15-16 Haziran işçi direnişine bin selam!-Hatice Eroğlu Akdoğan

Her gün olduğu gibi o Haziran gün de işe gitmişlerdi. Ekmekleri için, gelecekleri için güç tüketiyorlardı. Ancak bir süredir içlerini kemiren bir huzursuzluk, özgürlüklerine ket vuran bir yasa ortada dolaşıyordu. Üretim için harcadıkları gücü dosta düşmana göstereceklerdi.

Marshall Planı, Truman Doktrini kapsamında ABD ile bağımlılık ilişkilerini sistematik bir bütün haline getiren Menderes Hükümeti CIA’nın direktifiyle bir de işçi sendikası olarak Türk-İş’i kurdurmuştu. Emperyalistler ve işbirlikçileri işçilerin çıkarlarını mı düşünmüşlerdi? Tabiî ki hayır! Sermayenin çıkarları için işçi sınıfını içten kemirecek bir işçi sendikası kurmuşlardı. Süreç içerisinde işbirlikçi sarı sendikanın rengi işçiler tarafından da anlaşılınca, huzursuzluk büyüyor; Türk İş yönetimi sözde partilerüstü sendikacılık dayatmasıyla, TİP üyesi ya da TİP’e yakın işçi ve sendikacılara karşı tasfiye kararları alıyordu. Ancak bu kararlar sosyalist işçilerin umurunda bile değildi.

1966 yılında Paşabahçe grevini desteklemek için merkez yönetime rağmen Dayanışma Komitesi kuran Petrol İş, Basın İş, Kristal İş, Maden İş, Lastik İş Türk İş’ten geçici olarak ihraç edildiler. Bu olay DİSK’in de kuruluş sürecini başlattı. Devrimci işçiler yeni kurulacak bir sendikadan coşku ve heyecanla söz ediyorlardı. Nitekim 13 Şubat 1967 tarihinde Çemberlitaş Şafak Sineması’nın yolunu temiz giysiler içinde tutan işçiler, o gün DİSK’i resmen kurmak için toplanmışlardı.

Ok yaydan fırlamıştı. İşbirlikçilerin güdümlü sendikacılık oyunu bozulmuş, ezilen sınıfın çıkarlarına dayanan bir sendika doğmuştu. Hükümet hemen kolları sıvayarak DİSK ve olası DİSK’leri ortadan kaldıracak 274-275 sayılı anti demokratik sendika yasasını çıkarmaya girişti. Milliyet gazetesi 16.05 1970 tarihinde tasarı ile ilgili haberinde “Türk İş’ten başka konfederasyon kalmayacak” diye yazmıştı.

Hükümet ve çevresi yasaya karşı çıkan işçi ve emekçilerin sesine kulaklarını kapattı. Yasa çıktıktan sonra DİSK yöneticileri gittikleri her resmi görüşmeden olumsuz yanıt aldılar ve İstanbul’da 17 Haziran’da yasaya karşı düzenlenecek olan mitinge de izin verilmedi. Bağımsız -yani devlet denetimi dışında- devrimci sınıf sendikacılığı yolunda ilerlemek isteyen Türkiye işçi sınıfının huzursuzluğu 1970 Haziran günlerinde had safhaya çıkmıştı. Sendikalarda toplantı üstüne toplantılar yapılıyor, yasal miting hakkının bile tanınmayışı onları iyice öfkelendiriyordu.

Tüm kapılar yüzlerine kapanan işçiler 15 Haziran’da işyerlerine gittiklerinde işyeri temsilcilerinin talimatı çerçevesinde işbaşı yapmadılar. İş başı yapmayan işçiler etraflarındaki fabrikalara dağılarak, diğer işçilere şartelleri indirme çağırısı yaptılar. Çağrıya uyan işçiler aynı çağrıyı başka işyerlerindeki işçilere yaptılar. Kısa zamanda işçiler İstanbul’un merkezine doğru sokaklardan caddelere doğru akmaya başladı. Aynı protestonun diğer ayağı Adapazarı, İzmit ve Gebze’den yürümeye başlamıştı. Polis ve jandarma barikatlarının önünde uzlaşı pazarlıkları yerine, barikatları yıkmak ve yürümek kararlılığı vardı. Aynı eylemler İzmir, Ankara, Zonguldak ve İzmir’de de kısa sürede yankısını bulmuştu. Türkiye sendikalı, sendikasız, Türk İş’ten, DİSK’ten, bağımsız sendikalardan yüz binlerce işçinin sınıf kavgası ile sarsılıyordu. Olay DİSK’in organik karar mekanizmalarını aşmıştı. Ankara, İstanbul ve Zonguldak’ta sıkıyönetim ilan edilmiş, İstanbul 1.Ordu Sıkıyönetim Komutanlığı’na çağrılan DİSK yöneticilerinin olayları durdurması istenmişti. Hatta DİSK Genel Başkanı Kemal TÜRKLER radyodan işçilere şöyle bir konuşma yapmıştı. “İşçi kardeşlerim! İşi sınıfının bilinçli temsilcileri sizlere sesleniyorum. Beni iyi dinleyiniz. Anayasal haklarınız için direndiniz. Direniyorsunuz. Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler, Anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuzdan, hiçbir hareketimiz Anayasaya aykırı olamaz. Ne var ki, bizim aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler. Hatta gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilir, tahrikler yapabilir. DİSK genel başkanı olarak sizi uyarıyorum.” (Kemal Sülker Türkiye’yi Sarsan 3 gün)

O gün yapılan böyle bir konuşma, eylemin seyri ve niteliği açısından, DİSK’in eylemin neresinde kaldığını sanırız göstermeye yetmektedir. DİSK açısından talihsiz bir konuşma olduğu kadar, burada “söyleyene değil söyletene bak” sözlerine atıfta bulunmadan geçmek de pek doğru olmaz gibi geliyor.

15-16 Haziran Direnişi Ezilenler İçin Hala Önemli Bir Okul

1970 15-16 Haziran direnişinin üstünden 37 yıl geçti. İşçi sınıfımızın üretimden gelen gücünü gerçek anlamda kullandığı bu direniş işçilerimiz, sendikacılar ve her kesimden devrimciler için büyük derslerle doludur. Eylemin siyasal etkisi de buradadır.

Bir kere eylem öncesi çalışmalar tabanla işyeri temsilcisi, sendikacı dokusunu geliştirmiş, sıkılaştırmıştır. Zamanında harekete geçilmiştir. “Tamam yasa çıksın ya da çıktı. Ama yasa önce Anayasa mahkemesine gitsin sonra bakarız” gibi eylem inancını törpüleyici bir anlayışın içine düşülmemiştir. 17 Haziran’da yapılacak mitinge izin verilmemesi eyleme geçiş hazırlıklarını hızlandırmıştır.

Direniş bir sendika çatısı yani DİSK’in örgütlülük düzlemiyle sınırlı kalmayıp, sınıf çıkarları eksenine oturmuştur. Eyleme katılan DİSK üyesi işçiler dışında Türk İş’e, bağımsız sendikalara üye ve hiçbir sendikaya üye olmayan işçiler de vardır. Yürüyüş ve direniş kendisi düzenin barikatı noktasında sınırlamamış, barikatlar aşılmış polis ve jandarma saldırısına karşı ellerine geçirdikleri taş ve sopalarla işçiler kendilerini savunmuşlardır. Kemal Türkler’in konuşmasında “aranıza çeşitli maksatlar güden kişiler çeşitli kılıklara bürünerek girebilirler” sözleri dün de bugün de patronların en ufak bir hak eyleminde bile işçileri bölmek, tedirgin etmek, geri döndürmek için söyledikleri, söyleyecekleri sözlerin özde aynısıdır.

Sendikalaşma mücadelesi veren işçiler çok iyi bilirler! İşverenin işçileri yıldırmak için ilk işi odasına tek tek çağırdığı işçilere, “Tamam sendikalaşmak hakkınız da falanca kişinin maksadı başka. Onu aranıza almayın” şeklindedir.

Patron düzenin korkusu devrimci işçilerden, işçilerin devrimcileşmesindendir. 37 yıl önceki direnişten de sınıfın gerçek devrimci gücünden korkmuş, üretimden gelen gücünden tırsmışlardır. DİSK’i tamamen işlevsiz kılmayı amaçlayan yasanın anti-demokratik maddelerinin Anayasa’ya aykırı bulunarak yürürlükten çekilmesinden işçilerin birbirlerine güvenle bakan, kararlı direnişi etkili olmuştur.

Direnişle geri çekilen yasa, sarı sendika Türk-İş’in işbirliği ile 12 Eylül Cuntası tarafından yeni sendikalar yasasına konulmuştur. İş kolu barajı, iş yeri barajı derken küçük işletmeler bir yana orta büyüklükteki işletmelerde bile işçiler örgütlenmede barajların içinde açıkça boğulmaktadır. Sendikalaşma adeta siyasal bir gizli örgütün ilişkileri gibi yürüyebilmekte, fark edildiği anda sorgulamalar, işçi kıyımları, iş yerlerini kaçırma, taşeronlaştırma gibi ezici, yok edici uygulamalar devreye girmektedir. Sendikalaşma kararlılığındaki bilinçli işçiler, patronların işbirliği sonucu bir
işyerinden atıldığında, aynı sektörde başka bir işyerinde işe dahi alınmamaktadır. Yani işçi sınıfı anti demokratik sendika yasası altında ağır bedelini sendikalaşamamakla ödemektedir. Sendikacı ise işçiye, işyerine gitmeyip takım elbise kravat büro sendikacılığı ile günü kurtarıp, meclise girip yasayı sözde değiştireceği günleri beklemektedir. Gelinen aşamada ise işçiler açısından acı sonuçlar artmakta, patron yarım saatlik yemek molasını bile Novamed’de olduğu gibi 25 dakikaya düşürmekte, tuvalete giden işçinin başına dahi bekçi dikebilmektedir.

15-16 Haziran’ı özlüyor, ama aynı günün yaşanmayacağını da biliyoruz. Sadece çoğu zaman dediğimiz gibi 15-16 Haziran’lar yaşanmaz yaratılır; fabrikalarda, atölyelerde, okullarda, tarlalarda, bürolarda, dükkanlarda… üretimin olduğu her bir yerde, diyoruz.