı, 90’lık, Paul Samuelson ‘da, “İflas eden finansal tanrılar” başlıklı yorumunda resesyona yüzde 30 şans tanıyor ( Tribune Media Services , 21/08). Farklı(!) bir yaklaşım The Economist ‘ten geldi. Economist’e göre ABD ekonomisine resesyon gerekliydi. Sorun 2001 resesyonunun yarıda kesilmesinden kaynaklanıyordu. FED şimdi “resesyona (yaratıcı yıkım sürecine) izin vermeli ama, sürecin depresyona dönüşmesini önlemeli” diyor (24/08). Yıllardır, piyasaların erdemlerini satan bu neo-liberal gevezeler, şimdi Financial Times’da “piyasanın başarısız olduğundan” söz ediyor, The Economist’te mucizeyi, piyasanın gizli elinden değil de FED’in elinden bekliyorlar. Çünkü deniz bitti. İdeolojiye boş verip paçayı kurtarmak gerekiyor. Şimdi, yeniden 1907 kredi krizini, 1929 borsa krizini ve 1930’lardaki senaryoları tartışmaya başladık (örneğin, Robert J. Samuelson, Washington Post, 22/08). Almanya’da Bankalar Düzenleme Kurulu’nun başı Jochen Sanio ‘da, “ülkesinin 1931’den bu yana en büyük banka kriziyle karşı karşıya olduğunu söylüyor” ( UPI , 20/08).

Belki son bir not da Martin Wolf ‘un FT’deki “FED Partinin Sürmesini Sağlamalıdır” başlıklı yazısına düşebiliriz. Wolf, dünya ekonomisinde, kendine yatırım alanı bulamayan muazzam bir “aşırı-birikim” olduğunu, tabii bu kavramı kullanmadan, çok güzel sergiliyor. Böylece, yönetim kurulunda finans kapitalin liderleri oturan FED’in ne kadar çaresiz olduğu da gözler önüne seriliyordu. RGE Monitor’ ün editörü de, “Piyasa FED’i köşeye mi sıkıştırdı” diye soruyordu (24/08).

Jeopolitik dengeler sarsılıyor mu?

Bu krizin ABD açısından “çok zamansız” olması da, “o kriz” olabileceğine ilişkin kaygıları güçlendiriyor. ABD’nin “emporium”, tek kutuplu dünya projesi, her yönden tehdit altında, dağılıyor. Dahası bu dağılma giderek daha çok bilinçlere çıkıyor. Geçen aylarda “Biz Roma mıyız?” , başlıklı kitap büyük ilgi çekmişti. Geçen hafta Dilip Hiro ‘nun ABD hegemonyasının geleceğini sorgulayan yazısının, önce The Guardian’ da sonra genişletilerek, Asia Times ‘da, Salon ‘da, Tom Dispatch ‘da yeniden yayımlanması, National Interest ‘deki “Batı’sız Dünya” başlıklı analiz konusunun ne kadar ilgi çektiğinin göstergeleriydi.

Ama en ilginç tartışmalar Çin üzerinde yoğunlaştı. Dünya ekonomisinin mali merkezlerine kredi krizi yaşanır, resesyon konuşulur, merkez bankaları likidite genişlemesine, faiz indirimine giderken borsası rekordan rekora koşan Çin’de, merkez bankası faizleri yükseltmeye devam ediyor, ekonomik büyümeyi yavaşlatmaya çalışıyordu. Çin’de, çalışanların refahı, tüketim gücü yükseliyor, tasarruflarını uluslararası piyasalarda değerlendirme arzusu artıyor, Çin de bunun için gerekli yasaları çıkarmaya başlıyor, böylece, bu talep dünya, gıda ve mal piyasalarına, borsalarına çarpmaya hazırlanıyordu.

Gerçekten de, 1997’de olduğu gibi bu kez da krizi “farklı” yaşayan Çin’in, elindeki 1.3 trilyon dolarlık rezervlerin dünya mali piyasalarındaki tıkanıklığı açması olasılığı, teorik olarak var. Ancak, siyasi koşullar buna izin verecek gibi değil. Çünkü, tıkanıklığın açılması sırasında, ABD ve Avrupa’daki en stratejik şirketlerin Çin’in eline geçmeye başlaması söz konusu. Örneğin cumartesi New York Times Çin’in, ABD’nin en büyük hard disk imalatçısı Seagate Technologies ‘i satın almaya niyetlendiğini, bunun ise ulusal güvenliğe ilişkin kimi kaygıları yeniden gündeme getirdiğini yazıyordu… (Çarşamba günü devam edeceğim)