Bölgesel yeniden sömürgeleştirme sürecinde enerji savaşları -Devrimci Gençlik

Ortadoğu’dan Afrika’ya, Kafkaslardan Balkanlara kadar geniş bir coğrafya, emperyalist devletlerin, bu bölgelerin yeniden sömürgeleştirilmesi yolunda ortaklaştıkları, bölgesel hegemonya mücadelesine ev sahipliği yapıyor. Emperyalizmin ortaya çıktığı günden bu yana temel özellik olarak koruduğu enerji ve hammadde kaynaklarının kontrol altına alınması, bu kaynakların yağmalanarak emperyalist sömürü çarkına dahil edilmesi yönelimi bugün, söz konusu olan bölgelerde birçok askeri ve ekonomik kriz dinamiğinin hayata geçtiği bir ortamda yeniden yaşanıyor. ABD, Rusya, İran, Çin ve AB’nin (İngiltere ve Almanya) baş rollerini paylaştıkları bu emperyalist senaryonun sonuç bölümü ise bölge halkları için aynı yıkımlı geleceği hazırlıyor.

Nükleer kriz yoluyla İran üzerindeki askeri ve ekonomik baskının artırılması, bölgede yükselen İran etkisine karşı oluşturulmaya çalışılan Sünni ittifakı; Doğu Avrupa ve Kafkasya’da gerçekleşen “renkli devrimler” ile Rusya’nın geleneksel nüfuz alanlarındaki ekonomik ve siyasi etkinliğinin kırılmaya çalışılması ve Rusya çevresine füze kalkanları yerleştirme planları; boru hatları projeleri ile enerji yolları üzerinde kesin bir kontrol mekanizması kurma tasarıları ABD’nin bölgedeki güncel yönelimlerinin ip uçlarını veriyor.

Diğer taraftan İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarından geri adım atmaması, gerilimi tırmandırarak bölgedeki ideolojik hegemonyasını genişletme çabası, esir alınan İngiliz askerlerin serbest bırakılışını tam bir şov malzemesi yaparak psikolojik savaşı genişletmesi, Rusya ile birlikte doğalgaz OPEC’i kurma girişimlerini hızlandırması, Hindistan ve Çin ile boru hattı projeleri devreye sokması; Rusya’nın doğalgaz kaynaklarını şantaj unsuru yaparak Ukrayna’da kendine karşıt hükümeti düşme tehlikesine getirmesi, askeri üslerini kapatmayı isteyen ve NATO üyeliğine soyunan Gürcistan’a karşı Abhaz güçleri desteklemesi; Çin’in silahlanma yarışına katılması ve Afrika petrollerine göz dikmesi, Şangay İşbirliği Örgütü’nü İran’ın dahil olduğu bir biçimde genişletme tasarıları ABD’nin bölgedeki hegemonyasına karşıt ataklar olarak karşımıza çıkıyor.

Enerji kaynaklarının ve enerji yollarının kontrol altına alınması aynı zamanda kontrol altına alınacak bölgelerin birer askeri üs haline gelmesi anlamına geliyor. Ve yaşanan tüm gelişmeler askeri ve ekonomik sömürgeleştirme biçimlerinin iç içe geçtiği bir sürecin yansımasını oluşturuyor.

Dünyada enerji bağımlılığı artarken, bölgede sular ısınıyor

ABD emperyalizminin Irak işgalinin hemen ardından ilan ettiği BOP olarak adlandırdığı bölgesel yeniden sömürgeleştirme planları; stratejik önem atfedilen enerji kaynakları ve enerji yollarının kontrol altına alınması, malların ve sermayenin serbest dolaşımını sağlayacak bölgesel yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilerek serbest ticaret alanları yaratılması ve bu alanların ucuz emek cenneti haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek ayaklardan oluşmaktaydı.

Sözünü ettiğimiz bu stratejinin ilk adımı olan enerji kaynaklarının, özellikle petrol kaynaklarının kontrol altına alınmasında en önemli hamle Irak’ın işgali olarak karşımıza çıktı. Bu işgal ABD açısından birçok askeri zafiyetin ortaya çıkması ile sonuçlanmakla beraber; Irak petrol gelirlerinin yüzde 75’lik bir kısmına el koyan ve petrol tekellerinin kazançlarını güvence altına alan ABD’nin ekonomik anlamda tam bir başarısızlık içinde olmadığı bir gerçek iken henüz hesapladığı noktaya ulaşamadığı ise ortada .

Günümüzde ABD dünya enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birlik bir kısmını tek başına tüketiyor. Dünya petrol üretiminde 8,69 milyar varillik bir payı bulunan ABD aynı zamanda dünyada petrol ithal eden ülkeler arasında birinci sırada yer alıyor. Uluslararası enerji ajansı verilerine göre ABD’nin bugün yaklaşık yüzde 54 seviyesinde olan petrole bağımlılık oranının, önümüzdeki 15 sene içerisinde yüzde 70’in üzerine çıkacağı tahmin ediliyor. Bununla beraber ABD’yi, en fazla enerji kaynağı ithal eden ülke olarak Çin izliyor. İhtiyacı olan petrolün yaklaşık üçte birini ithal eden Çin’in önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde petrole bağımlılığı yüzde 50’ye, 20-25 yıl içerisinde de ise yüzde 80’e çıkması bekleniyor. Diğer taraftan AB ülkeleri de hali hazırda enerji kaynaklarına bağımlılığı yüksek ve hızla artmakta olan grubu oluşturuyorlar. AB’nin enerji bağımlılığında yaklaşık yüzde 75’lik bir ithalat oranıyla petrol ilk sırada yer alırken, bunu yüzde 45’lik bir oranla doğalgaz ithalatı izliyor.

Emperyalist ülkelerin enerji talebindeki bu hızlı artış, doğal olarak gözlerin bu kaynakların merkezlerine Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Orta Asya bölgelerine çevrilmesine neden oluyor. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 65’ten fazlası ve doğalgaz rezervlerinin ise yaklaşık yüzde 40’ı yalnızca Ortadoğu’da bulunuyor. Bölgede en büyük petrol rezervine sahip ülke yaklaşık 260 milyar varil rezerv ile Suudi Arabistan. İran ise 132 milyar varil rezerv ile ikinci sırada yer alıyor. Aynı zamanda İran yaklaşık 27 trilyon metreküp doğalgaz rezervi (dünya doğal gaz rezervinin yaklaşık %16’sına denk düşüyor) ile Ortadoğu’nun lider ülkesi konumunda. Ortadoğu’da doğalgaz kaynaklarına sahip ülkeler arasında Katar ve Cezayir’i de saymak gerekiyor.

Dünya enerji kaynakları, özellikle petrol ve doğalgaz, bakımından Hazar Bölgesi’nin önemi de giderek artıyor. Her ne kadar Rusya ve İran’ın da bu bölgede toprakları bulunsa da bölgenin doğal kaynaklarının büyük bir bölümü Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan topraklarında yer alıyor. Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık dörtte birini içinde barındıran bu bölge, aynı zamanda doğalgaz rezervleri bakımından da önemli bir kaynak konumunda. Dünya doğalgaz rezervlerinin yaklaşık olarak yüzde 11-12’si (yaklaşık 16-19 trilyon metreküp) bu bölgede bulunuyor. Bölgenin diğer bir güçlü ülkesi ise dünya doğalgaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 30’una tek başına sahip olan ve dünyanın en büyük doğalgaz ihracatçısı konumunda olan Rusya Federasyonu. Rusya, dünya petrol rezervlerinin %5 gibi küçük bir payını elinde bulunduruyor olsa da, petrol üretiminde ve bu petrolün ihracatında Suudi Arabistan’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

Afrika ise petrol savaşlarının yaşandığı bir başka bölge. Yaklaşık 35 milyar varil petrol rezervi ile Nijerya’nın en büyük petrol rezervine sahip olduğu kıtada, Angola, Sudan, Somali, Kongo Cumhuriyeti gibi ülkeler önemli petrol kaynaklarına ev sahipliği yapıyor.

Kabaca özetlediğimiz enerji kaynaklarına ihtiyaç ve bu kaynakların bölgesel ve eşitsiz biçimde dağılışı, emperyalist devletler için bu kaynakların kimin kontrolünde ve hangi yollar üzerinden pazara aktarılacağı sorusunun doğmasına neden oluyor. Bu sorunun cevabı ise bölgedeki savaşı sürekli bir hal alması ile sonuçlanıyor.

Enerji yollarında emperyalist kapışma

Ortadoğu ve Hazar enerji kaynaklarının dünya piyasalarına sunulması zorunluluğu, bu kaynakların güvenli ve ucuz nakil yollarının inşası zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. Birbiri ardına hayata geçirilen ya da temelleri atılan boru hattı projeleri ise bu zorunluluğa emperyalizmin pratik çözümleri olarak gündeme yansıyor. Türkiye’nin de dahil olduğu bu projeler ince emperyalist hesapları içinde barındırıyor.

Bölgedeki enerji yollarını ve bu yolların geçtiği ülkelerin güncel politikalarını incelediğimizde bugün söz konusu olan projelerin düşün
sel altyapısı çok daha kolay anlaşılacaktır.

Ortadoğu petrollerinin dünya pazarlarına açıldığı en önemli noktalar Basra Körfezi ve Umman Denizi’dir. Bu bağlamda karşımıza iki önemli petrol transit yolu çıkmaktadır: Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı. Hürmüz Boğazı’ndan günde yaklaşık 15 milyon varil petrol akışı olurken bu rakam Süveyş Kanalı’nda günde 1,3 milyon varildir. Yani Hürmüz Boğazı’nın petrol trafiğine kapanması, dünyada ciddi bir enerji krizi yaşanması anlamına geliyor. Birçok Ortadoğu ülkesinin olduğu gibi İran’ın da Basra Körfezi’ne kıyısı bulunması ve herhangi bir durumda Hürmüz Boğazı’nı kapatma riski özellikle ABD açısından önemli bir tehdit oluşturuyor.

Diğer yandan, Irak petrollerinin büyük bir kısmını içinde barındıran Musul ve Kerkük’ün Akdeniz’e açılma kanalı olan ve Iraklı direnişçiler tarafından sürekli bombalanarak petrol akışında kesintiler yaşanan Kerkük-Yumurtalık boru hattı ABD emperyalizmi için diğer bir sorunlu enerji yolunu teşkil ediyor.

Enerji kaynaklarına sahip olan bir diğer bölge olarak sözünü ettiğimiz Hazar bölgesinde de enerji yolları üzerine süren emperyalistler arası çatışma, bölgede kurulu dengelerin yeniden şekillendirilmesine dayanıyor.

Yollar İran ve Rusya’ya Çıkıyor

Hazar petrollerinin dünya pazarlarına aktarım yollarında karşımıza iki kilit ülke çıkıyor: İran ve Rusya. Azeri petrolleri üç ana hat üzerinden Karadeniz’e ulaşarak dünyaya açılıyor. Azeri petrolleri, Bakü-Grozni-Novorossiyk ve Bakü-Mohaçkale-Novorossiyk boru hatları ile Rusya üzerinden ve Bakü-Supsa boru hattı ile Gürcistan üzerinden Karadeniz’e çıkıyor. Bunun yanında Kazak petrolleri de Tengiz-Novorossiyk ve Atyrau-Samarra petrol boru hatları yoluyla Rusya ve İran üzerinden dünyaya açılıyor.

Diğer taraftan Türkiye-Ermenistan arasındaki sınır kapıları kapalı olduğu için, Türkiye’nin Orta Asya ile ve Ermenistan’ın da dünya ile demiryolu taşımacılığı İran üzerinden gerçekleştiriliyor.

ABD emperyalizminin bölgenin yeniden sömürgeleştirilmesindeki ilk adımı Afganistan işgali olmuştu. Afganistan işgalinde neden, sahip olduğu enerji kaynakları değil Hazar bölgesi enerji kaynaklarının dünya pazarlarına aktarılmasında alternatif enerji güzergahı üzerinde bulunmasıydı. Afganistan işgalinin ardından geçen kısa bir zaman zarfında Türkmenistan-Afganistan-Pakistan petrol ve doğalgaz boru anlaşmalarının imzalanması, İran’ın ve Rusya’nın bölgedeki etkinliklerine karşı yapılan önemli bir ataktı.

ABD’nin enerji hesapları

Irak işgalinin hemen ardından Ağustos 2003 tarihinde başlayan, uzun yıllardan beri kapalı olan Musul-Hayfa, Kerkük-Hayfa ve Trans Arabistan petrol boru hatlarının modernizasyonu projeleri, ABD emperyalizminin Ortadoğu petrollerinin transfer yollarının güvenliği ve kontrolü sağlamak için hayata geçirdiği diğer önemli projelerden oldu. Bu boru hatları çalışmaya başladığında; güvenliği bir türlü sağlanamayan Kerkük-Yumurtalık boru hattına alternatif yaratılmış olacağı gibi Suudi Arabistan’ın da Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı azaltılmış olacak. Diğer yandan ise Ortadoğu petrolleri Akdeniz’e yani dünya pazarlarına tamamen ABD-İsrail denetimi ile çıkabilecek. (Ayrıca, geçtiğimiz Mart ayında, İngiliz Standard Chartered Bank, Hürmüz Boğazına alternatif iki boru hattı inşa edileceğini duyurdu)

Kısa süre önce devreye giren Bakü-Tişis-Ceyhan petrol boru hattı ve yakın zamanda anlaşması imzalanan Kars-Tişis-Bakü boru hattı projeleri de Rusya ve İran’ın bölgedeki ekonomik hegemonyasına karşı gelişen diğer önemli ataklar. KATB boru hattı projesi ile Orta Asya’nın Türkiye üzerinden Akdeniz’e bağlanması planlanırken diğer yandan da İran üzerinden geçen demiryollarına alternatif yaratılarak, İran’ın bölgeden ekonomik olarak izolasyonu planlanıyor. Ancak bu noktada Türkiye-Ermenistan arasındaki sınır kapılarının kapalı olması istenilen izolasyonun tam anlamıyla uygulanamaması anlamına geliyor. Bölgede, bir taraftan BM’de yalnızlaşmama politikası izleyerek Güvenlik Konseyi’nden İran’a veto çıkartıp, diğer taraftan da ekonomik ilişkileri ilerleterek ikili oynayan,Rusya ise BTC boru hattı projesine destek vererek Akdeniz üzerinden Doğu’ya açılmanın hesaplarını yapıyor. Ancak Ceyhan limanına gelen petrolün İsrail’in Aşkelon limanından dünyaya dağılacak olması Rusya için diğer bir sorunu oluşturuyor.

“Yol” arayışları

Karadeniz’e gelen petrolün dünyaya ulaşımında İstanbul ve Çanakkale Boğazları’na bağımlılığı her geçen gün daha fazla artan Rusya ise Mart ayının başında Türkiye’yi bypass ederek Bulgaristan ve Yunanistan üzerinden geçecek bir petrol boru hattının anlaşmasını gerçekleştirdi. Boru hatlarını çeşitlendirme yolunu arayan Rusya, Avrupa ülkeleri, İtalya, Romanya ve Slovenya ile de yeni petrol/doğalgaz boru hatları inşası üzerinde yakın temas içinde. Bölgesel hegemonyasını biraz daha üst seviyeden kurma planlarını da hayata geçirmeyi düşünen Rusya, İran, Katar, Cezayir, Libya ve Orta Asya Cumhuriyetleri ile birlikte doğalgaz karteli oluşturarak, rekabetten dolayı gelirlerin düşmesini önlemeye ve özellikle Doğu Avrupa ülkeleri üzerindeki hakimiyetini korumaya çalışıyor.

Enerji kaynakları, özellikle doğal gaz konusunda, Rusya’ya giderek artan bağımlılık, başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin de bu bölgede yoğun faaliyet yürütmelerine neden olmakta. Almanya’nın ulus ötesi şirketleri ile girdiği Azerbaycan piyasasında artan etkinliği, Rusya’nın devre dışı bırakıldığı yeni boru hatları projelerinin hayata geçirilmesi için kullanılmaya çalışılıyor. Ancak bu noktada yine Ermenistan’ın Azerbaycan ve Türkiye olan sınırlarının kapalı olması başlıca sorunu oluşturuyor.

Bir başka emperyalist odak olan Çin ise Afrika’daki etkinliğini giderek artırıyor. Geçtiğimiz seneyi Afrika yılı olarak ilan eden Çin bölgede siyasi ve ekonomik ağırlığını hissettiriyor. Ülke ekonomilerinin petrol satışına bağlı olduğu birçok Afrika ülkesiyle ekonomik yardım karşılığı petrol anlaşmaları imzalayan Çin, yaptığı anlaşmalarla gelecek 10-15 yıl boyunca ihtiyacı olacak petrolün Afrika kısmını garanti altına almaya çalışıyor.

Bölgedeki Askeri Mücadele

ABD’nin, tahminlerinin aksine, Irak’ta askeri kontrolü bir türlü sağlayamamış olması savaşı, hedef tahtasına yerleştirdiği, İran ve Suriye ile devam ettirme planlarını geleceğe havale etmesine neden oldu. işgal sonrası oluşan bu tablo ABD için; diğer Arap ülkelerinde rejimsel değişiklik yapılması stratejisini askıya almasına neden olurken İran’ın da hem ideolojik hem de jeo-stratejik olarak güçlenmesini sağladı. Ancak ortaya çıkan bu askeri başarısızlığı ABD, bölgeden asker çekerek değil tam aksine bölgedeki askeri varlığını güçlendirerek karşılamaya çalışıyor. İran’a karşı askeri müdahale yapılıp yapılmamasından öte süreç İran’ın tam bir ablukaya alınması yolunda ilerlerken, bölgedeki askeri yığınak diğer bölge ülkeleri için tehdit ve baskı unsuru oluşturuyor. Bu duruma karşılık İran’ın üst üste yaptığı balistik füze denemeleri, Çin’in askeri harcamalara ayıracağı bütçede yüzde 17’den yüzde 45’e çıkarma kararı alması bölgenin giderek kızışan askeri hareketliliğine işaret ediyor.

Diğer taraftan ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze savunma kalkanı yerleştirme kararı alması ardından Azerbaycan’a da füze kalkanı yerleştirme planlarını açıklaması, ABD’nin Orta Asya’da henüz askeri yayılmasını tamamlama arayışı
içinde olduğunu gösteriyor. Bununla beraber, Rusya’nın, bölgedeki ABD etkisini azaltmaya çalıştığı açıkça görülüyor. Kırgızistan’daki Rusya destekli muhalefetin ABD üssünün kapatılmasına dönük eylemleri bunun en açık kanıtı.

ABD’nin askeri yayılmasından rahatsızlığını açıkça dile getirmekten çekinmeyen Rusya ise gidişatın Avrupa’da yeni bir silahlanma yarışına sebebiyet verebileceğini duyurarak, çok kutupluluk söylemini yeniden dillendirmeye başladı.

Orta Asya/Hazar bölgesinde emperyalist açık işgal ortamı oluşmamış olsa da özellikle Afrika’da; ABD destekli Etiyopya’nın Somali’de iktidara gelen Birleşik İslam Mahkemeleri güçlerine karşı açtığı savaşın ve Sudan’ın Darfur kentinde başlayan iç savaşın aynı ortak nedenden dolayı, bu bölgelerdeki petrol kaynaklarına ABD’nin el koyma planları doğrultusunda gerçekleştiği açık bir şekilde görülüyor.

ABD emperyalizminin öncülüğünde, bölgenin yeniden sömürgeleştirilmesi süreci henüz tamamlanmış ya da tüm aktörlerin konumları belirgin bir hal almış değil. Emperyalistler arası süren çatışma ise, bölgesel sömürgeleştirme planlarında ortaklaşılmış bir şekilde, yeniden sömürgeleştirme sürecinde aslan payını kimin alacağı noktasında yaşanıyor. Sözünü ettiğimiz bölgelerde askeri ve ekonomik işgalin iç içe geçtiği bir sürecin açık bir biçimde görünür hale gelmesi aynı zamanda bu bölgelerde emperyalizm ve kapitalizmden bağımsız politika izleyecek yeni dinamiklerin ortaya çıkması için önemli bir alan yaratıyor. Ortadoğu ve Asya coğrafyası göz önüne alındığında sözünü ettiğimiz ilerici damarın oluşması kısa bir zaman zarfında olacak gibi durmuyor. Bununla beraber bu damarın yaratılma olanağının en yüksek olduğu Türkiye’den ve Türkiye halklarından yükselecek anti-emperyalist, anti-kapitalist hareket tüm coğrafyayı etkileyebilecek bir nitelik taşıyor.