Okuyucuyla yarenlik-Rahmi Yıldırım

Sohbet, yarenlik elbette en az iki kişiyledir.
Tek başına bir yazıyı sohbet saymak hüsnü kuruntudur.
Lakin dönekler konulu yazı dizisi öyle bir ilgi gördü ki, okuyucuyla yarenlik etmek, hesap vermek farz oldu.
Dönekler konulu yazının diziye dönüşeceğini düşünmemiştim. Ufuk Güldemir konulu yazıyla birlikte toplam 7 (yedi) yazıya ulaştı. Pek çok internet sitesinin yazıları paylaşmasının yanı sıra, çok sayıda okuyucu, doğrudan adrese ya da yorum kutusuna yazarak görüşlerini, eleştirilerini ilettiler.
Kimisi sevdiği bir yazarın dönek diye anılmasına serzenişte bulundu.
Kimisi, yazı dizisinde isimleri anılmayan dönekleri de yazıp yazmayacağımı sorup, belge ve bilgi tavsiyesinde bulundu.
Kimisi döneklere duyduğu haklı öfkeyi paylaştı.
Hepsine şükran borçluyum. Yazı dizisi uzadıysa, biraz da okuyucu teşvik ettiği, cesaretlendirdiği içindir.
Sultan taifesinden bir okuyucu, “Siyasette dönekliğe dair anlattıkların iyi de, aşkta döneklikten ne haber?” demeye getirmiş.
Son derece hassas bir soru.
Kral taifesinden yazar buna ne yanıt versin?
Sınıf savaşında döneklikle aşkta döneklik benzer şeyler olmasa gerek. Kim bilir, belki de benzer yönleri vardır. Ayrıntısına girilirse, aşkın metafiziğine, diyalektiğine uzanmak gerekir ki, sohbet yazısı başka konuya kayar. En doğrusunu yüreğinde aşk duygusu olanlar, aşkta döneklik acısını yaşayanlar bilir…
Çok sayıda okuyucu ise yazı dizisini sürdürmemi, sürmeyecekse kitaplaştırmamı önerdi.
Doğrusu, ilk yazıyı kaleme alırken böyle bir düşünce yoktu aklımda. Hatta, dizi yazıya dönüşeceğini de düşünmemiştim. Toplam yedi yazıya ulaşan diziyi şimdilik noktaladım.
Noktaladım. Çünkü dönekler bir değil, beş değil, on değil. Hangi birini teşhir etmeli?! Birini yazsan ötekinin hatırı kalır! Sonra, okuyucunun dolduruşuna gelip “Kofti Efe”nin acizliğine düşme tehlikesi de var!

Kofti Efe
Kofti Efe öyküsünü bilmeyen yoktur herhalde. Yine de anımsatalım.
Aydın’da meşhur bir Kofti Efe varmış… Lakin şöhreti, yiğitliğinden, efeliğinden çok, palavracılığından.
Bir gün, Kofti Efe yine kızanlarını toplamış, her zamanki gibi sallamaya başlamış:
– O zamanlar siz daha fistanlı bebeydiniz… Bense bi başıma dağları haraca kesiyom… İşte bi gün anasını satayım, bi başıma dolaşıkene, bi de ne görem? Karşıma aniden ızbandut gibi bi adam çıkıvemesin mi?… Niyeti heç de eyi değil… Yamacıma gelivedi, ‘çıkar ülen üsdünde başında ne vaase’, diye höykürdü… Bi an duraladım, sonra bi Osmanlı tokadı çakıvedim… Adam iki seksen yerde…
Kızanlar, “Efeme de böylesi yaraşır!” diye gaz vermişler. Keyiflenen Kofti Efe devam etmiş:
– Meğersem adam bi başına deelmiş… Kayanın aadından bu defa iki kişi daha fıılayıvemesin mi? O gader irile ki, ilk adam, bunların yanında Karamürsel sepeti kalır… Üstüme üstüme gelmeye başladılaa… Onların da niyetleri eyi değil, belli… Ama bizi de yabana atmayın hani… Ani bi harket, bi Osmanlı tokadı birine, bi Osmanlı tokadı ötekine… İkisi de iki seksen yeedelee…
Kızanlar, “Efeme de böylesi yaraşır, efem kiiim, iki siiseri kiiim?” diye tekrar gaz vermişler. Kofti Efe daha da keyifli, devam etmiş:
– Durun hele, ne bitmez meretmiş bunlaa yav… Bu defa dört kişi fıılamasın mı aynı kayanın aadından… Her biri en az iki metre…
Kızanlar bakmışlar ki, efede palavranın endazesi yok, gene atacak… Palavraya da karınları doymuş. Alaycı bir sesle hep birden, “Eeee efem, sen naaptın?” diye araya girmişler.
Kızanların seslerindeki alaycı tonu fark eden Kofti Efe’nin keyfi kaçmış:
– Naaptını va mı ülen, tabanları yağlayıveedik işte. Cümle siiseriyi bana mı kırdırceeniz len?..
Kofti Efe’nin sevimli öyküsü böyle.
Kendime hisse çıkarmam gerekirse:
Sevgili okuyucular,
Taner Akçam’ı da yaz!
Yetmez Cengiz Çandar’ı da yaz!
Şunu yaz, bunu eksik bırakma diye gaz verip duruyorsunuz!
İyi hoş da, cümle dönekleri bana mı yazdırceeniz?
Ben de “tabanları yağlayıveedim işte!”, diziyi noktaladım.
Latife bir yana, bir süre ara verip, fırsat buldukça diziyi sürdürmek, olursa kitaplaştırmak benim de aklıma yattı. Umarım altında kalmam, Kofti Efe’nin durumuna düşmem.
Madem Kofti Efe öyküsünü araya sıkıştırdık, bir fıkrayla devam edelim.

Diyalektik değişme
Malum, değişme, aslında Marksizm’in temel kavramlarından biri. Diyalektik materyalizmde, nesnenin olduğu yerde durmamasını, olduğu gibi kalmamasını, nicelik değişiminin nitelik dönüşümüne yol açmasını anlatır. Değişim ilkesi, Nazım Hikmet tarafından “Maddede hareketin yürüyen cemiyetin kanunu” dizesiyle şiire de nakşedildi.
Değişim özünde Marksizm’in meşhur ettiği bir kavram. Ama Türkiye’de on yıllar var ki, değişim günlük tartışmalarda Marksizm’e ait bir kavram olmaktan çıktı. Gençliklerinde sola ve Marksizm’e bulaşmış, sonra dönek ahlakının itelemesiyle hidayete erip sermayeye biat etmiş dönek taifesi, değişimi, hatta solculuğu tekellerine aldılar. Sermaye sınıfına biat ettikten sonra değişimi ve solculuğu nasıl tanımladıklarını ‘dönek’ yazılarında yeterince tartışmaya çalıştık.
Dönekler bugün de döne dolaşa AKP’nin ne denli “solcu”, “ilerici”, “demokrat” olduğuna bulabildikleri safları ikna etme çabasındalar.
İşte ne zaman, “Biz nasıl değiştiysek, eskisi gibi değilsek, onlar da değiştiler, eskisi gibi değiller” tartışması açsalar, Sovyet mizahından bir fıkrayı anımsarım. Yalnız fıkra Sovyetler Birliği’nde değil, 1970’li yılların Türkiye’sinde geçiyor olsun. Yani, proleter devrimcilerin işçilere köylülere diyalektik ve tarihi materyalizmi anlattığı yıllarda.
Devrimcilerin bilinçlendirdiği köylülerden Recep ve komşusu Tayyip çok iyi iki arkadaş, moda deyimle iki kanka. Recep, hali vakti daha iyi olduğundan kendisini Tayyip’ten üstün görüyor, her konuda ona akıl öğretiyor. Karagöz ile Hacivat gibiler yani.
Bir gün yine yan yana tarla sürerlerken Tayyip, Recep’e seslenir:
– Yav Reco, demokratik halk devrimi çok eyi, benim de torpağım olacak; lakin bu diyalektiğe, her şeyin değiştiğine pek aklım yatmıyo. Sen kâmil adamsın, nedir o?
“Kulağını dört aç!”
demiş Recep, başlamış anlatmaya:
– Şimdi ağanın tarlasını sürüyon, demokratik devrim olduğunda kendi tarlanı süreceen. Bak, değiştin işte. Günün birinde hastalanacaksın, sonra da öleceksin.
– He ya, Cenabı Rabbilalemin gecinden versin,
demiş Tayyip, Recep devam etmiş:
– Teneşirde yıkayıp kefenledikten sonra gömeceez seni. Kabrinin üstünde, otlar bitecek, otları sarı öküz yiyecek, sonra sarı öküz yola fışkısını bırakacak, ben de fışkıya bakıp “Ula Tayyo, ne kader değişmişsin!” diyeceem. İşte diyalektik bu babo.
Tayyip, diyalektik dersine fena bozulmuş. “He ya! Dünyanın türlü halleri işte. Herhal anlamışam. Dinleyeceksen bir de ben anlatayım” diyerek başlamış öğrendiğini tekrara.
– Bak Reco! Sen şimdi tarla sürüyon ya. Yarın öbür gün emri hak vaki olacak. Seni teneşire yatırıp yıkayacağız. Kefenleyip gömeceez.
Recep, kankasının diyalektiği kavramasından memnun, “Aferin Tayyo, Kur’an hakkı için profosor gibi adamsın valla!” diye iltifat etmiş.
Tayyip, “Hele kesme lafımı!” deyip, devam etmiş:
Sonra kabrinin üstünde otlar bitecek, sarı öküz gelip otu yiyecek, yolun ortasına fışkısını yapacak. Ben de fışkıya bakıp ‘Yav Reco, vallah billah heç d
eğişmemişsen!’
diyeceem.

Naçizane Türkiye’ye uyarlanıp değişen fıkra böyle.
Değişmenin, dönmenin ve sermayeye biat etmenin metafiziğine, diyalektiğine ne denli uydu, okuyucunun takdiri.
Rahmi Yıldırım
13 Temmuz 2007